İhsan Karaçokak

Üniversitedeki odamda oturmuş, sosyal bilimler felsefesi ile ilgili bir kitap okuyordum. Bir başka bölümden meslektaşım kapıyı çalarak içeri girdi. Zaman zaman okumaktan veya derslerden yorulduğumuzda birbirimizi ziyaret ederek beraberce çay içerdik. Anladım ki, arkadaşım çayımı içmeye gelmiş. Hemen çay siparişi verdim.

Masamın üstünde açık duran kitabı görünce, "Konusu nedir?" diye sordu. Ben de, sosyal bilimler felsefesi üzerine bir kitap olduğunu, son zamanlarda bu konuda okumalar yaptığımı söyledim. Meslektaşım, tahmin ettiğim gibi şu cevabı verdi: "Hocam, ben felsefeden falan anlamam, araştırmamı yapar, makalemi yazarım. Ne gerek var bunlara."

Aslında, biz akademisyenler bilimsel araştırmalarımızı yürütürken, kullandığımız kaynaklar, yaptığımız deneyler, elde ettiğimiz neticeler vs. üzerine yoğun bir fikir mesaisi yaparız. İçinde bulunduğumuz disiplin de zaten bu yoğun fikir mesaisini gerektiriyor. Ancak, ülkemizde hangi branştan olurlarsa olsunlar, akademisyenlerin ilmî araştırma yaparken üzerinde neredeyse hiç durmadıkları konu; benimsedikleri bilim anlayışları üzerine düşünmektir. Çoğunlukla bilimin felsefeden ayrı, bilim anlayışından soyutlanmış objektif bir alan olduğunu düşünürüz. Oysa, araştırmamızın başında hatırlamasak da, makalemizin girişinde zikretmesek de, aldığımız bilimsel formasyonun içine açıktan veya sinsice gizlenmiş bir şekilde bulunan bilim anlayışı ve paradigması, bizim dünyaya bakışımızı, verileri değerlendirişimizi ve ne tür neticelere varabileceğimizi veya varamayacağımızı önceden belirleyen, sınırlandıran yahut genişleten bir husustur.

Meslektaşıma, farkında olmasak da, Aydınlama dönemi sonrası şekillenen, "pozitivist", "ilerlemeci", "evrenselci" ve "seküler" bir bilim anlayışını üniversiteye girdiğimiz ilk günden bu yana aldığımız eğitimle içimize sindirdiğimizi anlattım. Bu anlayış dünyada kabul edilen, bütün bilim adamları camiasınca sıkı sıkıya uyulan bir anlayıştır ve sorgulanamaz. Eğer sorgulamaya, hele hele daha farklı bir bilim anlayışı ortaya koymaya kalkarsanız aforoz edilerek, bilim camiasının dışına itilmeniz mukadderdir.

Bu bilim anlayışının nihai, insanlığın gelebileceği en ileri anlayış olduğu da önkabul olarak benimsediğimiz prensiplerdendir. O yüzden bilimin anayasasında sorgulanamaz ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerdendir. Ayrıca, bu bilim anlayışı evrenseldir, bütün zamanlar ve bütün toplumlar için geçerlidir.

Oysa, bu bilim anlayışının Aydınlanma dönemi ile 18. yüzyılda Avrupa'da şekillenmeye başlamış olması bile başlı başına evrensel olamayacağına delildir. Daha önceki asırlarda Aristo'nun kâinat anlayışının, Newton'un fizik kuramının nihai ve aşılamaz olduğu savunulmuştu. Şimdi ise, birincisine safsata, ikincisine ise kuantum fiziği ile karşılaştırıldığında, elmanın yere düşmesini açıklamaktan öteye gitmeyen ve yetersizliği çoktan anlaşılmış bir düşünce muamelesi yapılmakta. Bugün mutlak kabul ettiğimiz Aydınlanmacı bilim anlayışı ise kim bilir bir süre sonra ne hâle gelecek.

Tam da bu noktada meslektaşım akademisyen olmanın getirdiği refleksle beklediğim şu soruyu sordu: "Öyleyse alternatifi ne olmalı? Reddettiğimiz şeyin yerine ne koyabiliriz ki?"

Aydınlanma'nın getirdiği bilim anlayışı uzun süredir Batı'da ve İslâm dünyasında eleştiriliyor. Batı'da post-modern bazı alternatifler konuşulurken, İslâm dünyasından bilim adamları: "Kur'ân eksenli bir bilim anlayışı geliştirilmeli." diyorlar.

Dostum bu noktada söze tekrar girerek; "Ama hocam bu nasıl olacak ki? Dinî prensiplere göre bir bilim anlayışı düşünemiyorum." deyiverdi. İnsan ne kadar İslâm dinine inansa da doğduğumuzdan bu yana düşüncemizi şekillendiren içimizdeki o pozitivist ruhu terk edemiyor, diye düşündüm.

Kur'ân'dan neş'et etmiş bilim anlayışı düşünemiyoruz. Çünkü, öncelikle bu anlayış henüz üretilmedi. Biz Müslüman bilim insanları 21. yüzyılda bilim camiasının bütün ihtiyaçlarına cevap verecek bir Kur'ânî bilim anlayışı oluşturmaya henüz kalkışmadık. İkincisi, bu anlayışın üretilememesinin sebebi Kur'ân'ın buna yetersiz kalması değil, içimizdeki pozitivist ve seküler düşünme alışkanlıklarının böyle düşünmemize izin vermemesi. O yüzden böyle bir anlayışı hayal edemiyoruz.

Oysa, bir Müslüman olarak meselâ namaz kılacağımız zaman, oruç tutacağımız zaman, hacca gideceğimiz zaman ve sair ibadetlerimizde önce Kur'ân'a, sonra da Kur'ân'ın açıklayıcısı olan hadîslere müracaat ediyoruz. İlmî bir araştırma yaparken, lâboratuvarda bir deney gerçekleştirirken neden önce Kur'ân'a ve hadîslere müracaat etmiyoruz? Kur'ân, mealen, "içinde yaş ve kuru her şeyin olduğu" bir kitaptır. Kâinatı yaratan Allah tarafından insanlığa rehber olarak gönderilmiş bir kitaptır. Öyleyse, kâinata, dünyaya, topluma ve insana bakarken, neden Kur'ân'dan çıkardığımız prensipleri kullanmayalım?

Ben bu noktada bir soru beklerken, meslektaşım beklemediğim bir katkı yaparak sözlerime destek verdi: "İlim ve irfan kelimeleri eskiden hep yan yana kullanılırdı. Merak edip irfan kelimesinin mânâsına baktım. Pek çok tanım içinden en hoşuma gideni şu olmuştu: İrfan, kâinata Allah vasıtası ile bakmaktır."

"Evet", dedim. "Çok haklısın. Aydınlanma kâinata sadece sınırlı aklımız ve duyularımızla bakmamızı söylerken, Kur'ân, Yaratıcı'nın bize sunduğu nazarla bakmamızı söylüyor. O nazarla bakmayı başarabilirsek, varlık âlemi bize bambaşka görünecektir. Belki o zaman bilimlerin anlamı değiştiği gibi, sınıflandırması da değişecektir. Fizik, kimya ve biyoloji ile mezcolacak, belki de bambaşka bir isim alacaktır. Toplum bilimleri, insana bakışın değişmesi ile bambaşka bir mahiyet kazanabilir."

"Peki o zaman, nereden başlamalı? Nasıl bir bakış açısı oluşturmalı?" diye sordu arkadaşım. Benim ise bu noktada aczimi itiraftan başka yapacak bir şeyim yoktu. "Ben de henüz işin başındayım." dedim. "Ama öyle sanıyorum ki, Kur'ânî bir anlayışı düşünmeye başlarken, herhalde İslâm'ın en temel prensibini bu ilim anlayışının merkezine koymak gerekir. O da Tevhid prensibidir. Tehvid'i sadece Allah birliğine inanmak olarak almamak lazım. Tevhid prensibi bütün varlık âlemini tek bir Yaratıcı'nın yarattığını ve bu yaratılışta tesadüfün değil, hikmet ve sanatın temel prensip olduğunu kabul etmek demektir. Kâinat, içinde yaşadığımız ve diğer gezegenlerden çok farklı olan Dünyamız ve insan, tek bir kudret kaleminin eseridir. Bediüzzaman Hazretleri: 'Kâinatın simasında, arz simasında ve insan simasında, birbiri içinde, birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet vardı.' derken işte bu Tevhid anlayışına dikkat çekiyordu. Bediüzzaman Hazretleri bir başka yerde ise şöyle demektedir: 'Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor.' Yani kâinatın her bir cüz'ü Allah'ın isimlerinin bir tecellisidir. Bilimsel faaliyet her şeyden önce bu tecellinin mahiyetinin araştırılmasıdır. Buna eskiler kâinatın yaratılış hikmeti mânâsına gelen 'sırr-ı hilkat-i kâinat' demişlerdir."

"Meseleye bir başka açıdan yaklaşalım. Eğer Kur'ân'dan yola çıkarak kâinatı araştırmaya başlayacaksak, meleklerin Hz. Âdem'e secdesi hâdisesi bizim için referans noktası olabilir. Hz. Âdem yaratıldıktan sonra meleklere ve İblis'e Hz. Âdem'e secde etmeleri emredildi. Şeytan'ın kibirlenip secde etmediğini, ama meleklerin secde ettiğini Kur'ân'dan öğreniyoruz. Bu secde etmenin mahiyeti ne olabilir? Bu husus genellikle meleklerin, insanın kendilerinden daha üstün olduklarını kabul etmeleri şeklinde yorumlanır. Oysa, kimi müfessirler bu meleklerin yeryüzünde vazifeli melekler olduğunu söylerler. Allah'ın icraatlarına müekkel olan bu meleklerin secde etmesi, meselâ denizlerden, karalardan, bulutlardan, bitkiler ve hayvanlar âleminden müekkel meleklerin secde etmeleri, onların vazifeli oldukları yaratma süreçlerini yeni yaratılan insana uygun hâle getirmeleri mânâsına da gelmektedir. Bitki türlerinin, hayvan türlerinin, denizlerin ve karaların insanın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, âdeta insana musahhar/emre amade olmalarının hikmeti de bu secde hâdisesinde yatmaktadır.1 Eğer biz, insan ve varlık arasındaki münasebeti böyle bir zemine oturtursak, bu zemini kaybetmeden yapılacak her türlü detay, ilmî çalışma Kur'ân'a göre şekillenecek demektir. Çünkü, üretilen bilgiler neticede bu Kur'ânî anlayıştan çıkan paradigmaya hizmet edecektir. Şu mealleri verilen âyetleri bu bakış açısıyla okuduğumuzda bize daha mânâlı geldiğini göreceğiz: 'Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (işaretler) vardır.' (Casiye,13); 'Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.' (Bakara, 164) Belki de 'Yaratan Rabbi'nin adıyla oku.' (Alak, 1) mealindeki âyette geçen 'oku' ifadesi böyle bir okumayı, tefekkürü ve idraki ifade ediyor. Müslüman olduğumuzu söyleyen bizim gibi akademisyenler ise kâinatı hangi nazarla okuyor, bunun senin takdirine bırakıyorum."

Bunları söyledikten sonra sustum. Akademisyen arkadaşım da sustu. Bu suskunlukta ikimiz de şunu anlamıştık: Sorgulamadan kabul etiğimiz bilimsel paradigmalar ve metotlar aslında kendi medeniyetimize değil de, bir başka medeniyete hizmet etmekteydi. Öyleyse her şeyden önce sorgulamak gerekiyordu. Çünkü, Müslüman olmak ile Müslüman bilim adamı olmak arasında ciddi bir fark vardı. Evet, ülkemizde devlet üniversitelerinde büyük ölçüde resmî anlayış hâkim olsa bile, yeni kurulan ve sayıları her geçen gün artan vakıf üniversitelerinde alternatif paradigmalar üretilebilir, bunun için özel çalışma grupları kurulabilir.

Dipnot
1. 20. Söz'ün 1. Makamı, 1. Nükte
.