Bu konudaki en beğenilen mesaja bak. Tıklayınız.

Sayfa 1/3 123 SonSon
25 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Thumbs up Ayetler Ve İbretler

    Anne Karnında Üç Karanlıkta Yaratılış

    Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılışdan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır.
    39 Zümer Suresi 6

    Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin ani hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki 3 bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır:

    1 Karın duvarı

    2 Rahim duvarı

    3 Amniyon kesesi

    Kuran’ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu. Peki o zaman Kuran’ın anne karnındaki üç karanlığa işaret etmesi nasıl açıklanabilir? Hiç şüphesiz bu ifadeyi Kuran’ın indiği dönemin bilgi seviyesiyle açıklamaya olanak yoktur. Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekanda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.

    Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C’lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur.

    YARATILIŞTAN YARATILIŞA GEÇİŞ

    Bu ayetin anne karnında, yaratılış aşamalarımızda içinde bulunduğumuz 3 farklı ortama veya 3 farklı yaratılış aşamasına işaret ettiğini düşünenler de olmuştur. Buna göre 3 karanlık şöyledir:

    1. Fallop borusu: Spermle yumurta birleştikten sonra fallop borusu boyunca ilerler. Fallop borusu boyunca ilerleyen zigot bölünerek çoğalır.

    2. Rahim duvarındaki bölge:Bu bölgede 51. bölümde işlediğimiz asılıp tutunma (alaka) aşaması geçirilir.

    3. Amniyon kesesi: Ceninin etrafındaki içi özel bir sıvı ile dolu kesedir. Gelişimin geri kalan uzunca kısmı burada geçirilir.

    Dıştan görünüşte bu karanlık mekanların farkları yok sanılır. Halbuki minik bir hücrenin boyutuna bölünüp bu mekanları gezebilsek, nasıl farklı mekanlar olduğunu gözleriz. Birinci karanlık mekan, hücreye göre dev karanlık bir tüneli hatırlatmaktadır. İkinci karanlık mekan ise ışıksız kapkaranlık bir ormanı. üçüncü karanlık mekan ise ışıksız bir denizin altını andırır.

    Görüldüğü gibi iç içe katman olarak karanlık mekanlar 3 kat olduğu gibi, sırasıyla geçilen karanlık mekanlar da 3 tanedir. Ayetin bu iki açıklamadan herhangi birine mi, yoksa her ikisine de mi işaret ettiğini ALLAH bilir. Bu karanlık mekanlardaki gelişimde geçirilen aşamaların tüm bilimsel kitaplarda 3′e ayrılıp incelenmesi de ilginçtir. Bu üç aşama şöyledir:

    1. Preembriyonik aşama: Bu aşama birinci trimester olarak anılır. Hücreler çoğalırken 3 tabaka şeklinde organize olurlar, ilk iki haftayı kapsar.

    2. Embriyonik aşama: Hücre tabakalarından temel organlar ortaya çıkmaya başlar. İkinci trimester olarak anılır. İkinci haftayla sekizinci hafta arasını kapsar.

    3. Fetal aşama: Bu aşamada yüz, eller, ayaklar belirginleşir, insan dış görünümü ortaya çıkar. üçüncü trimester olarak anılır. Sekizinci haftadan doğuma kadar olan safhadır.

    Ayette işaret edildiği gibi yaratılışımız, bir yaratılış aşamasından diğer yaratılış aşamasına geçerek olmaktadır. Tüm aşamaların ortak özelliği her birinde yaratılışın delillerinin gözükmesidir.

    Kitabımızın embriyolojiyle ilgili bu son bölümlerinde gördüğümüz bilgilere son yüzyılda ulaşılmıştır. Kuran’dan önce ve Kuran’dan sonraki bin yılda bu bilgilerin hiçbirine, Kuran dışında hiçbir kitapta rastlayamazsınız. Kuran, hem meninin karışımlı yaratılışına, hem de bu meninin az bir bölümünden yaratıldığımıza dikkatlerimizi çekmiştir. Kuran, anne rahmindeki gelişimde embriyoya, aldığı hallerden türeyen isimler takmıştır: Asılıp tutunan (alaka), bir çiğnemlik et (mudga) gibi. Böylece Kuran, ceninin aldığı hallerden çıkan bir terminoloji oluşturmuştur. Yine ilk önce kemiklerin sonra kasların yaratıldığını Kuran dışında ortaya koyan olmamıştır. Yaratılışın içindeki farklı karanlıklara Kuran dışında dikkatleri çekmiş bir kitaba da binlerce yıllık tarihte rastlayamazsınız.

    Bilimsel bir bilgiyi ileri sürmek için her şeyden önce bilimsel bir altyapı gerekir. Var olan bir altyapı üzerinde diğer bilgiler yükselir. Ayrıca bu tarz bilimsel bilgiler için gelişmiş mikroskoplara da mikro kameralara da ihtiyaç vardır. Kuran’ın indiği dönemde ne bilimsel altyapının, ne mikroskobun, ne de mikro kameraların olduğunu kimse iddia edemez. Bu bilgilerin rastgele yapılan tahminlerle tutturulduğunu söylemeye de hiçbir vicdanlı insan kalkışamaz.

    İnsanı gerçekten de en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık.
    95 Tin Suresi 4-5

    İnsan, en güzel biçimde, çok ince bir planla, birçok aşama arka arkaya getirilerek yaratılmıştır. ALLAH’ın bu mükemmel yaratışını unutup, vücudunu kendi eseri zanneden, bedeninin Yaratıcısını tanımayarak, isyana ve nankörlüğe kalkışan biri ise mükemmel yaratılışına rağmen aşağıların aşağısı olmaktan kurtulamaz.

    Yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar: Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?
    52 Tur Suresi 35

    Benzer Konular
    edeple ilgili ayetler,kuranda edep hakkında ayetler
    edeple ilgili ayetler,kuranda edep hakkında ayetler وَاقْصِدْ فى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن
    Hz. Nuh (A.S.)'In Güzel Ahlâkı Ve Kıssasından İbretler
    Hz. Nuh (A.S.)'In Güzel Ahlâkı Ve Kıssasından İbretler Nuh (a.s.), kalbî, kavlî ve amelî itaatlerin tamamını içine alan şükretme(1) sıfatıyla meşhurdur. Nitekim Yüce Allah, onu çok şükreden bir kul olarak tavsif etmiştir: "Ey İsrailoğulları; Siz, Nuh'la birlikte gem
    Fidye-âyetler
    Fidye-âyetler FİDYE-ÂYETLER Bakara-48 – Öyle bir günden sakının ki o gün hiç kimse başkasının yerine birşey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, hem onlara yardım da edilmez. Mu’tezil
    Vefâ-âyetler
    Vefâ-âyetler VEFÂ-ÂYETLER Bakara-40 – Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den
    Gençlere İhtarlar-İbretler...!
    Gençlere İhtarlar-İbretler...! İHTARLAR ve İBRETLER Hayat,gençlik ve hevesat cihetinde gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen gence; ** HASTANE kendi lisanı ile dedi: Bana gelen gençlerin ekserisi içki,sigara gib
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  2. #2
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    1 üyeden 1 kişi bu mesajı faydalı buldu.

    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    SİNEK DENEN MUCİZE


    Ey insanlar! Size bir misal getirildi; şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’tan başka dua ettiklerinizin hepsi toplansa bir sineği yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapsa onu da geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de!
    Hacc Sûresi, 22:73


    KURÂN ÂYETLERİ gibi, kâinat kitabının âyetleri de benzeri yapılamayan birer mucizedir. Bütün insanlar ve cinler nasıl bir Kur’ân âyetinin benzerini getiremiyorlarsa, yine bütün insanlar ve cinler bir araya gelecek olsa, kâinat kitabındaki sayısız kudret ve hikmet mucizelerinden bir tekinin olsun benzerini getiremezler.

    Bu âyetlerden bir tanesi de sinektir.

    Genellikle biz etrafımızdaki varlık ve hadiselere kalın bir alışkanlık perdesinin ardından baktığımız için, onları birer İlâhî sanat mucizesi olarak görmek her zaman aklımıza gelmez. Sineğe ise o kadar da bakmayız; çoğumuzun gözünde o rahatsızlık veren ve ortadan kaldırılması gereken bir varlıktır.

    Fakat bu bakışımız, en ileri teknolojilere meydan okuyan öyle muhteşem bir mucizeyi gözümüzden saklıyor ki!

    Bir sineğin sadece uçuşunun ne anlama geldiğini görebilmek için, onu birkaç dakika süreyle izlemek yeter. Havalanmak için bir hamleye gerek bile duymadan, sadece kanat çırpışıyla uçuşa geçiveren sinek, en gelişmiş savaş uçaklarını ilkel bir âlet düzeyine düşüren manevraların düzinelercesini birkaç dakika içinde peş peşe sergiler. Dakikada 20 bine varan kanat çırpışıyla geri geri uçmak, saniyenin otuz binde biri kadar bir zaman içinde yön değiştirmek gibi hareketler bu manevraların içindedir. Bütün bu hareketler sırasında, kanatlarının arkasına yerleştirilmiş iki küçük organ, gerekli ayarlamaları yaparak sineğin düz durumda ve dengede kalmasını sağlar.

    Sineğin tavanda baş aşağı yürümesi bile onun bu iş için özel şekilde düzenlenmiş olan ayaklarındaki olağanüstü yapıyı göstermektedir. Bize düz bir yüzey halinde görünen tavanın girinti ve çıkıntılarına tutunması için, Yaratan, sineğin altı ayağından herbirine ikişer pençe vermiş, bu pençelere de vantuzlar yerleştirmiştir. Bu incecik harikulâde sistem sayesinde, sinek, havada uçuşu kadar rahat bir şekilde, tavanda baş aşağı yürür, kaygan cama tırmanır.

    Sineğin görüşü de bütün bu becerilerle bir bütünlük teşkil edecek şekilde düzenlenmiştir. 360 derece görüş açısına sahip petek gözleri sayesinde, bir sinek, sağını, solunu, önünü ve arkasını hep birlikte görür. Onun kolay yakalanamayışı da âni hareketlere karşı son derece duyarlı olması ve saniyenin yüzde biri kadar bir zaman aralığındaki hareketi algılayabilmesi yüzündendir.

    Bu minik kuşlar elimize, yüzümüze kondukları zaman bize hiçbir zarar vermezler. Çünkü ağızları sadece öpme ve okşamaya yarayacak şekilde düzenlenmiştir. Eğer onların da meselâ karıncalar gibi kesici çeneleri yahut yaban arıları gibi iğneleri olsaydı, insanlar herhalde bu kuşçukların arasında yarasız beresiz bir gün geçirmezlerdi.

    Onca masumluğuna ve harikulâde yapısına rağmen, sinekle insan nesli çok uğraşmış, ama bir türlü baş edememiştir. İnsanlar şuna dua etmeli ki, sinek neslinin üreme potansiyeli başıboş bırakılmamış yahut tam kapasiteyle devreye sokulmamıştır. Yoksa, önüne Yaratan tarafından hiçbir engel konulmamış olsaydı, bir çift sineğin üreme hızı, bütün yeryüzünü altı yedi ay gibi kısa bir zamanda sinekten bir yorganla kaplamaya yeterdi. İnsanın elinde de, insanların Allah’tan başka taptıkları şeylerin elinde de, tek bir sinekle baş edebilecek bir güç yoktur.

    İnsanlar, mikrop taşıyıcısı olarak ilân etmekle sineğin pek çok günahını aldılar. Oysa kendi pisliklerimiz de, sinekler de etrafımızdan hiçbir zaman eksik olmuyor. Eğer sineğin mikrop bulaştırmada gerçekten önemli bir payı olsaydı, insan nesli hastalıklardan gözünü açabilir miydi dersiniz?

    Sinek konusunda bize en yaraşan şey, onun dedikodusuyla vakit harcamak yerine, önce kendi temizliğimizi sağlamak, ortada pislik bırakmamak, sonra da, Yüce Yaratanın çağrısına uyarak Kur’ân’ın verdiği misali dinlemek ve bu minik uçuş mucizelerinin gözümüzün önünde ücretsiz olarak tekrarlayıp durdukları gösterileri zevkle izlemektir.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  3. #3
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Ve demiri indirdik ki, onda çetin bir güç ve insanlar için yararlar vardır.
    Hadîd Sûresi, 57:25


    DEMİRDEN söz eden âyet-i kerime, onun İlâhî bir lütuf olarak indirildiğini, birkaç yönden vurgulamak suretiyle bize bildirmiştir. Bundan başka, bu âyetin yer aldığı sûrenin de “demir” anlamına gelen “Hadîd” ismiyle adlandırılmış olması, konunun önemine ve bu nimetin büyüklüğüne ayrıca işaret etmektedir.

    “Çetin bir güç” deyiminin de, ibret gözüyle bakıldığında, oldukça dikkat çekici vurgular içerdiği görülüyor.

    Bir yönüyle bu deyimde demirin yaratılışına işaret vardır. Zira demirin yaratılışı, gerçekten de çok, hem de pek çok çetin bir güç ile açıklanabilecek bir olaydır. Öyle ki, bu güce, kâinattaki en büyük yıldızların bile “gücü” yetmemekte; demir ile ondan daha ileri elementlerin yaratılması için, o dev yıldızların hayatlarını feda ederek parçalanmaları gerekmektedir.

    Burada mümkün mertebe özet seviyesinde kalmaya özen göstererek biraz teknik bilgi vermemiz gerekiyor.

    Yıldızların hammaddesi, büyük çoğunlukla hidrojendir. Bunlar yıldız merkezlerinde yakılarak helyuma dönüşür. Hidrojen belli bir oranda tüketildikten sonra helyum çekirdeklerinden de daha ağır elementler yapılabilir; ancak bu iş çok fazla ileri gitmez. Ancak Güneşimizin sekiz mislinden daha büyük yıldızlarda, element üretimi demire kadar gelip dayanabilir. Bu ise kritik bir noktadır. Çünkü normal olarak element üretimi muazzam seviyede enerji ortaya çıkardığı halde—yıldızlar bu üretimleri sayesinde parlarlar—demir ile ondan daha ağır elementlerin üretimi için, fazladan bir güce ihtiyaç vardır. İşte bu güce, en büyük yıldızların da gücü yetmez.

    Yakıtını kullana kullana merkezindeki element üretiminde demire kadar gelip dayanmış bulunan dev yıldızların bundan sonra yapabileceği birşey yoktur. Yıldızın o muazzam kütlesi, merkez üzerinde ne kadar basınç yaparsa yapsın, bu dehşetli sıcaklık bile orada birikmiş demirden külleri tutuşturmaya yetmez. Bundan sonra yıldız, süpernova adı verilen dehşetli bir nâra ile kendisini parçalar. Bu olay sırasında, yıldızın bir kısım maddesi, ortada kendi üzerine çöker; bu çöken kısım, yıldızın büyüklüğüne göre, ya nötron yıldızına, ya da karadeliğe dönüşür. Kalan kısım ise, bir anda koca bir galaksinin parlayışıyla boy ölçüşecek bir şekilde infilâk eder; ortalık milyarlarca derece sıcaklığında bir muazzam toz bulutuna döner. 1054 yılında, bizden 6500 ışık yılı uzakta böyle bir patlama meydana geldiğinde, bu olay, “gündüz ortasında görünen bir yıldız” şeklinde, üç haftadan fazla bir süreyle Dünyadan izlenmişti. Saniyede binlerce kilometre hızla etrafa yayılan bu toz bulutu, demirin ve ondan daha ağır elementlerin doğumevidir. İşte bu yaratılışta öyle bir çetin güç vardır ki, onun yanında, Güneşin alevleri bile bir çatapat eğlencesi seviyesinde kalmaktadır!

    Diğer yandan, “çetin bir güç” ifadesinde, demirin insan elindeki kullanımına da bir işaret vardır. Ne yazık ki, bu madeni keşfettikten sonra insanın aklına düşen şeylerden başlıcası onu bir savaş âleti olarak kullanmak olmuş ve uzun yüzyıllar boyunca insanlar birbirlerinin elinden demirin şiddetini tatmışlardır. Bununla beraber, insan medeniyetinin en azametli yapılarının (binalar, gökdelenler, köprüler, gemiler gibi) demir ve çelikten güç alması da, yine bu ifadenin kapsamı içinde değerlendirilecek bir durumdur.

    Âyet, bütün bunları yanında, demirin insanlar için yarar taşıdığını da bildiriyor ki, burada hem biyolojik açıdan insan hayatı için demirin önemine bir işaret, hem de bu İlâhî nimetten daha insancıl amaçlar için yararlanmaya bir teşvik vardır.

    Biyolojik açıdan, insanın hayatında demir son derece önemli bir rol oynar. Ciğerlerden oksijeni alıp vücuda taşıyan hemoglobin molekülünün yaratılışı için demir gereklidir. Demir düzeyinin düşmesi halinde oksijenin organlara ve dokulara iletilmesinde de aksamalar başlar ve insan bunun sonucunu bir “güçsüzlük” şeklinde hisseder. Demirin yaratılışında ve kullanılışında çetin bir güç bulunduğu gibi, insan vücudundaki işlevlerinde de böyle bir güç tezahürü vardır.

    “İnsanlar için yararlar vardır” ifadesi, bu İlâhî nimette yararlanabileceğimiz daha pek çok yönler bulunduğunu bildiriyor. Ve, bu nimeti bir şiddet aracı olarak kullanıp da birbirimizi çetin bir güç altında ezmeye çalışmak yerine, bu yararlı yönlerde ilerlemeye teşvik ediyor.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  4. #4
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Karıncaların İletişimi


    Derken Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplandı. Hepsi de düzenli bir şekilde sevk ediliyordu. Karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca “Yuvalarınıza girin, karıncalar,” dedi. “Tâ ki Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi çiğnemesin.” (Neml, 17-18)



    BU ÂYET karıncalar arasında bir “iletişim sistemi” olduğuna işaret ediyor. Yirminci yüzyılda üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, bu küçük hayvanların çok düzenli bir sosyal yaşantıları olduğunu ve bu düzenliliğin gereği olarak aralarında çok gelişkin bir iletişim ağının var olduğunu ortaya koymuştur. National Geografic dergisinde yayınlanan bir makalede bu konudan şöyle bahsedilmektedir:

    Büyük veya küçük herhangi bir karınca, başındaki karmaşık duyu organlarıyla, milyonlarca hatta daha fazla kimyasal ve görsel sinyalleri yakalar. Beyin 500 bin sinir hücresi içerir; gözler birleşiktir; antenler insandaki burun ve parmak ucu gibi hareket eder. Ağzın altındaki projeksiyonlar tadı algılar, kıllar dokunmaya karşılık verir.

    Biz farkına varmasak da karıncalar, hassas duyu organları sayesinde oldukça farklı iletişim yöntemleri kullanırlar. Avlarını bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan savaşmaya kadar hayatlarının her ânında bu duyu organlarından faydalanırlar. 2-3 milimetrelik vücutlarının içerisine sığdırılmış 500 bin sinir hücresiyle, insanları hayrete düşürecek bir iletişim sistemine sahiptirler.

    Karıncaların bilgi alışverişi sağlamada, kimi zaman insanların konuşarak halledemediği konularda (toplanma, paylaşma, temizleme, savunma gibi) çok daha kusursuz bir iletişim sergilerler.

    Karıncalar daha çok kimyasal düzeyde bir iletişim gerçekleştirirler. İç salgı bezlerinden salgıladıkları kimyasallar, diğer karınca tarafından koku olarak algılanır. Koloninin ihtiyaçlarına göre, örneğin acil bir durum olduğunda bu kimyasallar daha yoğun salgılanır.

    Çok yakın tarihte elde edilen bu bilgilere ondört asır önce işaret edilmiş olması, bir mucize değil de nedir?
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  5. #5
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    YERALTINDA RAHMET MAHZENLERİ



    Görmedin mi: Allah gökten bir su indirir de onu yerin kaynaklarına yerleştirir.
    Zümer Sûresi, 39:21



    BİRÇOK âyette olduğu gibi, bu âyette de “Görmedin mi?” uyarısı, dikkatimizi kâinat kitabının bir âyetine yöneltiyor.

    Ve yine birçok âyette olduğu gibi, bu âyetin uyarısı da, zaman içinde görülecek bir hakikate, görülmüşçesine bir kesinlikle işaret ediyor.

    Gökten suyun yağmur, kar ve dolu şeklinde indiğini biliyoruz. Nitekim Kur’ân bu büyük mucizeye sık sık dikkatimizi çekerek düşünmemizi ister. Burada ise, yağmurun yeryüzüne indikten sonra, orada birtakım kaynaklara yerleştirildiği anlatılıyor. Ayetin içerdiği ibretlerden bir tanesi de işte budur.

    Yağmur, yeryüzüne indiğinde, bitkiler ondan alacağını hemen alır. Yeraltında yayılmış kökler, göklere açılmış eller gibidir; Yer ve Gökler Rabbinin rahmet hazinelerinden gelen nasiplerini toplar ve bitki gövdelerine aktarırlar.

    Fakat köklerin emdiği, yağmurun tamamı değildir. Yağışın büyük kısmı, buharlaşarak, tekrar bir bulut olmak niyazıyla semâya geri döner. Bir kısmı da akarsu ve göllere akar.

    Toplam yağışın az bir kısmı ise yerin derinliklerine sızarak orada kendisine barınacak yerler bulur. Geri kalan yağış buharlaşarak, emilerek, akarsu ve göllere akarak geçip giderken, bu kaynaklarda sular birikir. Bir damla yağmurun düşmediği en kurak mevsimlerde de o kaynaklarda yine su vardır. Ve bu kaynaklar yeryüzünün her tarafına yayılmış durumdadır. En kurak bölgeler, ıssız çöller bile, toprağın derinliklerinde böyle nice su mahzenleri saklar. O kaynaklar, Yer ve Gökler Rabbinin yeraltındaki rahmet hazineleridir.

    Yeraltı kaynaklarındaki sular ya bir pınar olur çağlar, ya bir kuyudan insanlara suyunu sunar. Gerçi orada biriken su, yere düşen yağışın pek az bir kısmıdır. Fakat o kaynaklara inen su, yeryüzüne yağan yağmur gibi buharlaşmaz, akıp gitmez. Orada birikir. Biriken sular büyük miktarlara ulaşır. Ve insanlar, içme suyu ihtiyaçlarının büyük kısmını bu kaynaklardan sağladıkları gibi, tarla ve bahçelerini de yine ekseriyet itibarıyla bu kaynaklardan elde ettikleri suyla sularlar.

    Eğer yeraltı kaynakları olmasaydı, yağışlar ne kadar sık ve bol olursa olsun, insanlığın su ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalırdı. Çünkü yağmurun yağışı, dibi delik bir kovaya su doldurmaktan çok farklı bir işlem olmazdı. Yağan yağmurdan o anda kim ne kadar yararlanıyorsa bütün istifade bu kadarla sınırlı kalır; geri kalan ise ya uçarak, ya akarak gider, havaya, akarsuya, göllere karışırdı. Ancak okyanuslardan suyu bulutlarla yeryüzünün uzak köşelerine gönderen Yüce Allah, o suyu yerin derinliklerinde kulların ihtiyaçları için saklayacak mahzenler yaratmıştır.

    Bu mahzenlere, âyet, “Görmedin mi?” ifadesiyle işarette bulunuyor. Oysa bu âyetin indiği zamanda, yağmurun yeraltı kaynaklarında saklandığından haberi olan kimse yoktu. Kur’ân’ın “Görmedin mi?” diye sorduğu şeyi, insanlar, yüzyıllar sonra ancak görebildiler.

    Fakat âyetin verdiği bir başka ders daha var ki, insanların büyük kısmı, o hakikati görebilecek bir yerden hâlâ pek uzakta duruyorlar.

    Yüce Allah buyuruyor ki:




    Görmedin mi: Allah gökten bir su indirir de onu yerin kaynaklarına yerleştirir. Sonra onunla rengârenk ekinler çıkarır. Sonra kurur ve onu sararmış görürsün. Sonra da onu kuru bir çöpe çevirir. Aklıselim sahipleri için bunda ibretler vardır.

    Rahmet hazinelerinin yeraltında yarattığı sarnıçları gören gözlerin birçoğu, ne yazık ki, yerin üzerinde olup bitenlerin anlamını çözmekte aynı beceriyi gösteremiyor.

    Gökten suyu kim indirir, yerin altında kim biriktirir? Kulların ihtiyacını kim görür de onlara su yetiştirir? Bir bahar gününde yerin yüzünü rengârenk çiçeklerle kim güldürür?

    Sonra nereye gider bütün bunlar? Açan çiçekler niye solar? Niçin herşey bir saman çöpüne döner?

    Bu dünya hayatıyla bir saman çöpü arasındaki fark nedir?

    Bunları çok fazla düşünen olmaz.

    Çünkü bütün bunları görmek ve görülenlerdeki anlamları çözebilmek için, gören gözden başka, bir de aklıselim gerekir.

    Aklıselim sahipleri için ise, Kur’ân’ın âyetlerinde de, yerin ve göğün âyetlerinde de nice ibretler vardır.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  6. #6
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Yeryüzünde birbirine komşu kıt’alar, bir de üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, onların hepsi bir suyla sulanır; fakat Biz onlara birbirinden farklı tatlar veririz. Aklını kullanan bir topluluk için bunda âyetler vardır.
    Ra’d Sûresi, 13:4


    BİR TEFEKKÜR hazinesi olan bu âyetin bize öğrettiği yöntemlerden biri de kâinattaki birlik tecellîlerine dairdir.

    Âyet-i kerime, üzüm, ekin ve hurmalıklardan söz eden bölümünde, bütün bunlar bir su ile sulandığı halde Yüce Allah’ın onlara ayrı ayrı tatlar verdiğini bildiriyor. Hayatın bu pek kapsamlı kanunu, âyette birkaç somut örnekle dikkatimize sunulmuştur; ancak kıyas yoluyla, bu kanunun, günlük hayatın doğallığı içinde bizi her taraftan kuşatmış ve nimetlere boğmuş olduğunu görebiliriz.

    Üzüm ve hurma gibi meyveler, herkes tarafından bilinen ve tadıyla, rengiyle, biçimiyle herkesin kolayca hayalinde canlandırabileceği örneklerdir. Bu örneklerde bir kanunun ucu gösterilmiştir. İnsanlar, bildikleri tüm meyve, sebze ve ekinlerde, bu âyetin anlattığı özellikleri bulabilirler: elma, fındık, şeftali, kayısı, domates, patates, kivi, portakal, karpuz, kavun, ceviz, turp, soğan, çilek, kiraz—ve yüzlercesi, ve binlercesi…

    Âyet diyor ki: “Bunların hepsine ayrı tatlar verdik.”

    Evet, insan, yerin bitirdiği hangi şeyi tadacak olsa, onda bir farklılık bulur. Hattâ bir elmanın nice türleriyle farklı farklı elma tatları sunduğuna tanık olur.

    Âyetin dikkat çektiği ikinci husus, bütün bunların tek bir su ile sulanmasıdır. Bu da bir örnektir, bir “birlik” nümunesidir. Aynı gerçek, onları bağrında yeşerten toprak için de geçerlidir. Onlar bir su ile sulandığı gibi, bir topraktan çıkarlar.

    Yine onlar bir güneşten enerji alırlar. Bir havayı solurlar. Bir kanunla, bir tarzda, bir bahçede, bir arada yeşerirler.

    İşte burada da şöyle bir “vahdet,” bir “birlik” dersi veriliyor:

    Yeryüzünün kıt’alarında yetişen o meyveler ve ekinler aynı suyla sulanır. Çünkü onları sulayan birdir. O, yeryüzündeki bütün bitkilerin ve bütün canlıların ihtiyacına bir su ile cevap verir.

    O meyveler ve ekinler bir güneşin ışığıyla olgunlaşır. Çünkü onları yaratıp yeşerten ve olgunlaştıran birdir. O, bir güneş ışığıyla, yeryüzündeki bütün canlıların enerji ihtiyacını karşılar.

    O meyveler ve ekinler bir toprakta yeşerir. Çünkü onları yeşerten de, bu dünyayı düzenleyip üzerine toprağı seren de birdir.

    O meyve ve ekinlerin tümü aynı havayı solur. Çünkü onları yaratan da, bu dünyanın etrafını atmosferle kuşatıp onu bütün canlara soluk yapan birdir.

    Şimdi o birtek Yaratıcının sanatına bakın ki, koca güneşi yeryüzünün bütün canlarının hizmetine gönderir. Bir topraktan yüz binlerce tür bitki çıkarır. Bir su ile bütün yeryüzünü diriltir, bir hava ile canlara can katar. Ve bütün bunları, akıp giden bir hayatın doğallığı ve sadeliği içinde yapar. Günışığını sessizce gönderir, yağmuru usulca yağdırır. Toprak içinde çalışan tezgâhların sesini kimse işitmez. Yapraklardan ve ciğerlerden sızan hava zerreleri kimseye bir rahatsızlık vermeden iş görürler.

    Üstelik, bütün bunlar, birbirine yardım edecek, birbirinin işini tamamlayacak bir şekilde, kusursuz bir âhenk içinde çalışırlar. Bir su, bir hava, bir güneş, bir toprak, sanki tek bir varlık olup çıkmış gibidir.

    Böylece, Bediüzzaman’ın tabiriyle, gül goncasının yaprakları gibi birlikler içine sarılmış olan bu âlemde, bir sudan, bir topraktan, saymakla bitirilemeyecek kadar çok renklerde, kokularda, tadlarda meyveler, ekinler, sebzeler çıkar.

    Ve insan, bu rengârenk bitkilerle süslenmiş olan yerin güzel yüzünde, herşeyi birşeye hizmetkâr eden ve birşeyden herşeyi yapan birtek Yaratıcının mucizeli sanatlarını hayranlıkla seyreder, nimetlerini şükürle yâd eder.

    İşte bunlar, birtek Kur’ân âyetinin penceresinden kâinata bakıldığında görülenlerden bir kısmı. Âyetin de hatırlattığı gibi, aklını kullananlar için, bu pencereden bakıldığında daha nice birlik delilleri okunur, nice âyetler seyredilir.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  7. #7
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    İşte bu Âd kavmi idi ki, Rablerinin âyetlerini inkâr eder, Onun peygamberlerine karşı gelir ve herbir inatçı zorbanın emrine uyarlardı.
    Hûd Sûresi, 11:59

    Musa’yı Firavun’a ve kavminin ileri gelenlerine göndermiştik; ama onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa Firavun’un emri kimseyi doğru yola çıkarmıyordu.
    Hûd Sûresi, 11:97


    ZORBALARIN âkıbetine dair pek çok ibret verici hadise Kur’ân kıssalarında anlatılmıştır. Bu iki âyet-i kerime ise, onların zorbalıklarında halkın da bir payı bulunduğuna ve bu pay sebebiyle halkın da zorbalarla aynı âkıbeti paylaştığına dikkat çekiyor.

    Her iki âyette de, helâk olan toplulukların ortak bir özelliği vurgulanmaktadır:

    Gerek Âd kavmi, gerekse Firavun’un kavmi, itaat edilmesi gerekene isyan etmiş, karşı çıkılması gerekene de itaat etmişlerdir. Onlar peygamberlere itaat etmeye çağırılmışlardı; ama bunu dinlemediler ve zorbaların çağrısına uyarak onların peşine takıldılar.

    Bu tesbit, bizi, ürkütücü bir tarihî gerçekle yüz yüze getiriyor:

    Zorbalar, halkın desteği sayesinde zorbalıklarını devam ettirirler.

    Aslında onlar her zaman küçük bir azınlıktan ibarettirler. Bazan bir zümre, bazan bir şahıs, bazan bir çete olurlar. Ama “zorba, diktatör, müstebit” gibi adlarla nitelenen o kişiler, sayı itibarıyla, ait oldukları toplumun çok küçük bir parçasını teşkil ederler.

    Ancak onların halk üzerindeki tahakkümlerini devam ettirmek için başvurdukları etkili yöntemler vardır. Korkutarak, aldatarak, menfaatler dağıtarak, bölüp parçalayarak, ve bunlar gibi daha nice yollarla insanları peşlerine takarlar.

    Zorbaların peşine takılanlar, kendilerini buna mecbur sayarlar. Oysa gerçek bunun tam tersidir: Zorbaların onlara ihtiyacı vardır. Eğer gönüllü olarak onlara itaat edenler, taraftar çıkanlar, onları destekleyenler olmazsa, hiçbir zorba, iktidarını devam ettiremez. Onun için, “İtaat etmekten başka çaremiz yoktu” şeklindeki mazeretleri Kur’ân geçerli saymamış ve zorbaların peşinden gidenleri bu davranışlarından sorumlu tutmuştur.

    Aslında Kur’ân’ın bu konudaki şiddetli sakındırmaları, insana, kendi izzet ve haysiyetine sahip çıkma yönünde bir çağrıdır. Zira Kur’ân, insanı, sadece Âlemlerin Rabbine kulluk edecek bir varlık olarak niteler:



    Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, takvâya erişesiniz.
    O Rabbiniz ki, size yeri bir döşek, göğü bir tavan yaptı. Gökten bir su indirdi; o suyla ürünlerden size rızık çıkardı. Bütün bunları bile bile kimseyi Allah’a denk tutmayın.[1]

    İnsan gibi son derece üstün özelliklerle donatılmış bir varlık, ancak, yeri ve göğü yaratıp kendisine bunca nimetleri bağışlayan bir Rabbe kulluk edebilir. Onun dışındaki fani ve âciz varlıklara kul olmak ve onların keyiflerine uymak, bu aziz varlığa yaraşan birşey değildir. Ancak bütün nimetlerin bir fiyatı olduğu gibi, Allah’ın insana bağışladığı bu nimetin de bir fiyatı vardır.

    Bu izzet ve şeref, herşeyden önce, özenle korunmak ister. İnsan, tıpkı hayatını korumakla yükümlü olduğu gibi, bu değerini de korumak ve onu başkalarına ezdirmemek zorundadır.

    Zorbalar “Bana kul olacaksın” diyebilir. Diktatörler onu korkutmak, yıldırmak için her türlü çareyi deneyebilir. Şeytan ve nefis, zorbaların peşinden gitmeyi ona mâsum, hattâ zorunlu bir davranış olarak göstermek için tuzaklar kurabilir.

    Ayrıca, zorbalığın, sadece ülkelerin yönetiminde ortaya çıkan bir hadise olmadığını da dikkate almak gerekir. İnsanların bir araya geldiği her yerde, toplum hayatının bütün kesimlerinde, istibdat da şu veya bu kılıkta ortaya çıkabilir, çeşitli bahane ve mazeretleri kullanarak insanları zorbalığa boyun eğmek zorunda bırakabilir.

    Bunların hiçbiri, feraset sahibi bir mü’minin aldanması için yeterli sebep değildir.

    Çünkü onun kalbinde imanı, elinde Kur’ân’ı vardır.

    Onlar ise, mü’mine, Allah’tan başkası önünde eğilmemeyi en birinci ders olarak öğretmiştir.

    Bu dersi alan mü’min, önce nefsinin ve şeytanın istibdadından kurtulur.

    Ondan sonra da, toplum hayatının bütün kesimlerinde her zaman için karşılaşılabilecek olan zorbalıkların, istibdatların, diktatörlüklerin hiçbiri onu aldatamaz.İşte, Kur’ân, yaşanan hayattan alınmış kesitlerden ibaret olan kıssalarıyla, bizi her türlü kötü âkıbete karşı uyardığı gibi, diktatörlüğün ve ona âlet olmanın âkıbetini de açık bir şekilde göstererek bizi uyarıyor.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  8. #8
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Onlar tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükûa varanlar, secdeye kapananlar, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındıran ve Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edenlerdir. Müjdele o mü’minleri!
    Tevbe Sûresi, 9:112


    BU ÂYETİN bir öncesinde, mü’minlerin Allah ile yaptıkları alışveriş anlatılıyor. Orada anlatıldığına göre, Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almış, karşılığında da onlara Cenneti vaad etmiştir. Bu alışverişi tebrik eden 111’inci âyetten sonra, “Kimdir o bahtiyar mü’minler?” sorusunun cevabını bu âyet veriyor. Ve bu âyet de yine o mü’minlere müjde ile son buluyor.

    Âyette sayılan nitelikler arasında, bir tanesi özellikle dikkat çekicidir:

    Seyahat edenler.

    Diğer özelliklerin insana bir Cennet kazandırmasında şaşılacak bir taraf görmüyoruz; ancak seyahat edenleri Kur’ân niçin böyle büyük bir müjdeye lâyık görmüş olabilir?

    Bunun cevabını yine Kur’ân’da buluyoruz.

    Çünkü bize seyahat emrini veren de yine Kur’ân’dır. Bir düzineden fazla âyetinde, Kur’ân bize “Yeryüzünü gezin, dolaşın” der. Tabii, bu âyetlerde kastedilen, ibret gezileridir. Yahut, gezip dolaşırken ibret nazarlarımızı açık tutmak ve etrafta görülmesi gereken şeyleri atlamamaktır.

    Bu konudaki âyetlerin büyük çoğunluğu, dünya hayatının mahiyetini ve sonucunu görmemiz için bizden yeryüzünde gezip dolaşmamızı ister. “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti nice olmuş, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ne olmuş” der. Bu uyarılar, bizi, bulunduğumuz coğrafî mevkiin ve yaşamakta olduğumuz ânın daracık sınırlarından çıkarır, büyük dünyanın gerçekleriyle yüz yüze getirir ve bu gerçeklere sebep ve sonuçlarıyla birlikte, geniş bir açıdan bakmamızı sağlar.

    Şurası da asla hatırdan çıkarılmamalıdır: Kur’ân’ın dersleri, oturduğumuz yerden anlaşılabilecek dersler değildir. Bu dersler, yaşanan hayatın dersleridir; yaşanarak görülmek ve görülerek yaşanmak ister.

    Geçmiş kavimlerin başlarına gelenleri anlatan kıssalar ise, bu derslerin can damarıdır. Fakat oturduğumuz yerde bu kıssaları okuyup geçtiğimiz zaman, bunlar bizde pek zayıf bir iz bırakır. Hattâ, çoğu zaman, iz de bırakmadan, birer masal gibi bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar. Sanki o kıssalar başka bir âlemden, başka dünyalardan bahsediyormuş gibi, onların anlattıklarını hiç üzerimize almayız.

    Bizi bu uyuşukluktan kurtaracak birşey varsa, o da, Kur’ân kıssalarında anlatılan gerçeklerin somut tanıklarıyla yüzleşmektir. Yani, o kıssaların ve benzerlerinin yaşandığı, bizden evvelkilerin gelip geçtiği yerleri dolaşmaktır.

    O yerleri dolaşırken, insan, hayalen yüzyıllar öncesine gider.

    Bizim gibi, hiç ölmeyeceklerini sanan eski zaman insanlarıyla beraber olur bir süreliğine.

    Şimdi kalıntılarını gördüğü binaları onlarla beraber diker.

    O binaların arasında kasılarak dolaşır. Yaptıklarını övünerek seyreder.

    O günlerin pek çabuk gelip geçeceğini söyleyenlere güler, geçer.

    Çetin bir hesapla karşılaşacağını aklına bile getirmez. Hoş, karşılaşacak olsa bile o hesap günü çok uzaklardadır!

    Hesap günü uzakta, dünyanın tantanası ise yanı başındadır. Toplum, çevre, dünyaca büyük adamlar, görenekler, mevkiler, şanlar, şöhretler bütün bir dünyayı kaplar.

    Ve insan, bu güzel rüyanın tam ortasındayken…

    Birden bire bugüne geliverir.

    Karşısında kalıntıları görür.

    Şu sütun, bu sokak, öteki oda, o mezar—herbiri en tatlı yerinde keskin bıçakla biçilmiş bir rüyadır.

    “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti ne olmuş!”

    Eğer insan görmek için gezerse, adımını attığı her yerde böyle ibretler bulur.

    O ibret derslerinde de kendi istikbalini bulur.

    Sadece “kendisinden öncekileri” değil, kendisini ve sonrakileri de o ibret derslerinin halkasında beraberce bulur.

    İbret alan için, o geziler bir uyanış olur:

    Uyanış ve hayatın en temel gerçekleriyle yüz yüze geliş.

    Bu geziler, bir bakıma, Kur’ân derslerinin laboratuar uygulamalarıdır.

    Onun için, Kur’ân bizi sık sık yeryüzünde dolaşmaya çağırdığı gibi, konumuz olan âyette de, seyahat edenleri müjdelenecek kullar arasında sayar.Fakat seyahatin hikmetleri bu kadarla da bitmez. Onun daha başka yararları ve başka açılardan taşıdığı önemler de vardır ki, bu konuya da bir sonraki yazıda temas edilecektir.

    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  9. #9
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Rahmân’ın kulları yeryüzünde alçakgönüllülükle yürürler.
    Furkan Sûresi, 25:63


    KUR’ÂN’DA “Rahmân’ın kulları” olarak anılan seçkin kulların bazı önemli özellikleri, bu âyet ile onu izleyen âyetlerde sayılmış ve bize örnek olarak gösterilmiştir. Bu özelliklerden birine daha önce 84. bölümde temas etmiştik. Bu âyet ise, o seçkin kulların hem alçakgönüllülüklerine, hem de ağırbaşlılıklarına işaret eden iki özellik sıralıyor.

    Bu özelliklerden birincisi, yeryüzünde alçakgönüllülükle yürümektir ki, bu, kasılıp böbürlenmemeyi, insanlar üzerinde üstünlük taslamamayı ifade etmektedir. Nitekim İsrâ Sûresinde, “Rabbinin katında hoş karşılanmayan kötülükler” arasında, “kasılarak yürümek” de özellikle sayılmıştır:



    Yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilir, ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.[1]

    Hz. Lokman’ın oğluna öğütlerini anlatan âyetin dersi de aynı yöndedir:



    Kibirlenip de insanlardan yüzünü çevirme; yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve böbürlenenlerin hiçbirini sevmez.[2]

    Bir hadis-i şerifte ise, geçmiş ümmetlerden birisinde, giyinip kuşandıktan ve tarandıktan sonra kasıla kasıla yürüyerek halka çalım satmaya kalkan kendini beğenmiş bir adamın âkıbeti haber verilir:



    Allah onu yerin dibine geçiriverdi. Hâlâ da o adam toprağın altında kıyamete kadar debelenerek yerin dibine geçmeye devam eder.[3]

    Kasılarak yürümek bir aşırılık ise, bunun tam karşısında da süklüm püklüm dolaşmak gibi bir başka aşırılık vardır ki, bunun, âyette geçen “alçakgönüllülük” ile hiçbir ilgisi yoktur. Sahâbîler, Allah Resulünün canlı ve seri adımlarla yürüdüğünü anlatırlar. Her haliyle bize örnek olarak gönderilen ve bütün davranışlarında ahlâkın en üstününü sergileyen Peygamber Efendimizin yürüyüşünde insanlara karşı bir üstünlük havası sezilmediği gibi, tükenmişlik, bitkinlik, yorgunluk gibi bir manzara da görülmezdi. O daima canlı, atak, enerjik, dostlarına şevk aşılayan, düşmanlarından her zaman bir adım önde olan, ama bunu da asla alçakgönüllülüğünü elden bırakmadan yapan bir güzel ahlâk abidesiydi.

    Onun Sahâbîlerinin de, her konuda olduğu gibi, bu konuda da referanslarını ondan aldıkları bilinmektedir. Hz. Ömer’in, hasta olmadığı halde bitkin ve bezgin bir şekilde yürüyen bir delikanlıyı uyardığı anlatılır. Muhtemelen o genç Kur’ân’ın “alçakgönüllü yürüme” buyruğundan böyle bir anlam çıkarmıştı. Ancak bu yorum Allah Resulü ile Sahâbîlerinin yorum ve yaşayışına uyan bir yorum değildi.

    İşte, Kur’ân, ideal mü’mini, birçok âyette olduğu gibi, burada da bir denge halinde gösteriyor:

    Ne kasılıp böbürlenmek, ne de içi geçmiş bir halde süklüm püklüm dolaşmak…

    Her iki aşırılıktan da uzak şekilde, bir ağırbaşlılık ve alçakgönüllülük içinde, Allah’ın aziz bir kuluna yaraşır şekilde yürümek…

    Bu dengeyi yakalamak ve korumak her zaman pek kolay olmayabilir. Çünkü her iki yönde de insanı aşırılıklara çağıran pek çok unsur vardır.

    Özellikle zamanımızın telkinleri, insanları, benlik şişiren şeylere çağırıyor. Farklı olmak, ayırt edilmek, herkesin hayran bakışlarını üzerinde toplamak, hava atmak, tepeden bakmak gibi davranışlar, kınanmak bir yana dursun, rağbet gören ve insanların iştahını kabartan birer davranış modeli haline gelmiş bulunuyor. Zihinler boşalıp ruhlar çoraklaştıkça, bu boşluk, cilâlanmış görüntülerle, debdebe ve gürültülerle kapatılmaya çalışılıyor. Artık yürürken kasılmak da yetmiyor; böbürlenmek için, üzerine binilecek gösterişli ve gürültülü araba, motosiklet gibi “kasılma” araçlarına da ihtiyaç duyuluyor. Eski zamanların sadece yürürken çalım satan insanları, zamanımızın direksiyon arkasından etrafa terör saçan, yedi mahalleyi gürültüye ve dehşete boğan motorize canavarları yanında pek mâsum kalmıyor mu?

    Buna karşılık, dindar insan deyince pek çok zihinde canlanan, ununu eleyip eleğini asmış, içi geçmiş, eline vurup lokması alınacak bir biçarenin yürüyüşü de, âyetin tanımına uygun düşen bir davranış değildir. Kur’ân, her konuda olduğu gibi, bu konuda da bir denge halini ders vermekte ve hem ağırbaşlılığı, hem de alçakgönüllülüğü bir arada toplayan canlı, dinamik bir davranış modelini mü’mine yakıştırmaktadır.



    [1] İsrâ Sûresi, 17:37.
    [2] Lokman Sûresi, 31:18.
    [3] Buhârî, Enbiya: 54; Müslim, Libas: 49, 50.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

  10. #10
    NuruAhsen çevrimdışı Sonsuz Temâşâ
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Nereden Yer
    Şehr-i Hüzün
    Mesajlar Mesajlar
    8.714
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 2254 + 186490


    Cevap: Ayetler Ve İbretler

    Onlar tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükûa varanlar, secdeye kapananlar, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındıran ve Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edenlerdir. Müjdele o mü’minleri!
    Tevbe Sûresi, 9:112


    BU ÂYETİN bir öncesinde, mü’minlerin Allah ile yaptıkları alışveriş anlatılıyor. Orada anlatıldığına göre, Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almış, karşılığında da onlara Cenneti vaad etmiştir. Bu alışverişi tebrik eden 111’inci âyetten sonra, “Kimdir o bahtiyar mü’minler?” sorusunun cevabını bu âyet veriyor. Ve bu âyet de yine o mü’minlere müjde ile son buluyor.

    Âyette sayılan nitelikler arasında, bir tanesi özellikle dikkat çekicidir:

    Seyahat edenler.

    Diğer özelliklerin insana bir Cennet kazandırmasında şaşılacak bir taraf görmüyoruz; ancak seyahat edenleri Kur’ân niçin böyle büyük bir müjdeye lâyık görmüş olabilir?

    Bunun cevabını yine Kur’ân’da buluyoruz.

    Çünkü bize seyahat emrini veren de yine Kur’ân’dır. Bir düzineden fazla âyetinde, Kur’ân bize “Yeryüzünü gezin, dolaşın” der. Tabii, bu âyetlerde kastedilen, ibret gezileridir. Yahut, gezip dolaşırken ibret nazarlarımızı açık tutmak ve etrafta görülmesi gereken şeyleri atlamamaktır.

    Bu konudaki âyetlerin büyük çoğunluğu, dünya hayatının mahiyetini ve sonucunu görmemiz için bizden yeryüzünde gezip dolaşmamızı ister. “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti nice olmuş, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ne olmuş” der. Bu uyarılar, bizi, bulunduğumuz coğrafî mevkiin ve yaşamakta olduğumuz ânın daracık sınırlarından çıkarır, büyük dünyanın gerçekleriyle yüz yüze getirir ve bu gerçeklere sebep ve sonuçlarıyla birlikte, geniş bir açıdan bakmamızı sağlar.

    Şurası da asla hatırdan çıkarılmamalıdır: Kur’ân’ın dersleri, oturduğumuz yerden anlaşılabilecek dersler değildir. Bu dersler, yaşanan hayatın dersleridir; yaşanarak görülmek ve görülerek yaşanmak ister.

    Geçmiş kavimlerin başlarına gelenleri anlatan kıssalar ise, bu derslerin can damarıdır. Fakat oturduğumuz yerde bu kıssaları okuyup geçtiğimiz zaman, bunlar bizde pek zayıf bir iz bırakır. Hattâ, çoğu zaman, iz de bırakmadan, birer masal gibi bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar. Sanki o kıssalar başka bir âlemden, başka dünyalardan bahsediyormuş gibi, onların anlattıklarını hiç üzerimize almayız.

    Bizi bu uyuşukluktan kurtaracak birşey varsa, o da, Kur’ân kıssalarında anlatılan gerçeklerin somut tanıklarıyla yüzleşmektir. Yani, o kıssaların ve benzerlerinin yaşandığı, bizden evvelkilerin gelip geçtiği yerleri dolaşmaktır.

    O yerleri dolaşırken, insan, hayalen yüzyıllar öncesine gider.

    Bizim gibi, hiç ölmeyeceklerini sanan eski zaman insanlarıyla beraber olur bir süreliğine.

    Şimdi kalıntılarını gördüğü binaları onlarla beraber diker.

    O binaların arasında kasılarak dolaşır. Yaptıklarını övünerek seyreder.

    O günlerin pek çabuk gelip geçeceğini söyleyenlere güler, geçer.

    Çetin bir hesapla karşılaşacağını aklına bile getirmez. Hoş, karşılaşacak olsa bile o hesap günü çok uzaklardadır!

    Hesap günü uzakta, dünyanın tantanası ise yanı başındadır. Toplum, çevre, dünyaca büyük adamlar, görenekler, mevkiler, şanlar, şöhretler bütün bir dünyayı kaplar.

    Ve insan, bu güzel rüyanın tam ortasındayken…

    Birden bire bugüne geliverir.

    Karşısında kalıntıları görür.

    Şu sütun, bu sokak, öteki oda, o mezar—herbiri en tatlı yerinde keskin bıçakla biçilmiş bir rüyadır.

    “Gezin de görün, sizden öncekilerin âkıbeti ne olmuş!”

    Eğer insan görmek için gezerse, adımını attığı her yerde böyle ibretler bulur.

    O ibret derslerinde de kendi istikbalini bulur.

    Sadece “kendisinden öncekileri” değil, kendisini ve sonrakileri de o ibret derslerinin halkasında beraberce bulur.

    İbret alan için, o geziler bir uyanış olur:

    Uyanış ve hayatın en temel gerçekleriyle yüz yüze geliş.

    Bu geziler, bir bakıma, Kur’ân derslerinin laboratuar uygulamalarıdır.

    Onun için, Kur’ân bizi sık sık yeryüzünde dolaşmaya çağırdığı gibi, konumuz olan âyette de, seyahat edenleri müjdelenecek kullar arasında sayar.Fakat seyahatin hikmetleri bu kadarla da bitmez. Onun daha başka yararları ve başka açılardan taşıdığı önemler de vardır ki, bu konuya da bir sonraki yazıda temas edilecektir.
    Yazar : Risale Forum
    Müslümanlar Dik Durun! Karşınızda Leşler Var!
    Salih Mirzabeyoğlu

Sayfa 1/3 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

105, 111, 112, 135, 136, 162, 164, 600, adıyla, aklı, aldıkları, âlemi, alınmış, anlıyoruz, aracı, araf, arz, atmak, aya, âyetlerden, ağzı, bana, bazı, başlayan, başıboş, başındaki, bilinen, bilmesi, binaen, birdir, birlik, bizleri, bozulması, budur, bulunmak, buna, bundan, çağırıyor, çekiyor, çizgi, çok, çıkın, çıkıyor, dadır, daha, davranışları, dedikodu, derece, deri, deyince, değildi, değiller, değiştirmek, dinen, diyebilir, diyenlerin, doğuma, dünyadan, düzenli, dış, dışında, edecek, edeceğiniz, edenleri, ediyorlar, efes turları, ellerinde, emrini, engeller, esrarengiz, esrarlı, etrafındaki, eğilir, faaliyette, fikrini, gayret, gece, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, gerekiyor, gezi, gidip, gitmez, gökte, gökteki, göndermiş, gördüğünü, gösteriş, gündeme, güvenli, halka, hapis, harbi, hatası, hayalen, herşeye, ihata, ilişkileri, imran, indirdi, insanlığı, isbat, isyana, işaret, işlevleri, kalacak, kalmasını, kardeşlerimizi, kavmin, kendilerini, kendisinde, kitabını, koyan, kudretine, kullar, kurar, kısa, kısmı, kıssalar, kıssalarında, kısı, kıyamete, kıymetini, lütuf, mahalli, mahkûm, mecbur, meselâ, mevcut, misli, muazzam, mücahede, muhakkak, mümkü, müslümana, nüfuz, ödü, olduk, olduğuna, olmadığı, olmaktan, olsalar, onlardan, oradan, orga, özellikle, parçalar, patlamalı, peygamberlere, protein, rabbinin, rahatla, red, rububiyeti, sabahı, sakı, sakınanlar, sayılan, sekiz, sergiler, seviyesi, sevmez, sistemini, sizde, somut, söyleyenlere, suçlar, suçludur, sûresi, sürmek, sığı, sığınmak, takdirde, takdiri, takvim, tanımayan, tekini, teröre, toplamak, toplansa, tutar, tutmaz, uhrevî, üstü, uykunu, uyum, vardır, varlığının, verdiği, yaratanı, yaratılışında, yayı, yayınlanan, yazıldığı, yaşadığı, yerden, yokluğunda, yönden, yorgunluk, yüzleşmek, yıldızları, ışık, zamanları, zelzele, zira, zulmet, şartları, şeklinde, şevk, şeylerle, şeytanı, şükürle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222