Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon
30 sonuçtan 11 ile 20 arası

  1. #11
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Kur’ân’ın hepsi belağat bakımından aynı derecede midir?

    Âlimler, Kur’ân’ın, belağatın zirvesinde olduğunda birleşiyorlar. Ancak İzz ibn Abdüsselam ve Ebu Nasr el-Kuşeyrî, Kur’ân’ın fesahat mertebeleri bakımından farklı olduğunu söylemişlerdir. Kadî ise, bu görüşün tersini savunmaktadır.


    İmam Ebu Süleymân el-Hattabî şu görüştedir: İ’câz beliğ kelamda gizlidir. Mu’ciz kelam şu üç sınıftan hariç olamaz: Birincisi: Belîğ, rasîn ve cezil. İkincisi: Fesîh, karîb ve sehl. Üçüncüsü: Câiz, talîk ve rasl. Kur’ân, bütün bunları ihtiva etmektedir. Çünkü muhataplar eşit değildirler. Dilini tehzib eden şehirli bulunduğu gibi, bedeviliğin kendisine kuvvet ve resanet kazandırdığı bedevî de vardır.


    Muhtemelen Bediüzzaman merhum bu sözden etkilenmiştir. Çünkü, i’câz bakımından Mekkî üslubun, Medenî üsluptan farklı olduğu görüşünü ileri sürer. Çünkü ona göre, muhatab ve muarızların tabiatları muhteliftir. Mekkî üslup âlî, kaviyy, mu’ciz ve mukni’ gelmiştir. Medenî üslupta ise, sadelik, açıklık ve tafsilli oluşuyla mu’cize bir hava hakimdir.


    Bediüzzaman, Kur’ân’da edebî tasviri kavramış, büyüleyici güzelliğini zevketmiş ve şu neticeye varmıştır: “Sihr-i beyânî, kelamda tecelli ettiği vakit, arazları cevherlere, mânâları cisimlere, cemadatı zî ruhlara, nebatatı akıllı varlıklara dönüştürür. Aralarına muhavere atar. Bu muhavere bazan muhasemeye, bazen de muhabbete varır. Cemadat hayalin nazarında raksederler.”


    "Aya gelince, onun için de menziller takdir ettik ki, kurumuş hurma dalının ince yay halinin alıncaya kadar incelir." 3âyetini açıklarken şöyle diyor: “Âyet, şu teşbih ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor gibi beyaz, sivri, nûranî bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle...”
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  2. #12
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Kur’ân-ı Kerim ve şiir

    Özellikle Bakıllanî döneminde Kur’ân’ın üslûbu bazı mülhidlerce tartışma konusu edilmiş olacak ki, Kur’ân’ı bazı şiirlerle mukayeseye kalkışmışlar, bu yüzden de Bakıllanî özel olarak şöyle demiştir: Kur’ân’ın i’câzı konsunda tercihe değer görüş, onun, beşer kelamındaki mu’tad bütün nazım çeşitleri dışında bir nazım olması ve bütün hitap üsluplarından farklı bulunmasıdır. Kur’ân, ne şiir, ne seci’, ne de kafiyeli olmayan mevzun kelam türünden değildir. Bu yüzden de muarazası mümkün olmamıştır.”


    Bediüzzaman ise, Kur’ân’ın şiir olmaktan münezzeh bulunmasının hikmetlerini açıklar ve bunları üç noktada özetler:


    Birincisi: Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi olduğundan, şiirin hayalatından müstağnîdir.

    İkincisi: Âyetlerin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var... İşte intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör!

    Üçüncüsü: Şiirin şe’ni küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri, o kadar büyük, âlî ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır.


    Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı, Bakıllanî’ninkinden çok daha güçlü ve sağlamdır.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  3. #13
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Kur’ân’da fasıla

    Bediüzzaman, Kur’ân’daki fasılanın mucizelik yönünü açıklamaya özel bir bahis tahsis etmiştir. Bu fasılalara, “hulasât ve fezlekât” adını verir. bunların, ya Esma-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ettiğini veya aklı tefekküre sevketmek için akla havale ettiğini, veyahut makasıd-ı Kur’ânîyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun ettiğini, böylece âyetin te’kid ve te’yidi için fezlekeler yapıldığını söyler. Sözkonusu fezlekeler bu özellikleriyle Kur’ân-ı Kerimin mu’ciz birer mazharıdır. Bediüzzaman Kur’ân’ın fasılalarını ele alırken şu neticeleri ortaya çıkarır:


    1) Kur’ân, Sani-i Zülcelal’in ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsar ve ef’alinde esma-i İlahiyyeyi istihrac eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makasıd-ı asliyye-i Kur’ânîyeyi isbat ediyor. Bunun misali, Bakara Sûresi 29. âyettir.

    2) Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyyenin mensûcâtını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensûcatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Misâl: Yûnus Sûresi 31-32. âyetler ve Bakara Sûresi 164. âyet.

    3) Bazen Kur’ân, Cenab-ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor. Sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsîliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirir, bağlar. Misâl: Yûsuf Sûresi, 6 ve Al-i İmran Sûresi 27. âyet.

    4) Kur’ân, gâh olur mahlûkat-ı İlâhiyyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlukat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o ayine misal tertibinden cilvesi bulunan Esmâ-i İlâhiyyeyi gösteriyor. Güya o mahlukat-ı mezkûre, elfazdır; şu esmâ onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hulasalarıdırlar. Meselâ: Mu’minûn Sûresi 12-14. âyetler; A’raf Sûresi 54. âyet.

    5) Kur’ân, bazen tagayyura maruz ve muhtelif keyfiyyata medar maddî cüz’iyâtı zikreder. Onları hakaik-i sâbite sûretine çevirmek için, sâbit, nûranî, küllî esma ile icmal eder, bağlar. Veyahut, tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hatime verir. Misâl: Bakara Sûresi: 31-32. Nahl Sûresi: 66-69. âyetler.

    6) Gâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı Rubûbiyyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdet ile birleştirir, veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Meselâ: “Vesi’a kürsiyyuhu’s-semâvâti ve’l-arda velâ yeûdühü hıfzuhüma ve hüve’l-aliyyü’l-azîm” 4

    7) Gâh oluyor ki âyet, zâhirî sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir.

    Âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat, hakikatte beynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb arasındaki uzak mesafede Esmâ-i İlâhiyye birer yıldız gibi tulu’ eder... Esbâb ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i maneviyye var ki, imanın dürbiniyle, Kur’ân’ın nûriyle görünür. Meselâ: Abese Sûresi: 24-32. âyetler; Nûr Sûresi: 43-45. âyetler.

    8) Kur’ân, gâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk’ın ahirete bakan hârika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için izhariye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir idadiye sûretinde dünyadaki acaib ef’alini zikreder veyahut, istikbalî ve uhrevî olan ef’al-i acibe-i İlâhiyyeyi öyle bir sûrette zikreder ki meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatımız gelir. Meselâ: Yasîn Sûresinin son âyetleri, Tekvîr ve İnşikak Sûreleri gibi.

    9) Kur’ân-ı Hakîm, gâh olur cüz’î bazı maksatları zikreder. Sonra o cüz’iyat vasıtasiyle küllî makamda zihinleri sevketmek için, o cüz’î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip isbat eder. Meselâ: Mücadele, İsra ve Fatır Sûrelelerinin ilk âyetleri gibi.

    10) Gâh oluyor; âyet, insanın isyankârane amellerini zikreder, şedîd bir tehdit ile zecreder. Sonra şiddet-i tehdit, ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esma ile hatime verir, teselli verir. Meselâ: İsrâ Sûresi: 42-44. âyetler.


    Bunlar, Kur’ânî fasılaların te’siri ve Kur’ân nazmının belağatı konusundaki rollerini açıklayan güzel yorumlardır. Ben, Bediüzzaman’ın fasılalar konusunda yazdıklarıyla Dr. Ahmed Bedevî’nin yazdıklarını karşılaştırdım. Bedevî’nin genellikle herbir fasılanın sonunda yer aldığı âyetle olan münesebeti açıklamakla yetindiğini ve Suyûtî’nin el-İtkan’da yazdıkları çerçevesinde dönüp dolaştığını gördüm. Bediüzzaman, sözkonusu fasılalara kapsamlı bir nazarla bakar, içinde bulundukları âyetle münasebetlerini belirtir, insanın ruh, akıl ve vicdanı üzerinde etkili olan imanî tesirlerini ortaya koyar. Bunu da, Allah’ın isim ve sıfatlarını ta’rif ederek, san’at-ı İlâhiyyenin enfüs ve afaktaki eserlerini açıklayarak yapar. Bu açıklamalarında, Dâiretü’l-Mearifi’l-Biritaniyyenin aynı alandaki iddialarına çok etkili ve parlak bir cevap vardır.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  4. #14
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    İ’câzı zevketme

    Bediüzzaman şu kanaattedir: Kur’ân’ın i’câzını tam olarak zevketmek isteyen kişi, kendisini Kur’ân’ın nüzûlünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve sahra-ı bedeviyette farzetsin ki, her şey perde-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir anda birden Kur’ân’ın lisan-ı ülvîsinden: "Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah'ı tesbih eder." 5gibi âyetleri işitsin, baksın: o ölmüş veya yatmış mevcûdat-ı âlem "sebbaha.. yusebbihu..." (tesbih etti, tesbih eder) sadasiyle işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Böylece o asra şuuren gitmekle i’câzın dakaikını zevkedebilirsin. Fakat şimdi o âyetlere ülfet ve perdesi arkasından bakmakla herbir âyetteki mu’ciz güzelliğin derecesini hakiki mânâda göremezsin.”


    Ben de derim ki: Her ne kadar tabiatler körelmiş ve ülfet galebe etmiş olsa da, Kur’ân, mu’ciz güzelliğiyle feyizlerini akıtmaya devam etmektedir. Merhum Seyyid Kutub’un edebî tasvir konusundaki eseri, bu mu’ciz güzelliği isbat etmektedir. Diğer taraftan paslı yürekler, cahiliyet döneminde de olsa, Kur’ân’ın güzelliğini yansıtamazlar.


    Kur’ân’daki nazım güzelliğini zevketme konusunda ise, Bediüzzaman Abdulkahir Cürcânî’nin görüşünü benimser. Cürcanî, i’câzın bu yönünü, edebî zevke ve sanat duygusuna sahip olanlardan başkasının zevkedemeyeceğini söyler.


    Bediüzzaman, i’câzın ifade edilebileceği konusunda da Abdulkahir’in görüşünü benimser. Merhum bu konuda şunları söyler: “Sekkakî demiştir ki: ‘İ’câz zevkîdir; tarif ve tabir edilemez. ‘Men lem yezuk lem yedri’ Yani; fikri ile i’câzı zevketmeyen, tarif ile vakıf olamaz... bal gibidir’ Lâkin Abdulkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’câzı tarif ve tasvir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.”


    Diğer i’câz vecihlerine gelince, gündüzün ortasındaki güneş gibi açıktır. parmaklarını kulaklarına tıkayan, kafalarını kuma sokan, kibir ve inatlarından inkârlarında ısrar edenlerden başkası onları inkâr etmiyor.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  5. #15
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Neden belağat i’câzı?

    Beidüzzaman Kur’ân nazmının i’câzına ve belağatının harikalığına bu kadar ihtimam göstermesinin sırrı belağat ve edebin, insanın hasiyeti olduğunu idrak etmesidir. O bu konuda şöyle der: Beşerin ruhunu terbiye eden en a’la, vicdanını tasfiye eden en latîf, fikrini tezyin eden en güzel, kalbini tevsi’ eden en geniş şey bir nevi edebiyattır. Sen bu nev’i, fenlerin alan bakımından geniş, tesir bakımından nafiz, beşer kalbine en alakadar ve sanki onların sultanı olarak görürsün.”


    Bediüzzaman, Kur’ân’ın başka bir sözle mukayese edilmesinin mümkün olmadığını söyler. “Çünkü kelamın tabakaları, ulviyyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatab, biri maksad, biri makamdır. Yani, kim söylemiş, kime söylemiş, ne için söylemiş ve ne makamda söylemiş? Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.”
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  6. #16
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Kur’ân nazmının mu’cizeliğini açıklama konusunda Bediüzzaman ile Zemahşeri arasında bir mukayese

    Kanaatıma göre, nazım nazariyyesinin âyetlere uygulanması konusunda Zemahşerî ile Bediüzzaman’ı karşılaştırma, Bediüzzaman’ın meânî ve beyan ilimlerini kullanarak Kur’ân nazmındaki harika vecihleri açıklamasını nakletmekle yetinmekten daha yararlı olacaktır. Bu mukayeseden maksadımız, Bediüzzaman’ın orijinallik ve istiklaliyetini, Kur’ân nazmının mu’cizeliğini idrak konusundaki derinliğini ve nazım nazariyesini âyetlere tatbik etmesindeki şümul ve ihatasını göstermektir. Misal olarak, Bakara Sûresinin ilk beş âyetini ele alalım. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi: Çünkü bir müfessir, tefsirinin ilk cüzlerinde fikrinin bütün yüklerini ortaya döker, bütün maharetini gösterirler. İkincisi: Çünkü Bediüzzaman İşârâtü’l-İ’câz’da sadece Fatiha Sûresini ve Bakara Sûresinin ilk otuz üç âyetini tefsir etmiştir.

    İşte mukayeseye başlıyoruz:

    "Elif Lâm Mîm. Zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîhi... ve ülâike hümü'l-müflihûne" (Bakara Sûresi, 1-5)

    Önce şu âyetlerin açıklamasına bakalım:

    "Elif Lâm Mîm. Zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîhi hüden lil müttekîne."

    Gerek Zemahşerî ve gerekse Bediüzzaman, bu âyetlerin nazmındaki pek çok ifade sırlarını ortaya çıkarmışlardır. Her ne kadar ikisi de, bu nüktelerde ittifak ediyorlarsa da, bunları gerekçelendirmede ve açıklama üslubunda farklılık göstermişlerdir. Zemahşerî’ye göre, uzaklar için kullanılan bir ism-i işaret olan "zâlike" nin kullanılmasındaki sır, tamamlanmış bir söze işaret etmesidir. Onun için böyle bir kelama uzaklar için kullanılan zalike ism-i işaretiyle işarette bulunulmuştur. Zamehşerî, bu kelam uzak olmadığı halde neden, kendisine "zâlike" ile işaret edilebildiğini, müşarun ileyh olan “sûre” müennes olduğu halde neden müzekker bir ism-i işaret kullanıldığını açıklar. Bediüzzaman ise, "zâlike"nin ta’zim ve ehemmiyete işare ettiğini, Kur’ân’ın, mıknatıs gibi zihinleri kendisine çektiğine, hayale müracaat ettiğin takdirde gözler, arkasındakini görecek derecede tezahür ettiğine işaret eder. Lisan-ı haliyle, Kur’ân’ın doğruluğuna olan güvenine, hile ve zaaftan münezzeh olduğuna remzeder. Yine bu ism-i işaret, Kur’ân’ın mükemmelliğini ifade eden yüksek mertebesini gösterdiği gibi, emsallarinin yürüdükleri yoldan uzak olduğunu belirtmekle de bu iddiasının deliline ima eder.


    Zemahşerî, "Zâlike'l-kitâbu" ın "Elif Lâm Mîm" ile olan münasebetini açıklar ve "Zâlike'l-kitâbu"ın şunu ifade ettiğini bilirtir: “Kamil kitab işte budur. Sanki diğerleri onun karşısında eksiktirler. Kitab ismine ancak bu layıktır.”


    Bediüzzaman ise, ilave olarak “Kitab” tabirinin kullanılmasındaki sırrı keşfeder. Bu tabirin, Kur’ân’ın, okuma yazma ehli olmayan bir ümminin eseri olamayacağına işaret ettiğini belirtir.


    Zemahşerî, "lâ raybe fîhi"deki zarfın takdim edilmemesinin sırrına değinip, bunu "lâ fîhi ğaulün" örneği ile açıklarken, Bediüzzaman’ın başka bir inceliği yakaladığını görüyoruz. O da, diğer zarf edatlarının değil de "fî" nin kullanılması ve "fîhi" deki zarfiyettir. Bu konuda şöyle der: “Ve keza zarfiyyeti ifade eden "fî" tabiri, Kur’ân’ın sathına ve zahirine konan şek ve şüphe varsa, içerisindeki hakaik ile defedilebileceğine işarettir.”


    Zemahşerî, "hüden lil müttekîne"in sırrını açıklar. Müttakîlerin zaten doğru yolda olduğunu, neden "hüden lil müttekîne" denilmediğini sorar ve cevabını verir. Ayrıca, masdarın "hüden" ism-i fail "hâdî" yerine kullanılmasının, masdarın nekre olarak getirilmesinin, ve "müttekîn" deki îcazın ve cümleler arasında atıf edatının bulunmamasının sırrını açıklar. Bediüzzaman da bu incelikleri vurgular. Fakat onları daha ziyada tafsil ve izah eder.

    "Ellezîne yu'minûne bi'l-gaybi ve yukîmûne's-salâte ve mimmâ rezaknâhum yünfikûne"âyetine bakalım.

    Zemahşerî, nahiv açısından âyetlerin makablleriyle olan münasebet sırrını açıklar ve “el-imânu bi’l-ğayb” ile nitelendirmesi üzerinde şu soruları sorur: “Acaba, müttakîleri keşf ve beyan etmek için mi gelmiş, yoksa "lil müttekîne" ile birlikte getirilerek onunkinden farklı bir mânâ mı ifade ediyor veya medih olsun diye mi getirilmiş?” Bu kaydın, beyan olma ihtimalini de, müstakil bir sıfat olma ihtimalini de ve mevsûf için bir medih olma ihtimalini de tek tek açıklıyor. Bediüzzaman da bu bu noktalar üzerinde duruyor. Ayrıca âyetin makabliyle münasebet inceliğini açıklarken, önceki âyetin Kur’ân’ın medhi olduğunu, bu âyetin ise müttakîleri methettiğini ve ikinci methin birincisinin neticesi olduğunu belirtir. Sonra da şöyle der:

    "Ellezîne" ile "müttekîne" arasındaki münasebete gelince:
    Bunların biri "tahliye" diğeri "tahliye" dir.
    "Tahliye", tathir etmek ve temizlemektir.
    "Tahliye" ise, tezyin etmek ve süslendirmek mânâsınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, daima birbirini takip ediyorlar. Onun için kalb, takvâ ile seyyiattan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında imanla tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim, takvâyı üç mertebesiyle zikretmiştir:
    Birincisi, şirki terk,
    İkincisi, maâsiyi terk,
    Üçüncüsü, mâsivâullahı terk etmektir.
    "Tahliye" ise, hasenat ile olur. Hasenat da, ya kalble olur veya kalıp ve bedenle olur veyahut malla olur.
    A’mâl-i kalbînin şemsi, imandır.
    A’mâl-i bedeniyenin fihristesi, namazdır.
    A’mâl-i mâliyenin kutbu, zekâttır.”

    Bediüzzaman Zemahşerî’den fazla olarak "mü'minune" yerine "ellezîne yu'minûne" nin tercih edilmesindeki sırrı açıklayarak şöyle diyor: "mü'minune" kelimesine bedel, fiil sigasiyle "yu'minûne" fiilinin tercihi, İman fiilini hayal nazarına gösterip, keyfiyetin tasvir edilmesine ve harici delillerin tecellisiyle iman istimrar ve devam ile teceddüt etmesine işarettir.”


    Yine Bediüzzaman ziyade olarak "yukîmûne's-salâte" ifadesindeki muzari’ sigasının sırrını açıklayarak şöyle der: “Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve Âlem-i İslâma yayılmış olan o intibah-ı rûhânîyi muhataba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti hayale götürüp tasvir etmekle sâmi’lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır.”


    Zemahşerî, ve "mimmâ rezaknâhum yünfikûne" da rızkın azamet nûn’u olan "nâ" ya isnad edilmesindeki sırrı, kendi i’tizal mezhebi yararı doğrultusunda açıklar. Ayrıca, tab’îz ifade eden "min" tabirinin ve fiilin faline takdiminin sırrını açıklar. Oysa Bediüzzaman, âyetin nazmındaki sırları daha üstün bir şümul ve ihatayla açıklayarak asrındaki problemlerin çözümü doğrultusunda incelikler ortaya çıkarır. Zekât müessesesiyle, çağımız medeniyetindeki iktisadî ve ictimâ’î nazariyelere karşı meydan okur. Daha sonra şunları kaydeder:

    “Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:

    “1) Sadakayı vermekte israf etmemesi. Tâ ki, zelil ve çaresiz olarak muhtaç duruma düşmesin. Bunu tab’îz mânâsına gelen ‘min’ ifade ediyor.

    “2) Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması. Bunu da, "mimmâ"nın takdim edilmesinden anlıyoruz.

    “3) Minnetle in’amın bozulmaması. Bunu da ‘rızk’ın azamet "nun" una isnad edilmesi ifade ediyor. Çünkü veren Allah’tır. Kul ise bir vasıtadır.

    “4) Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi. Bunu da, rızkın azamet "nun"na isnadından anlaşılıyor.

    “5) Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle, ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi. Bu da, fiilin mutlak bırakılmasından anlaşılıyor.

    “6) Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hacat-ı zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır. İşte "yünfikûne" maddesiyle, sadakanın zarurî ihtiyaçlara sarfedilmesi şartı getirilmiştir.”

    Şimdi de şu âyet-i kerimeye bakalım:

    "Vellezîne yu'minûne bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bi'l-âhireti hüm yûkınûne."

    Zemahşerî, burada sözü edilen kimselerin, öncekilerin aynısı mı, yoksa başkaları mı olduğu sorusunu soruyor ve her iki ihtimale de cevap veriyor. “Vâv” ile atıf yapılmasındaki sırrı ve mânâsını açıklıyor. Yine, bunların öncekilerden farklı kimseler olması ihtimaline göre, bunlardın da müttakilerin kapsamına girip girmediklerini soruyor ve bunun atfe bağlı olduğunu söylüyor. Ayrıca, henüz Kur’ân’ın tamamı inmediği halde ünzile'deki geçmiş zaman sigası ile tabir edilmesindeki sırrı, "el-ahira" kelimesinin takdimindeki inceliği ve yu'minûne 'nun "hüm" zamirine bina edilmesindeki hikmeti açıklıyor.


    Bediüzzaman ise bunlara ilave olarak şu incelikleri de beyan ediyor: "ellezîne" tabirinin kullanılması, hükmün medarı ve maksadın esasının iman sıfatı olduğuna işarettir. "yu'minûne" nin muzari’ gelmesi, nüzûl ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir. "mâ"daki ibhamın, iman-ı icmâlînin kâfi geldiğine ve imanın Hadîs gibi batınî ve Kur’ân gibi zahirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir. "ünzile" nin maddesi itibariyle, Kur’ân’a iman, Kur’ân’ın Allah’tan nüzûlüne iman demek olduğunu gösteriyor. Mazi siygasiyle gelmesi, henüz nâzil olmayanın nüzulu, nazil olanın nüzulu kadar muhakkak olduğuna işarettir. "aleyke" ye bedel, "ileyke"nin zikri, Resûl-i Ekrem’in teklif edilen risalet vazifesini cüz’-i ihtiyarisiyle haml ve kabul etmiş olduğuna... işarettir.


    Bediüzzaman yine, Zemahşerî’nin izahlarından ziyade olarak, "ve mâ ünzile min kablike"nin nazım inceliklerini açıklayarak şunları söylemiştir: “Bu cümlenin ma kabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki: ‘Ey insanlar! Kur’ân’a iman ettiğiniz gibi, kütûb-u sabıkaya da iman ediniz.’ (...) Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki: ‘Ey Ehl-i Kitab! geçmiş olan enbiya ve kitablara iman ettiğiniz gibi, Hz. Muhammed ile Kur’ân’a da iman ediniz.’ (...) Yine bu cümlede şöyle bir işaret vardır. Şöyle ki: ‘Zaman-ı Saadette Kur’ân’dan neş’et eden İslâmiyet, sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı Saadette sabit olmakla, damarları o zamanın âb-ı hayat menbalarından kuvvet ve hayat alarak her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evet, İslâmiyet mazî ile istikbali kanatları altına almıştır... (...)” Yine o cümlede, Ehl-i Kitabı imana teşvik vardır. Onlara bir ünsiyet, bir sühûlet gösteriyor.


    Bediüzzaman, "ve bi'l-âhireti hüm yûkınûne." cümlesindeki incelikleri açıklayan Zemahşerînin tesbitlerini teyit etmekle beraber, cümledeki atfın, "el-ahira" in başındaki lâm-ı ta’rifin, "el-ahira" tabirinin ve "yu'minûne"a bedel "yûkınûne" kelimesinin kullanılmasının sırrını da fazladan olarak açıklıyor.


    "Ulâike alâ hüden mirrabbihim ve ülâike hümü'l-müflihûne." âyet-i kerimesine gelince, Zemahşerî, i’rab vecihlerini, "ulâike" ism-i şaretinin kullanılmasının sırrını, "alâ hüden"deki isti’lânın mânâsını, "hüden" nin nekire gelmesindeki inceliği, "ülâike"nin neden tekrar edildiğini, "ve ülâike hümü'l-müflihûne."un neden atıfla makabline bağlandığını, "hüm" fasıl zamirinin kullanılış sebebini, ve "hümü'l-müflihûne."un ma’rife gelmesinin sırrını açıklamıştır.


    Bediüzzaman ise, aynı noktaları vurgulamakla beraber, ayrıca âyetin makabliyle vech-i ittisalını ve şu noktalara işaret eden "hümü'l-müflihûne."deki sırrı açıklıyor: Hidayetlerindeki halk ve tevfik Allah’tandır. Hidayet Rubûbiyyetin şe’nidir. Onları rızıklar terbiye ettiği gibi hidayetle de besliyor. Bediüzzaman, “el-müflihûn”deki mutlaklığın sırrını da, muhatapların tabaka tabaka olduklarını, herbirisinin felahın bir vechini istediğini söyleyerek açıklıyor.


    Böylece, Bediüzzaman’ın Kur’ân’ın nazmı konusundaki derin idrakı ve bunu ne derece şumullü ve geniş bir biçimde zevkedip açıkladığı ortaya çıkıyor. Yine Bediüzzaman’ın, nazmın sırlarını açıklarken, yaşadığı asırda İslâmiyete cephe alan materyalist ve ladinî akımlara karşı İslâmiyet yararına bu inceliklerden istifade ettiği açıkça belli oluyor. Zemahşerî’nin bakış açısı ise, bu incelikleri mezhebi olan İ’tizal lehine kullanmak istemesi cihetiyle oldukça dar görünüyor. Bediüzzaman bu nükteleri açıklarken, sözlerinin daha iyi anlaşılması için, kolay ve açık tabirleri tercih ediyor. Yine, aynı âyette cümlelerin birbiriyle olan bağ ve münasebetlerine özellikle dikkat çekiyor. Böylece, sözkonusu cümlelerin kendi aralarında ve makablleri olan diğer âyetler arasındaki mükemmel tenasübü ve parlak uyumu gösteriyor.


    Burada, Prof. Dr. Muhsin Abdulhamid’in, İşârâtü’l-İ’câz tefsiri için yazdığı mukaddimede söyledikleri şu tesbitlere aynen katıldığımı belirtmek isterim: “Bediüzzaman, geçmiş müfessirlerin, nazm nazariyesini, tam bir tafsilatla Kur’ân’ın bütün sûre, âyet, lafız ve kelimelerini kapsayacak şekilde ve mütekamil bir bütün olarak uygulamadıklarını görmüş ve bir tefsir yazarak nazım nazariyesini detaylı bir biçimde tatbik etmek istemiştir.”


    Allah, Zemahşeriye de, Bediüzzaman’a da ve bütün İslâm âlimlerine de rahmet eylesin.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  7. #17
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    İkinci vecih: Kur’ân-ı Kerimin camiiyeti

    Kur’ân-ı Kerimin camiiyeti şu beş noktada kendisini gösterir:


    1) Lafzındaki harika camiiyettir. Elfaz-ı Kur’âniye öyle bir tarzda vaz’edilmiş ki, her bir kelamın, hatta her bir harfin çok vecihleri bulunuyor. Bediüzzaman bunu "Dağları birer kazık yapmadık mı?" 6âyetini misal veriyor. Herbir âmînin, şairin, belîğ bedevînin, edîb coğrafyacanın, medeniyet ve heyet-i ictimaiyye ilmi mütehassısının, hikmet-i tabiiyye feylesofunun bu lafızdan birer nasibi bulunduğunu belirtir.

    Bediüzzaman bu veche terettüb edecek genişlik ve şümûlün farkındadır. Bu nedenle âyetin anlaşılması konusunda her söz ve yaklaşım için bazı şartlar ortaya koyar ki, âyet heva ve heves sahiplerinin keyfî müdahelelerine konu olmasın ve onları uygun olmayan bir söz söylemeye sevketmesin. O şartlar da şunlardır: “Nazar-ı belağatta müstahsen, arabiyece sahih olması ve sırr-ı teşri’in layık görmesi.”

    2) Mânâsındaki camiiyet-i harikadır. Evet Kur’ân, bütün müctehidlerin me’hazlerini, mânâsının hazinesinden ihsan etmektedir.

    3) İlmindeki camiiyyet-i harikadır. Evet Kur’ân, şeriatın müteaddit ve çok ilimlerini kendi ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinatın hakikî hikmetini, daire-i vücubun ulum-u hakikiyesini ve daire-i ahiretin maarif-i gamızasını o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor.

    4) Mebahisindeki camiiyet-i harikadır. Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Halık-ı kâinatın, arz ve semavatın, dünya ve ahiretin, mâzî ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebahis-i külliyelerini cemetmekle beraber, nutfeden halketmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak adabından tut, ta kaza ve kader mebhaslerine kadar herşeyi beyan eder.

    5) Kur’ân’ın üslûb ve îcazındaki camiiyyet-i harikadır. Bu da yine beş noktayı ihtiva ediyor:

    a- Üslûb-u Kur’ân’ın o kadar acîb bir camiiyeti var ki, bir tek sûre, kâinatı içine alan bir bahr-ı muhit-i Kur’ânî’yi içine alır. Bir tek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre, sûrelerin çoğu herbiri birer küçük Kur’ân’dır.

    b- Ayât-ı Kur’âniye, emir ve nehy, vaad ve vaîd, terğîb ve terhîb, zecr ve irşad, kasas ve emsal, ahkâm ve maarif-i İlâhiyye ve ulûm-u kevniye ve kavanîn ve şerait-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimaiyye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı maneviye ve hayat-ı uhreviyye gibi umum tabakat-ı kelamiye ve maarif-i hakikiye va hacat-ı beşeriyeye delalâtiyle, işaratiyle cami’dir. (....) Ayât-ı Kur’âniyede öyle bir camiiyet var ki, her derde deva, her hacete gıda olabilir.

    c- Kur’ân’ın i’câzkârane îcâzidir. Gâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem gâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan, işareten, remzen, imaen bir dâvânın çok bürhanlarını derceder.

    d- İcâz-ı Kur’ânî, o derece câmi’ ve harıkdır, dikkat edilse görünüyor ki: Bazen bir denizi bir ıbrıkta gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umûmî kanunları, basit ve amî fehimlere merhameten basit bir cüz’iyle, husûsî bir hadise ile gösteriyor. (...) Meselâ, Şahs-ı Adem’e ta’lim-i esmâ ünvaniyle nev’-i benî âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun talimini ifade eder.

    e- Kur’ân’ın makasıd ve mesâil, maanî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle camiiyet-i harikasıdır. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp, bir münakaşa, bir karışıklık çıkmamak, kahhar bir nizâm-ı i’câzînin işi olabilir.


    Bediüzzaman merhum gibi bu vechi bu kadar güzel ve harika bir tarzda beyan eden kimseyi görmedim.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  8. #18
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Üçüncü vecih: Ma’rifet ve medeniyetle ilgili i’câz

    Bediüzzaman, beşeriyetin inkılab ve ıstırabından hareketle bir tahminde bulunuyor ve bu infılak ve inkılabda Kur’ân hidayetinin her tarafta yükselip hakim olacağını haber veriyor. Çünkü, Kur’ân, her asırda taze nazil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Özellikle şu asr-ı hazır insanları Kur’ân’ın "Yâ ehle'l-kitâb" hitabına çok muhtaçtırlar. Çünkü Kur’ân bütün beşer tabakalarına teveccüh eden bir hitab-ı ezelîdir.


    Meselâ, “En ziyade kendine güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitab insanları Kur’ân’ın hitab-i mürşidanesine o kadar muhtaçtır ki, güya o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihdir ve "Yâ ehle'l-kitâb"lafzı “Yâ ehle’l-mekteb!” mânâsını dahi tazammun eder.” Bunlara karşı Kur’ân nasıl i’câzını gösteriyor? Şimdi, şu müthiş yeni muarazacıya karşı i’câz-ı Kur’ân’ı isbat etmek için medeniyet muaraza sûretiyle vaz’ettiği esasatı ve desatirini, esasat-ı Kur’âniye ile karşılaştıracağız.”


    Bediüzzaman’a göre, modern medeniyetin Kur’ân karşısındaki acizliği üç cihetten ileri geliyor:

    Birinci cihet: Bu cihette, Kur’ân’ın, beşerin dünya ve ahiret saadetini temin için getirdikleriyle, günümüz medeniyetinin insanı mutlu etmek için getirdikleri mukayese edilir ve beşer medeniyetinin acizliği ortaya konur. Müslümanın açık ve kesin olarak doğru yolu bulduğu bir çok konuda, günümüz medeniyetinin büyük sapmalar göstererek yolunu kaybettiğini görüyoruz. Meselâ, Müslümanın bütün hal ve hareketlerinde kendisine rehber edindiği “Bismillah (Allah’ın adıyla hareket ederim)” şiarı, iman, mü’minin dünyaya bakışı, Allah’ın birliği, başta namaz olmak üzere ibadet, insanın gerçek vazifesi, malını ve canını Cenab-ı Hakka satmak, kâinatın muammasını çözen Allah’a ve âhiret gününe iman, dünyanın hakikatı ve insanın dünyadaki görevi, haşir ve âhiret esasları ve dünya hayatına tesirleri, âlem ve insanın yaratılış hikmet ve muammasının halli, nefsin te’dib ve terbiyesi, Risalet-i Ahmediyenin isbatı, kaza ve kader konuları... gibi. Bütün bu meselelerde günümüz medeniyeti yolunu şaşırmış ve Kur’ân mu’cizeliği sabit olmuştur.



    İkinci cihet: Bu cihet, Kur’ân’ın kâinat ve hayata bakışı, ahlakî terbiye konusundaki düsturları; esası, hedefi, prensipleri, rabıtası, gayesi ve neticesi itibariyle hayat-ı içtimaiyyeye bakışı ve bu konudaki kanunları ile günümüz medeniyetinin aynı konulara bakışı ve düsturu mukayese ediliyor. Böylece, Kur’ân’ın üstünlüğü ve medeniyet-i beşeriyeye galebesi gösteriliyor. Bediüzzaman’ın sosyal hayat açısından yapmış olduğu mukayese şematik olarak şöyle açıklanabilir:


    Üçüncü cihet: Bu cihet, desatir-i Kur’âniyenin ezelden geldiği için ebede gideceğini, medeniyet kanunları gibi ihtiyarlamadığını belirtiyor. Meselâ, günümüz medeniyeti taaddüd-ü zevcatı kabul etmemekle birçok fahişehaneleri açmaya mecbur olmuştur. İktisad, miras ve benzeri konularda Kur’ân’ın kanunları sabit ve ebedî olmaya devam ediyor. Yine meselâ, günümüz medeniyetinin bütün cem’iyyat-ı hayriyeleri ile, bütün cebbarane şedid inzibat ve nizamlarıyla, bütün ahlakî terbiyegahlariyle, Kur’ân-ı Kerimin iki meselesine karşı muaraza edemeyip mağlub düşmüşlerdir: Bu iki mesele, vücûb-u zekât ve hürmet-i ribadır. Bediüzzaman açıklamalarına devamla şunları söylüyor: “Bütün ihtilalat-ı beşeriyyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlak-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci kelime, ‘Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.’ İkinci kelime ise, ‘Sen çalış ben yiyeyim.’ Sen yorul ki ben istirahat içinde yaşayayım. İşte medeniyet, beşerin havas ve avam (zengin ve fakir) tabakalarını müsalaha edemediği halde, Kur’ân, bu iki düsturu kökünden kesmiştir.”


    Kısaca, nasıl Avrupa felsefesi ve modern medeniyeti hikmet-i Kur’ân’ın ilmî ve amelî i’câzına karşı mağlub oluyor. Öyle de, medeniyetin edebiyat ve belağatı da, Kur’ân’ın edeb ve belağatına karşı mağlub oluyor.


    Kur’ân-ı Kerim, herkese saadeti temin eden bir medeniyeti kabul ediyor. Oysa şu mediniyet-i hazıra, ekseriyetin rahatını selbederek onları bir meşakkat ve şekavete atmıştır.


    Onun içindir ki Bediüzzaman, vatan gençlerini, hakikatı karalayan ve bu dinin mensuplarına türlü türlü sıkıntılar çektiren Avrupa’yı taklitten sakındırmış ve ikinci bozuk Avrupa dediği kısmına şöyle seslenmiştir: “Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek”


    Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerimin, Hz. Âdem’e bütün isimlerin öğretilmesi, Hz. Musa kıssasında bakaranın kesilmesi, İsrailoğullarının kalblerinin taş gibi, hatta taştan daha sert olmakla nitelendirilmesi gibi cüz’î hadiseleri zikrederek, bunların arkasında beşer hayatı için şümullü kanunlar vazetmeyi hedeflediğini belirterek şöyle diyor: “Kur’ân-ı Hakîm’de bazı hadisat-ı tarihiye sûretinde zikredilen cüz’î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır.” “Herkesin her zaman muhtaç olduğu bir ders-i hikmettir.”

    Bediüzzaman, bu üslubun sırrını da şöyle açıklıyor:

    “Evet, i’câz-ı Kur’ân’ın bir esası olan îcâz, hem hidayet-i Kur’ân’ın bir nûru olan lütf-u irşad ve hüsn-ü ifhâm, iktiza ediyorlar ki: Kur’ân’ın muhatabları içinde ekseriyeti teşkil eden avama karşı küllî hakikatları ve derin ve umûmî düsturları, me’luf ve cüzî sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umûmî avama karşı, muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sûreti gösterilsin.”
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  9. #19
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Dördüncü vecih: Bediüzzaman ve bilginin İslâmîleştirilmesi

    Öyle görünüyor ki, Bediüzzaman’ın Kur’ân-ı Kerime olan geniş bakışı ve ümmetin şahit olduğu dış kaynaklı meydan okuma döneminde yaşaması ona, kesin ilmî ve imanî yakine sevketmiştir ki: Kur’ân muhtelif ilimlerin temel merciidir. Bütün bu ilimler, Kur’ân’ın nur kaynağından çıkmışlardır. Onların gerçek kaynağı Kur’ân’dır. Kısaca, Bediüzzaman’ın fikirlerinde, el-Ma’hedü’l-Alemî Li’l-Fikri’l-İslâmî’nin dünyanın dört bir yanındaki şubeleriyle tahkikine çağırdığı “Bilginin İslâmîleştirilmesi” konusunda çok verimli bir zemin bulunmaktadır. Kur’ân’ın bahislerindeki harika camiiyeti; maksat, mesele, ma’na, üslup ve güzelliklerindeki ihatası konusunda Bediüzzaman’ın açıklamaları, sözkonusu fikrin, yani “Bilginin İslâmîleştirilmesi” fikrinin gelişip boy atması için çok zengin ve verimli bir topraktır. Bediüzzaman’ın bu konudaki orijinal görüşlerinden birisi de şu açıklamalarıdır:

    “Sair enbiya (a.s)’ın mu’cizatları, birer havarık-ı san’ata işaret ediyor ve Hz. Âdem’in (a.s) mu’cizesi ise; esasat-ı san’at ile beraber, ulûm ve fünûnun havarık ve kemâlatının fihristesini bir sûret-i icmâlîde işaret ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu’cize-i kübra-i Ahmediye olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ise, ta’lim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kamâlatı ve saadâtı vazıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki; o tarz ile şöyle anlattırıyor: ‘Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a’la, tezahür-ü Rububiyyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksası, o ubudiyete ulûm ve kemalat ile yetişmektir.’ Hem öyle bir sûrette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: ‘Elbette nev’-i beşer ahir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir.’ (....) Netice: Madem enbiyaya dâir olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyyenin harikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve madem her bir âyetin müteaddit mânâlara delaleti muhakkaktır; belki müttefakun aleyhtir ve madem enbiyaya ittiba etmek ve iktida etmeye dâir evamir-i mutlaka var. Öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maani-i sarihalarına delaletle beraber, san’at ve fünûn-u beşeriyyenin mühimlerine işârî bir tarzda delalet, hem teşvik ediliyor denilebilir...”


    Yine meselâ Bediüzzaman’ın,
    "Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz." 7 âyetini zikrederken, İsm-i Hakîm’in tecelli-i a’zamından olan, bütün kâinatı ihata eden umûmî hikmetin, iktisad ve israfsızlık mihveri etrafında döndüğünü, hatta iktisadı emrettiğine işaret ettiğini görüyoruz. Rahmân Sûresin’de dört defa “mizân” kelimesinin geçmesinden şu neticeyi çıkardığını müşahede ediyoruz: “İşte, hakaik-ı Kur’âniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan, adalet, iktisad, nezafet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı bir düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye ne derece kâinatla alakadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!”


    "Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır." 8âyetini açıklarken de şöyle demektedir:

    Bediüzzaman şunları da söylüyor: “Allah Tealâ, şahs-ı Âdem’e ta’lim-i esmâ ünvaniyle nev’-i benî ademe ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun talimini ifade eder.” “...Meselâ, hendese ilmi, Cenâb-ı Hakkın ‘Adl ve Mukaddir’ isimlerine dayanıyor. Tıb ilmi, Allah’ın ‘Şâfî’ ismine dayanıyor. Fizyoloji, kimya, botanik ve biyoloji gibi hakîkat-ı mevcûdatdan bahseden ilimler, Allah’ın Hakîm ismine dayanır.


    Bediüzzaman, Risalelerinin pek çok yerinde, şu gerçeği vurgulamaktadır: “Ayât-i Kur’ânîye, enva-i ulûm ve mearif-i hakikiye ve bütün hülasat-ı ulûm-u kevniye ve kavanîn ve şerait-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimaiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı maneviye ve hayat-ı uhreviye gibi umum mearif-i hakikiye ve hacat-ı beşeriyeye delaletiyle, işaretiyle cami’dir.” Hatta, kelimat-ı Kur’âniyenin bile bu hususiyeti bulunmaktadır. "De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi." 9âyetini açıklarken bu mânâya dikkat çekmekte ve "Rabbimin sözleri"nden maksadın “Kur’ân” olduğunu belirtmektedir. Kur’ân, hayattar olup, hayat fışkırmaktadır.


    Bediüzzaman merhûmun bu bakış açısı, tabirlere kadar uzanır. Çünkü o, etrafındaki her şeye Kur’ân-ı Kerim’in mefhumlarıyla bakar. Böylece, dışı süslü, içi ise kof bir cehalet olan Garb felsefesinin bu mefhumları karalamasını reddeder. Meselâ, sersem ve geveze felsefe şöyle der: “Güneş bir kitle-i azîme-i mâiye-i nâriyedir. Hem merkez ve medarında döner. Birer kıvılcım gibi ondan fırlamış olan dünyamız ve diğer seyyaratı, etrafında döndürür...” Oysa Bediüzzaman, güneşi, bir me’mur-u musahhar ve bir sırac-ı münevver olarak görür. Ona göre, "Güneşi de bir kandil yaptı." (Nuh Sûresi, 16) âyet-i kerimesinde azamet-i Rububiyet içinde Halık’ın rahmetine, vüs’at-ı rahmeti içinde ihsanının ifhamına, azamet-i saltanatı içinde keremenin ihsasına işaret vardır. Yine Bediüzzaman, bu mevcûdattan zat ve mahiyetleri için bahsedilmediği, bilakis ma’rifet-i Sani’a alamet olmaları cihetiyle bahsedildiği görüşündedir. Dolayısiyle bu mefhumların, bir kemal-i ilmî, bir zevk-i rûhî, gaye-i insaniye ve fevaid-i diniyyeyi netice vermesi gerekir.


    Bediüzzaman’ın, i’câzü’l-Kur’ân’ın bu yönü üzerinde önemle durduğunu görüyoruz. O bu konuda şöyle diyor:

    “Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerinde müessestir. Bu şeriat ulûm-u esâsiyenin hayatî noktalarını tamamiyle tazammun etmiş olan ulûm ve fünûndan mülahhastır. Evet, tehzîbu’r-ruh, riyâzetü’l-kalb, terbiyetü’l-vicdan, tedbiru’l-cesed, tedvîru’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-âlem, hukuk, muamelat, hadâb-ı içtimaiye ve saire ve saire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, Şeriat-ı İslâmiyedir. (....) Binaenaleyh, vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakîkatının bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, takat-ı beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.”


    Şu halde Kur’ân, ancak kâinat kitabının ışığında anlaşılabilir. Kâinat kitabı da ancak Kur’ân’ın esaslarına göre fehmedilebilir. Bediüzzaman, Kur’ân’ın anlaşılması konusunda bu gerçeğe ve bu esasa dikkat çekerek şöyle der: “Evet, Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümanıdır.”
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  10. #20
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.014
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210178


    Cevap: Bediüzzaman Said Nursi’ye Göre Kur’ân'ın Mucizeliğini Açıklama Metod

    Beşinci vecih: Kur’ân’ın beyanındaki birlik

    Bediüzzaman’ın bu konudaki sözlerinden anlaşılıyor ki: Kur’ân-ı Kerim, tam bir bütünlük içindedir. Bir kısmı bir kısmını tasdik için inmiştir. Birbirini tefsir etmektedir. İçinde en ufak bir şüphe ve ihtilafa yer yoktur:


    “Kur’ân-ı Mübîn, yirmi senede hacetlerin mevkileri itibariyle necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nazil olmuş gibi bir tenasüb gösteriyor. Hem yirmi senede, mütebâyin esbâb-ı nüzûle göre geldiği halde, tesânüdün kemalini öyle gösteriyor; güya bir sebep-i vahidle nüzûl etmiştir. Hem mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vahidin cevabıdır. Hem mütegayyir, müteaddit hadisatın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemal-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hadise-i vahidenin beyanıdır. Hem, muhtelif, mütefavit halette hadsiz muhatabların fehimlerine münasib üslüblarda tenezzülat-ı kelamiye ile nazil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selaset gösteriyor ki, güya halet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selaset gösteriyor. Hem, mütebaid, müteaddid muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir sühûlet-i beyanı, bir cezalet-i nizamı, bir vuzûh-u ifhamı var ki; güya muhatabı bir sınıftır. Hatta her bir sınıf zanneder ki, bil asale muhatab yalnız kendisidir. Hem mütefavit, mütederric irşâdî bazı gayeler isal ve hidayet etmek için nazil olduğu halde, öyle bir kemal-i istikamet, öyle bir dikkat-i muvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güya maksat birdir.”


    Bu, Kur’ân’ın bedi’ ve emsalsiz bir i’câz vechidir. Bediüzzaman merhumdan başka bu i’câz vechine dikkat çekeni görmedim. Gerçekten de Kur’ân, muntazam bir vahdet teşkil etmektedir. Ne önünden, ne de arkasından hiçbir batıl kendisine yanaşamaz. Hakîm ve Hamîd olan Allah Teala tarafından indirilmiştir. Onda niza ve çekişmeye düşmek asla doğru değildir. Bu nokta, Kitab-ı Azîz olan Kur’ân’la muamelenin önemli esaslarından biridir.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

Sayfa 2/3 İlkİlk 123 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

105, 143, 145, abese, açıkladığı, açıklamaları, adıyla, aklı, alanında, alınmış, âmî, anlıyoruz, araf, arz, asfiya, asra, asırlara, aya, aynen, azlığı, bahisleri, basar, baskısı, bazı, bağlamış, başındaki, beşer, binaenaleyh, birdir, birlik, botanik, budur, buldum, bulunmak, buna, bütün, bırakmıyor, çağdaş, çekiyor, çerçevesi, cez, cihâ, çok, çoktur, çözümü, çıplak, dadır, daire, dayanıyor, dedikleri, delalet, delildir, deliline, demeye, derece, desatiri, değiştirmek, dile, dileyen, dinî, dininde, duruma, düğü, düşmanı, dış, dışında, ediyorlar, efes turları, elektrikle, eliyle, elzemdir, esasa, etmeme, etmemesi, etrafındaki, etsek, ezeliyesi, faideleri, farklı, fikirleri, fikrini, galebe, gaybi, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, getirip, gideceğini, giyer, gizlidir, gökte, gördüğünü, görüyorum, görüşleri, güzelliği, hakaiki, hakkaniyeti, halet, harbi, harflerinin, hendese, herşeye, herşeyin, heves, hicr, ibarettir, icadı, ikincisi, ilham, ilimlerde, ilimsiz, ilmî, imaniye, inancı, isbat, isimli, istediğini, işaret, iştiyak, kabre, kâinatın, kalmamış, kamer, kanunları, kardeşi, kendilerini, kendisinde, kinaye, kitabını, külliye, kurnaz, kısmı, kısımlarını, kıyamete, lâkin, lütuf, maani, mahlukat, manevî, mağlub, mecbur, mecmuası, medarı, medrese, menbaı, mertebesini, meselâ, meselede, meselesine, muazzam, mübhem, mucib, muhabbete, muhakkak, mukaddestir, mukayese, mülahhas, mümkü, münasebetdar, münazaraya, nefret, nihayet, nursî, olduğuna, olduğundan, olmadığı, olmaktan, olmayanı, onlardan, özellikle, rahatı, rahatını, risale-i, risalesinde, said nursi, sakı, salih, savaşı, sayan, sekiz, servet, seviyesi, söylemiş, söyleyerek, sözlerinin, süre, takdim, takdimi, takdirde, taksim, tartışmaya, tasdike, tefsirini, tehlikeyi, tenkid, tevahhuş, tükenmez, ufkunu, uhrevî, umum, üstü, verdiği, verilmiş, veyahut, yaygın, yazdığı, yazılan, yükleri, zeminde, zira, zülcelal, şartları, şeriat, şevk, şeye, şeylerle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222