Kur'ân ve Sünnet çizgisinde eser vermiş âlimlerimiz, çeşitli usul ve kaideler tespit etmiş ve korunması ilâhî teminat altında olan Kur'ân'ı anlama ve yorumlamada yanlışlığa düşülmesine mâni olacak adımlar atmışlardır. "Usulsüz vusûl olmaz" fehvasınca tefsir usulüne dâir serdedilen bu kural ve kaideler, insanın Kur'ân'ı doğru anlayıp yorumlamasını sağlayacak, yanlış anlamasını ve yorumlamasını da mümkün olduğunca asgariye indirecek vasıtalardır.

Mezkûr usul ve kaidelerden birisi de galat-ı meşhûr deyişiyle siyak-sibak,1 önerilen şekliyle ise "siyak" ilkesidir. Arap dilinde "sürmek, salmak, sevk etmek, göndermek" gibi mânâlara gelen siyak kelimesi, ıstılah olarak "bir ifadenin etrafındaki birimler" diye tanımlanabilir

Siyak Çeşitleri
1- Âyet İçi Siyak Münasebeti:
Bu münasebet esasında sadece Kur'ân için değil, bütün metinler için geçerlidir ve hükümler çoğu zaman bir cümlede değil, ibare bütünlüğünde ortaya çıkarlar. Bu tür münasebetler bazen Kur'ân'ın tek bir âyetinde tezahür edebilmektedir. Meselâ Bakara sûresinin 275. âyetinde geçen "Faiz yiyenler (mahşerde) ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar…" ifadesi, çok ağır ve tehditkâr bir ifadedir. Bu âyet faiz yemenin haram olduğunu kesin olarak bildirmekle birlikte bu ağır cezanın salt faiz yemekten kaynaklanmadığı, temelde haramı haram kabul etmemekten neş'et ettiği aynı âyetin başka bir cümlesinden anlaşılmaktadır: "Bu (cezaya dûçâr kılınmaları) onların zaten alış veriş de faiz gibi demelerindendir." Şu hâlde faizcilerin, tefecilerin âhirette çarptırılacakları ağır ceza, onların faizi haram görmeyerek ve onu helâl olan ticaretle aynı tutarak, başka bir deyişle helâli ve haramı inkâr ederek yemelerindendir. Bu mânâ, bir âyetin siyak bütünlüğü içinde ortaya çıkmaktadır.

2- Âyetler Arası Siyak Münasebeti:
Siyak ilkesinin en fazla işletildiği Kur'ânî sınıflamalardan birisi bu gruptur. Konunun önemini vurgulamak üzere ez-Zemelkânî, İsra sûresiyle Kehf sûresi arasındaki münasebeti zikrettikten sonra "İlgi ve irtibat, sûreler arasında bile zuhur edince artık âyetler arasındaki irtibat münasebeti evleviyetle ortaya çıkar…" der.7
Âyetler arası siyak münasebeti durumunda sağlıklı bir anlama ve yorumlama için Suat Yıldırım Hocamızın deyişiyle "Acaba âyet önceki âyetle irtibatlı mı, yoksa müstakil midir? Müstakil ise, komşu âyetlerle ne münasebeti vardır? Niçin bu bağlamda serdedilmiştir?" gibi soruların cevaplanması gerekmektedir.8

Âyetler arası siyak münasebetine dair pek çok örnek arasında, Kalem sûresinin 23. âyetinde geçen "Gizli gizli fısıldaşarak yürüdüler." cümlesini okuyabiliriz. Ne var ki sadece bu cümleden, bunların kim oldukları ve hangi konuda fısıldaştıkları anlaşılamamaktadır. Âyet siyakıyla birlikte, diğer bir deyişle aynı sûrenin 22. âyeti okunduğunda, bunların ürünlerini toplamaya giden bostan sahipleri oldukları, 24. âyeti okunduğunda ise ürünleri devşirirken paylarını isteyecek olan yoksulları bostanlarına sokmayacaklarına ve onlara hiçbir şey vermeyeceklerine dair fısıldaştıkları anlaşılmaktadır.

3- Farklı Konular Arası Siyak Münasebeti:
Kur'ân'da yer alan konular, kendi siyak çerçevelerinde müstakil olarak ele alınmış görünümü verseler bile bunlar, Kur'ân'ın diğer komşu konularıyla doğrudan veya dolaylı bir irtibat içindedir. Bu tespiti şöyle ifade etmek de mümkündür: Kur'ân'da yer alan her unsur, bir yandan kendi mânâ çerçevesinde bir görev îfâ ederken; öte yandan komşu birimlerle anlamlı ilişkiler yürütür.9

Meselâ, Bakara sûresinin 190–195. âyetleri savaş ve cihaddan bahsederken, 196–203 arası âyetler de hacdan söz eder. Yani savaş ve cihattan bahseden âyetlerle hacdan bahseden ayetler arka arkaya gelmiş, cihad ve hac komşu olmuş, birlikte bir siyak münasebeti oluşturmuşlardır. Bilindiği gibi savaşta ve hac ibadetinde kullar, hem can hem de malla imtihan edilirler. Bu itibarla cihat ve hac en zor ibadetlerdendir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz: "Fakat cihadın en güzeli, kabule şâyân olan hacdır." (Buhârî, Hac 4; Cihâd 1; Ahmed b. Hanbel, 6/71, 79) buyurarak cihadla hac konuları arasındaki münasebeti beyan etmiştir.

4- Sûre içi siyak münasebeti:
Lügatte "yüksek makam, üstün derece, şan ve şeref, binanın kısım veya katları" gibi mânâlara gelen sûre, Kur'ân-ı Kerîm'in 114 parçaya ayrılmış bölümlerinin de müşterek adı olmuş, ıstılah mânâsını bu yönde kazanmıştır.10

Kur'ân'ın 114 sûresinden her biri, müteaddit meseleler ihtiva etmekle birlikte, üzerinde genellikle deveran ettiği temel mesajlara sahiptir. Sûrelerde yer alan çeşitli meseleler bir yönüyle kendi özel hükümlerini icra ederken, diğer yönüyle de sûrenin ana konusuna katkı sağlarlar. Bunu bir halıyı inceleyen kimsenin hâline benzetmek mümkündür. Bu şahıs halının sadece el kadar yerine bakıp oradaki nakışları tetkik edecek olursa siyah, beyaz, yeşil türü renklerin bir araya getirildiğini görür, belki kendisinde renk, desen ve motif uyumu algısı uyanmaz. Fakat gözünü daha geniş bir alana çevirdiğinde ve baktığı nakışların simetriklerini gördüğünde desendeki ahengi kısmen anlar ve bundan zevk alır. Bununla da yetinmeyerek halının tamamına toplu bir tarzda baktığında daha büyük unsurlar arasındaki renk ve desen ahengini müşahede eder ve bundan aldığı haz daha da büyük olur.

Sûre içi siyak münasebetine örnek olarak Tâhâ sûresi verilebilir. Tâhâ sûresi 135 âyetli Mekkî bir sûredir ve hem nüzûl, hem tertip açısından Meryem sûresinden sonra Habeşistan'a hicret ile İsrâ mucizesi arasında nazil olmuştur. Sûrenin genel hedefi, kavminin ilâhî daveti kabul etmemeleri neticesinde ortaya çıkan belâ ve musibetlere karşı Hz. Peygamber'i (s.a.s.) sabırlı olmaya teşvik etmektir.

Nitekim Tâhâ sûresinin bütün âyetleri incelendiği takdirde sözü edilen hedefe hizmet ettiği görülmektedir. Daha net bir sahne görüntüsü için sûredeki âyetleri dört farklı konuya ayırmak uygundur: 1- Sabırlı olmaya teşvik (1–8. âyetler), 2- Hz. Musa kıssası (9–114. âyetler), 3- Hz. Âdem kıssası (115–127. âyetler), 4- Çıkarılması gereken dersleri ihtiva eden sonuç bölümü (128–135. âyetler)

Hz. Peygamber (s.a.s.) kavmini İslâm'a çağırmakta, ancak onlar inatla bu daveti reddetmekte ve düşmanlık yapmaktadırlar. Bunda Allah Resûlü'nün (s.a.s.) bir kusuru olmadığından üzülmesine gerek yoktur.

Sûrenin ikinci bölümünde büyük bir mücadelenin içinde bulunmuş olan Hz. Musa ile Firavun'un eziyet ve işkencelerine katlanmış insanların kıssasını anlatması, Hz. Peygamber (aleyhisselam) ve inananlar için etkili bir örnek ve tesellidir.

Ardından da sûrenin Hz. Âdem kıssasını anlatması yine aynı esasa hizmet etmiş, ilkinden son peygambere gelinceye kadar İslâm daveti mücadelesinin zorluk ve meşakkatlerle dolu olduğu ifade edilmiştir.

Sonuç kısmında ise sûrenin, baş taraflarda zikredilen sabra ve tahammüle teşvik konusuna atıf yapan âyetlerle tamamlanması aynı bütüne katkı sağlayan bir üslûp örneği olmuştur.

5- Sûreler Arası Siyak Münasebeti:
Âyetler arası siyak münasebetinin âyetlerin vahyin kontrolünde, tevkîfî yolla tertip edilmesine bağlı olması gibi, sûreler arası münasebetin varlığından söz edebilmek de, yine onların ictihâdî yolla değil, vahyî yönlendirmeyle tertip edilmiş olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle âyetlerin ve sûrelerin vahiyle düzenlendiklerini gösteren delillerden birisi de, aralarındaki siyak münasebetidir.

Bu itibarla âlimlerin çoğu, sûreler arasında da bir münasebet ve irtibatın bulunduğunu kabul eder ve bu münasebeti göstermeye çalışır.11

Sûreler arası siyak münasebetine Fatiha ile Bakara sûrelerini örnek vermek mümkündür. Zira Fatiha sûresinin 5. âyetinde mü'min kulların dilinden "(Ya Rab) bizi dosdoğru yola hidayet eyle." duası yer almaktadır. Bakara sûresinin 1 ve 2. âyetlerinde ise "Elif Lâm Mîm, İşte bu kitap, kendisinde hiçbir şüphe yoktur, takva sahipleri için yol göstericidir, hidayettir." cümlelerini okumamız, Yüce Rabbimizin kullarının hidayete nâil olma duasına icabet ederek yol gösterdiğini ortaya koymaktadır. Daha değişik yönleriyle bu tür siyak münasebetlerini bütün sûreler arasında kurmak mümkündür ve bu ilişki biraz da Kur'ân'ı anlamaya yönelen kimsenin samimiyet ve teveccühüne göre kurulabilecektir.

6- Bütün Kur'ân İçi Siyak Münasebeti:
Kur'ân, içinde hiçbir ihtilaf ve çelişki barındırmayan tutarlı bir kitaptır.12 O hâlde Kur'ân'ı bütüncül bakışla anlayıp yorumlamak, başka bir deyişle "Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" (Bakara sûresi, 2/85) tehdidine maruz kalmamak, tek bir âyet veya âyet grubuyla hükmetmekte acele etmeyip bütün Kur'ân'ı dikkate almaya bağlıdır. Bu tarz çalışmaya âlimlerimiz "konulu tefsir" (et-tefsîru'l-mevdûî) adını vermekle birlikte, esas vurgu siyak münasebetinin Kur'ân'ın tamamında tezahür etmesidir.

Buna örnek olarak Kur'ân'ın şefaat konusuna bakışını incelemek mümkündür. Bilindiği gibi pek çok âyette Allah'tan başka hiç kimsenin şefaat edemeyeceği bildirilmektedir: "De ki, şefaatin tamamı Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur…" (Zümer sûresi, 39/44); "Rab'lerinin huzurunda haşredilmekten korkanları uyar ki: onların Allah'tan başka hiçbir dostları ve şefaatçileri yoktur..." (En'âm sûresi, 6/51)
Sadece bu âyetleri okuyan bir kişi, ahiret gününde Allah'tan başka kimsenin şefaat edemeyeceği neticesine ulaşabilir. Ne var ki Kur'ân'ın bütünlüğü içinde konuyla ilgili başka âyetler de vardır ve bu âyetler, Allah'ın izin verdiği bazı kimselerin şefaat edebileceğini açıkça dile getirir: "O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez." (Taha sûresi, 20/109); "Rahmân'ın katından söz alanların dışında hiç kimse şefaate sahip olamaz" (Meryem sûresi, 19/87); "O'nun katında, O'nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati fayda vermez." (Sebe sûresi, 34/23)

Bu âyetten açıkça anlaşıldığı gibi Allah Teâlâ'nın sevdiği ve razı olduğu kimseler şefaat edebileceklerdir. İmkânsız olan şey, Allah'a rağmen şefaat etmektir. Putlar ve Allah katında hiçbir kıymeti olmayanlar, değil başkasını, kendilerini bile kurtaramazlar.

Sonuç
Her kitabı anlamanın bir usûlü olduğu gibi Kur'ân'ı anlamanın da bir usûlü vardır. Hattâ Kur'ân'ı doğru anlayıp tefsir etmede de âlimlerimizin Kur'ân ve Sünnet'ten süzüp çıkardığı temel prensipler vardır. Bunlardan birisi de siyak ilkesidir, çünkü Kur'ânî ifadeler sağlıklı olarak siyakları içinde anlaşılıp yorumlanırlar.

Ne var ki sağlıklı bir anlama ve yorumlamanın gerçekleşebilmesi, sadece siyak ilkesine değil, usûle dair bütün kuralların işletilebilmesine bağlıdır. Buradan şu önemli noktaya ulaşmış bulunuyoruz: Yönteme dâir kuralların hiçbiri diğerine feda edilmemeli, ortaya konan her bir anlama ve yorumlama mümkün olduğunca her bir kuraldan onay alabilmelidir. Önemli olan ortaya konan siyak, lügat, rivâyet, Mekkî-Medenî ve esbâb-ı nüzul gibi kriterlerin bir diğerine tahakküm etmemesidir. Bu kriterlerin hepsi önemlidir, mutlak sûrette dikkate alınmalıdır; ancak bir kriterin göstergesi farklı yöne işaret ettiğinde yapılması gereken şey, diğer kriterleri itibardan düşürmek değil, aksine bu kez daha hassas şekilde çalıştırmaktır. Zira böyle bir durumda kriterlerden birisi, tabir caizse alarm vermiş, diğerlerinin desteklemediği bir netice görünmeye başlamıştır. Nasıl ki olanca çeşitliliğine rağmen Kur'ân'ın ele aldığı konular birbirleriyle çelişmiyor, aksine mükemmel bir tevhidi gözler önüne seriyorsa; ortaya konan bir anlama ve yorumlama da usule dair bütün kriter ve kurallardan onay alabildiği ölçüde itimada şayan olacaktır.