Kur’an-ı Kerim deveye, göğe, dağa ve yeryüzüne bakmamızı neden emrediyor? Halbuki bunlar hep gördüğümüz, bildiğimiz şeyler?


Kur’an-ı Kerim nice âyet-i kerimelerinde insana “mahsusât” denilen hisler dünyasında boğulmamasını, ondan “makulât” yâni, hikmetler âlemine nazar etmesini ders verir. Yine Kur’an-ı Kerim, insanın dikkatini sürekli gördüğü için alışkanlık kazandığı ve üzerinde düşünmeği ihmal ettiği harika eserlere çeker.

Sadece bir misâl:

Ğaşiye Sûresinde insanoğlundan, devenin yaratılışına, semaya, dağlara ve arza bakması isteniyor:

“Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı!”
(Ğaşiye Sûresi, 17-20)


Âyetlerin engin mânâlarını tefsirlere havale ederek, tefekkürümüze sunulan bu varlıklar arasındaki şekil benzerliğine kısaca işaret edeceğiz.

Devenin hörgücünü, onun beli üzerinde yükselten kim ise, arzın belinde dağları birer hörgüç gibi yükselten de o. Gök kubbe de tümüyle bir hörgücü andırmakta.

Âyette, insanın nazarı önce deveye, sonra semaya, daha sonra dağlara ve en sonunda da arza çekiliyor. Bu sıralama, apayrı bir belagat mûcizesi. İnsan gözünden deve hörgücüne, ondan semaya hayâlen bir hat çekiniz; daha sonra o hattı dağa indiriniz ve dağdan da yere birleştiriniz. Karşınıza bir başka hörgüç veya bir ayrı dağ şekli çıkacaktır.

Neml Sûresinde (88. ayet),

“Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler.”


buyruluyor.

Hörgücün hareketi, devenin yürümesi demek olacağından, bu âyet dünyanın sabit olmayıp hareket hâlinde bulunduğunu 1400 sene önce haber vermiş oluyor.

Bu âyet-i kerimeler gibi nice âyetler, insana eserden müessire, yâni eserin yapıcısına geçmeyi, nefsini ve âlemi hikmetle ve ibretle tefekkür etmeyi öğretiyor. Kur’an’dan bu tefekkür dersini alanlar ne gafil bir bedevi gibi deveyi hakkıyla seyretmeden ölürler, ne de inançsız bir astronomi âlimi gibi semayı tefekkür etmeden yeryüzünü terk ederler.

Prof.Dr. Alaaddin Başar