اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

Mearic / 19. Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنينَ وَالْقَنَاطيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذلِكَ مَتَاعُ الْحَيوةِ الدُّنْياَ وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَابِ

Ali imran / 14. Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.
HADİS…
*Hakîm İbn-i Hizâm radiya'llâhu anh'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den (bir kere dünyâlık) istedim. Bana verdi. Sonra kendisinden (bir daha) istedim. (Yine) bana verdi. Sonra (üçüncü bir daha) istedim. (Bu defa da) bana verdi. Bundan sonra buyurdu ki:
- Ey Hakîm, şu mal (yok mu? Sanki o, manzarası) yeşil, (zevkı) tatlı gûnâ-gûn mevvadır. Her kim bu malı, ferâgat-i nefs ile (hırssız) alırsa, o mal, kendisi için bereketli ve meymenetli olur. Bir kimse de bunu hırs ile alırsa, bu mal, alan için şerefli ve bereketli olmaz. O muhteris kimse (dâü'l-kelebe tutulmuş) bir obur gibidir. Dâimâ yer, bir türlü doymaz. (Veren) yed-i ulyâ, (alan) yed-i süflâdan hayırlıdır. Hakîm, (İbn-i Hizâm) demiştir ki, ben:
- Yâ Resûla'llâh! Seni Hak Peygamber gönderen Allâhu Teâlâ'ya yemîn ederim ki: ben şu dünyâdan ayrılana kadar senden başka hiç bir kimseye, hiç bir şey için elimi uzatmam (benim elim, senden sonra Arab neslinin elleri altında bulunamaz) dedim.
(Hakîkaten) Ebû Bekr radiya'llâhu anh (hilâfet-i zamânında), beytü'l-mâldeki hakkını vermek için Hakîm'i da'vet etmiş, fakat Ebû Bekr'in bu ihsânını kabûl etmekten imtinâ eylemiştir. Sonra Ömer radiya'llâhu anh de hakkını vermek için da'vet etmiş, ondan da almaktan imtinâ eylemiştir. Bundan sonra Hazret-i Ömer (Mahzar-i Sahâbe'de):
- Ey cemâat-i müslimîn: Hakîm hakkında sizi işhâd ederim ki: ben, harac ve ganîmet malından muayyen olan hakkını kendisine arz ediyorum. O, almaktan imtinâ ediyor, dedi. Ve (hakîkaten) Hakîm, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'den sonra tâ vefât edene kadar, kimseden bir şey almamıştır.
* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: "Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs".
* Ka'b İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin ma1 ve şeref hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir."
Mânası şudur: Kişinin mal ve şeref için gösterdiği hırs veya bu iki şeye olan sevgisi dine fesad ve zarar getirir, tıpkı aç iki kurdun hiçbir engelleme olmadan sürüye salındığı zaman hâsıl edecekleri zarar gibi...
* Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenleri affeder."
TEFSİR…
زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنينَ وَالْقَنَاطيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذلِكَ مَتَاعُ الْحَيوةِ الدُّنْياَ وَاللّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَابِ
Ali imran / 14. Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. }
Şehvetle ilgisi çok olan, bütünüyle şehvet kesilmiş gibi bulunan şeylere karşı duyulan muhabbet, yahut sırf şehvet için sevilen, onlar arasından şu sayılan şeyler insanlara çok süslü, çok zinetli gösterildi, bunları pek hoş gördüler, sevilecek şeyler yalnızca bunlar zannettiler. Bir taraftan bunların meşru birer nimet olması özelliği, bir de hayalî ve gayri meşru bir şeye sebep olması özelliği vardır. Birincisinde süsleyen Allah, ikincisinde süsleyen şeytan ve beşerin bilgisizliğidir ki, fenalığı ve kınanması bu bakımdandır. Şehvet nefsin arzu ettiği şeye atılışıdır ki gönül çekmek, canı istemek diye söylenir.
Bunun ifrat derecesine hırs ve şereh denilir. Dilimizde şehvet, iştahtan daha özel bir anlama gelir ise de aslında değildir. Burada şehevat, bütünüyle şehvet kesilmiş iştah çekici şeyler anlamına kullanılmış ve aşağısıyla tefsir edilmiştir. Bununla beraber mef'ûl mânâsına alınarak şehvet kendi mânâsında bırakılmak ve aşağısı da "hübb"ün beyanı olmak ihtimali vardır. Evlat ve hele oğullar demektir. Bunda kadınlar tarafından mülahaza olunan şehevat sevgisine de bir ima vardır. Zira "nâs" kelimesi bütün insanlara ve kadın ile erkeğe şamil olmak üzere genel anlamlı bir kelimedir. Fakat kınama açıkça erkeklere tevcih olunmuş, kadınlar sevmek değil, sevilmek mevkiinde gösterilmiştir. Bununla beraber âyet Allah katındaki mutlak gerçeği değil, bir bakış açısını, bir zihniyeti dile getirmiştir.
"Kanatîr" kantarın çoğuludur, "mukantara" ise kantarlanmış demektir. Kantarların kantarlanması da darb sûretiyle (çarpım yapılarak) çoğaltılmıştır ki, mübalağa için olur. Aritmetik ifadesiyle en az "kantar kerre kantar" demek gibidir. Kantar en büyük ağırlık birimidir ki, çeşitli zamanlarda, değişik kavimler tarafından farklı şekilde kullanılmış olduğu bilinmektedir. Mesela bir zamanlar Afrika ve Endülüs'te sekiz bin miskal, sonra yüz rıtıl bir kantar sayılmıştır. Hz. Peygamber'den bin iki yüz ukye (okka) veya on iki bin ukye veya bin iki yüz dinar diye üç ayrı rivayet de bulunmaktadır. Mutlak olması bakımından herhangi bir sayı değil, en yüksek tartıda birçok şey demek olur. Nitekim Araplarda kantar miktarı belli olmayan bir ağırlık ve tartıdır. Veyahut yerle gök arası kadar mal demektir diye de lügat rivayetleri bulunmaktadır.
İşte böyle şehevat muhabbetini pek güzel bir şey zannetmeleridir ki, kendilerini her fenalığa sürükler. Bu iştah çekici şeylere böylesine muhabbet ise göründüğü kadar güzel bir şey değildir. Bunların amaç ve gaye edinilmeye değer yanları yoktur. Nihayet bunlar bayağı bir hayatın unsurlarıdır.
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde. Dönüp dolaşıp varılacak ve hayatın gayesi edinilecek şey bunlar değildir. Allah'ın yanındakidir ki, bu dünya hayatından geçilip Allah'a varıldığı zaman ona erilir. Bundan dolayı o şehevat, o iştah çekici şeyler, dünya hayatını sürdürmek ve geçip Allah'a gitmek için faydalanılmak üzere verilmiş birer araç olmak bakımından Allah tarafından ihsan edilmiş birer nimet iseler de bu bayağı hayata ve onun eşyaları olan şehevata muhabbet etmek ve bu yüzden Allah yanındaki güzel mevkii feda etmek ne kadar büyük budalalıktır, ne kadar alçaklıktır.
اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنينَ () اِذَا تُتْلى عَلَيْهِ ايَاتُنَا قَالَ اَسَاطيرُ الْاَوَّلينَ ()
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ () اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحينَ () وَلَا يَسْتَثْنُونَ () فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ () فَاَصْبَحَتْ كَالصَّريمِ () فَتَنَادَوْا مُصْبِحينَ () اَنِ اغْدُوا عَلى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِمينَ () فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ () اَنْ لَايَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكينٌ () وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قَادِرينَ () فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُوا اِنَّا لَضَالُّونَ () بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Kalem/ 14-27 :Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (böyle yolunu şaşırmış) Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz). Biz, vaktiyle "bahçe sahipleri" ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de, 20.Bahçe kapkara kesildi. Sabah olurken birbirlerine seslendiler. "Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsulünüzün başına gidin!" diye. Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı. "Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın" diye. (Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler. Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler. Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
Konu fena huylardan, alçaklıklardan sakınmak ve onların sembolü olup da o yola sevkedebilecek olanların ardına düşmemekle ilgili ahlâkî ve sosyal bir konu olunca, tefsirciler gayet renkli ve zengin olan bu Kur'ân kelimelerini anlayıp anlatarak irşada çalışmışlardır. Zira Kur'ân o fenalık sembollerine itaat etmemeyi emrederken, Kur'ân tertibinin güzellik ve inceliğine bir leke kondurmamak üzere onları her birinin sırasıyle çok beğenip takındığı şatafatlı bir tavır ve edâ içinde deste deste mimliyerek süzgeçten geçirmiş ve bunlara uyanların, hepsinden aşağılık olduğunu göstermek üzere de "soysuz"u hepsinin sonuna takarak, hepsini bir küll halinde fırlatıp atıvermiştir.
Tefsirciler bunlarla belirli bir şahıs kastedilip edilmediğini araştırmakla uğraşmışlar ise de doğrusu Ebu Hayyân'ın dediği gibi âyette açık olan budur ki: Bu nitelikler belirli bir şahıs için değildir…
SARM, bağ kesmek, üzüm ve meyve devşirmek anlamına geldiği gibi, bir şeyi kökünden kesip tamamen ayırmak anlamına da gelir. Bunlar gönüllerince bağın kendisini değil, meyvesini devşirmeyi kastetmiş olsalar da yeminlerinde şöyle demişlerdir: "Vallahi o bağı sabahleyin mutlaka ve kesinlikle keseceğiz". Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın gerek kendilerinin sabaha çıkıp çıkmayacaklarını öyle kesin bir şekilde bilemezlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. "İnşaallah", "Allah izin verirse" yahut "sağ salim sabaha çıkarsak", "bir kaza ve belaya uğramazsak" gibi bir şart, ilerisi için hesaba katılan bir kayıt koymuyorlardı. Çok kuvvetli ve kararlı olmak için yeminlerini yerine getirememek ve bu yüzden felakete uğramak ihtimallerini düşünmüyorlar, bir dönüm noktası bulunmasını istemiyorlardı. Yahut kendilerinden başka kimseye bir şey vermek istemiyorlar, onu kendilerinden başka birisinin kesebileceğini hesaba katmıyorlardı. Öyle kesin bir şekilde konuşup karar vererek uykuya yatmışlardı. Fakat onlar uykuda iken Rabbin tarafından bir dolaşıcı, dolaşan ilâhî bir emir, bir âfet o bağın üzerinden her tarafını dolaşıverdi. Bir rivayete göre bağın bulunduğu vadiden bir ateş çıkıp o bağı kökünden yakarak kavurup bitirivermişti. Derhal o cennet gibi bağ, sabaha kadar sırıma dönüvermişti.
SARÎM, tamamen kesilmiş veya kesik demektir. Meyvesi kesilmiş bağa, ürünü biçilmiş tarlaya, gecenin bir parçasına, hiçbir şey bitirmeyen kumluk bir yere de denilir. Burada birinci mânâda olabilirse de sonraki mânâlardan biriyle o bağın meyvesinin değil, kendisinin kökünden kesilip yanmış, kül gibi karara, kalmış olduğu rivayet edilmiştir. Demek ki yemin ettikleri iş olmuştu, fakat gönüllerindeki gibi ve kendileri tarafından, lehlerine değil; hatırlarına getirmedikleri bir şekilde aleyhlerine olmuştu, henüz haberleri yoktu. Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler. Haydin, kesecekseniz ürününüz üzerine erkence koşun, dediler.
Bunda iki hata ediyorlardı. Birisi o bağı yalnız kendileri yetiştirmiş, sade onların ekimi, kültürü imiş gibi, "ürününüz" diyorlar, sonra da "ürününüze" demiyorlar da "ürününüz üzerine" diyorlar. Onu ekin biçer gibi kesip bitirmek niyetiyle, düşmanın üzerine saldırır gibi kıymak kesin kararıyla aleyhine yürüyorlar, çünkü ondan kimseye bir şey bırakmak istemiyorlar, son derece hırslı hareket ediyorlar. Onun için hemen fırladılar. Giderken gizli gizli birbirilerine mızıldaşıyorlardı. Sakın, bugün üzerinize bir yoksul sokulmasın diyorlardı. Hiç düşünmüyorlardı ki dün birbirleriyle sözleşirken birbirlerinin gönüllerini ancak yemin ederek rahatlatabiliyorlar, biricik güvenceyi onda buluyorlar, ondan kuvvet alıyorlar, ortaklık ve toplumlarını onunla kurabiliyorlardı. O bağ ve ekine ve onun ürünlerini toplamaya nail olabilirlerse yine bu sayede nail olabileceklerdi. Düşünmeleri gerekirdi ki o bağ ve ürün, kendilerinden önce onu onlara veren ve onlar uyurken onu gözetecek olan Allah'ındır. Onda bir Allah hakkı, Allah'ın yoksul kullarının nice hakları vardır. O yoksulları gözetmek, bu iyiliği bilme alâmeti olmak üzere Allah için onlara efendilik etmek, hem o bağı bozmaya giderlerken öyle despotça hareket etmeyip mümkün olabildiği kadar onlardan bir kısmına da yararlanma imkanı vermek, hırs ve zorbalıkla bağlarına düşman çoğaltacaklarına ona gözleri takılabilecek olan fakirleri, babaları zamanında olduğu gibi az çok gözeterek hayırlarını isteyen duacılar, bekçiler yetiştirmek ve bunun kendileri için bir görev olduğunu unutmamak gerekirdi. Oysa onlar uykuda iken bağın ne olduğunu, ne duruma geldiğini hiç hesaba katmayarak fırlamışlar, "Sakın yanınıza bir fakir sokulmasın." diyerek, bunu da kimse işitmesin diye seslerini dahi kıskanır bir şekilde fısıl fısıl, mızıl mızıl birbirlerine uyarıda bulunarak hızla gidiyorlardı. Ve sade bir engellemeye güçleri yeterek, yani hızlı bir engelleme ve zorbalığa, sırf bir hırs ve öfkeye güçleri yeterek erkenden gittiler. Demek ki topluluğun hızı ve despotluğu bireyden daha kuvvetli ve daha dehşet vericidir. Evet öyle gittiler, varacakları yere vardılar ama sonu ne oldu? İşte şu şaşkınlık, şu yoksunluk, şu pişmanlık oldu: "Fakat bahçeyi gördüklerinde, biz her halde yanlış gelmişiz, yok, biz mahrum edilmişiz dediler"…

RİSALE…
Ey Ehl-i İman! Sabıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki, adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi, hırstır.
Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı'dır.
Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz'î bir ferde kadar sû-i tesirini gösterir. Tevekkülvâri taleb-i rızık ise, bilâkis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir. İşte, bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvâri, kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlât besliyorlar. Hayvânat ise, hırsla rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyetle rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı hâliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir. Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki Name=567; HotwordStyle=BookDefault; darbımesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir.
Madem öyledir. Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur."
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: "Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.
Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye buyurun" der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.
İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân'dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem, en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku istesen, "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareketedilmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı birşey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz; hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"
Rüyada demiştim:
"Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi-tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.
"Hem senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; mu-vakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.
"Hem yirmi dört saatte birtek saati, hoş ve ul-vî, nuranî ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbâni-yeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenâb-ı Hak, onun kefareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koş-turmakla bize bir nevi namaz kıldırdı" demiştim.
Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır. Yir-mi Beşinci Sözde, medeniyetle hükm-ü Kur'ân'ı muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere, beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir:
Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne?"
İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı ribâ ve terk-i zekâttır. Bu iki müthiş maraz-ı içtima-îyi tedavi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekât ve hur-met-i ribâdır. Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatler-de, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insa-niye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü, be-şerde, havas ve avam, iki tabaka var. Havastan avâma merhamet ve ihsan; ve avamdan havâssa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahak-küm iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer, daimî bir mücadele-i mâneviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Ge-le gele, tâ Rusya'da olduğu gibi, sa'y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan! İhsanlar zekât namına olmazsa, üç za-rarı var. Bazen da faydasız gider. Çünkü, Allah namına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, biçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakkın malını ibâdına vermek için bir tevziat memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nef-si kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak ne-rede? Zekât namına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevabı, hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?
NÜKTELER…
FELÂKET GETİREN ZENGİNLİK
Medine Müslümanlarından Sâlebe'nin mala, mülke karşı aşırı derece hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu, hem de mutlaka zengin olmak! Hattâ benliğini saran bu şiddetli zengin olma arzusu, nihayet onu Resûlüllah'dan dua istemeye kadar sevketti. Bir gün huzur-ı Peygamberî'ye çıkarak:
- Yâ Resûlâllah, Allah'a dua et de zengin olayım, dedi.
Allah'ın Resûlü, Sâlebe'nin bu isteğine şöyle cevap verdi:
- Şükrünü yapabildiğin az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.
Bu söz Sâlebe'ye kâfi gelmişti. Bir müddet bu îkazın mânâsı üzerinde düşünerek benliğini saran zengin olmak arzusundan birazcık olsun kurtuldu, fakat hırs onun yakasını bir türlü bırakmıyordu. Zamanla ihtirası yeniden depreştiği için tekrar müracaat etti:
- Yâ Resûlâllah, dua et de zengin olayım, dedi.
Bu sefer biraz daha açık ve ağır konuşan Resûl-i Ekrem:
- Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? dedi ve ilâve etti:
"Allah'a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp geleceklerdi; fakat ben istemedim."
Elinde bu kadar İlâhî kudret bulunmasına rağmen Resûlüllah'ın evinde haftalarca çorba pişmediği, ekseri günleri oruçlu bulundukları, çoğu zaman iftar sofraları birkaç hurma tanesi ile bir arpa ekmeğinden ibaret olduğu, herkesin bildiği bir hakikattı.
Sâlebe bunları düşünerek bir müddet daha isteğinden vazgeçti.
Zaman zaman "zengin olursam fakir fukaraya iyi yardım ederim, daha çok sevab kazanırım" diye hayal kuruyor ve Resûlüllah'a üçüncü olarak bir müracaat daha yapmayı düşünüyordu. Nihayet müracaatını yaptı da; hem de söz vererek dedi ki:
"Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakir fukarayı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim."
Sâlebe'nin bu kadar ısrarına karşı dayanamayan Resûlüllah:
"Yâ Rabbi, Sâlebe'yi istediği mala kavuştur," diye dua etti.
Bu dua üzerine koyun olarak sürü otlatmaya başlayan Sâlebe, daha evvel bütün namazlarını Resûlüllah'ın cemaati olarak kıldığı için kendisine Cami Kuşu adı verildiği halde, bu sefer sadece öğle ve ikindiyi mescidde kılabiliyor, diğer namazlarını koyunların ardında, bâzan da kazâen îfa edebiliyordu.
Kısa zamanda çoğalan, bereketlenen koyunlar, Medine yakınlarına sığmaz oldular, uzak çöllere, sulak yaylalara gitmek zarureti ile karşılaşan Sâlebe, artık öğle ve ikindi namazlarına da gelemiyor, sadece Cumaları mescidde görülüyordu. Nihayet çöldeki meşgalesi, ona Cuma namazlarını da unutturdu.
Arada sırada bir, sürü ile uğradığı yolların üstünde rastladığı yolculardan "Ne var, ne yok" diye haber soruyor; sonra da koyunların ardından ıssız çöllere doğru tekrar dalıp gidiyordu.
Artık umumî mes'elelerle alâkası kesilmiş, sadece şahsını ve şahsî işlerini düşünüyor, koyunlarını nerede daha iyi otlatabileceğinden başka bir şey hatırına gelmiyordu.
Bir gün Resûlüllah'ın:
- Sâlebe görülmüyor, nerededir?" diye sorması üzerine:
- Koyun aldı; sinek kurtları kadar çoğaldı; buralara sığmaz olduğundan şimdi çöllerde sürüsünün ardında dolaşıyor," dediler.
Resûlüllah:
- Sâlebe'ye yazık oldu, yazık!" buyurdu.
İşte bu sırada zekât ve sadaka âyeti nâzil olarak, mâlî durumu düzgün olan Müslümanların geçim sıkıntısı içinde bulunan kardeşlerine yardım etmeleri emredildi.
Bu âyet-i kerîmenin emrine büyük bir istekle uyan Müslümanlar, mallarının bir kısmını geçim sıkıntısı içinde yaşayan kardeşlerine seve seve verirken Sâlebe:
- Bu sizin yaptığınız düpedüz haraççılıktır," diyerek zekât toplayan memurları boş çevirdi.
Haberi duyan Resûlüllah, üzülerek "Yazık oldu Sâlebe'ye!" sözünü tekrarladı.
Sâlebe'nin evvelâ, "Zengin olursam her hak sâhibine hakkını vereceğim" diye yemîn edip, sonra da bu kadar değişik tavır göstermesi üerine "Berâe" sûresindeki şu âyet-i kerîme nâzil oldu: (Meâlen):
"Münâfıklardan bâzıları da mal, mülk verip zengin ettiği takdirde Allah'a daha fazla bağlanıp fakir fukaraya daha çok yardım edeceklerine dair söz verdiler, ne zaman ki Allah onlara bu isteklerini ihsan eder, zengin olurlar; o zaman Allah'a verdikleri sözü unuturlar, cahillik edip fukaranın hakkını vermezler."
Bu âyet-i kerîme, Sâlebe'nin münâfıklar sınıfına düştüğünü bildirmesi üzerine, akrabalarından biri şiddetli teessüre kapılarak gidip Sâlebe'ye durumu haber verdi ve fukaranın hakkını vererek kendisini münâfıklıktan hemen kurtarmasını istedi.
Bunun üzerine Sâlebe, Resûlüllah Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ederek fukaranın hakkını getirdiğini söylediyse de Resûlüllah üzüntülü bir edâ ile:
"Senin verdiklerini alamam artık Sâlebe... Allah Celle ve Alâ men'etti, haydi git!" diye mukabelede bulundu.
Resûlüllah'ın âhirete teşrifinden sonra Hazret-i Ebû Bekir'e müracaat eden Sâlebe, sırasıyla Hazret-i Ömer ve Osman'a (R.A.) da müracaat ettiyse de:
- Resûlüllah'ın almadığını biz nasıl kabûl ederiz?" diye hepsinin reddi ile karşılaştı.
Hazret-i Osman (R.A.) zamanında vefat ederken Sâlebe'nin kulaklarına şu sözler geliyordu:
- Yâ Sâlebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü îfa edemediğin çok maldan hayırlıdır.
İMAM ŞAFİ HAZRETLERİ VE İLİM HIRSI
…Hadislerden de İmamı Şâfiî'ye işaret çıkaran âlimler, Peygamberimizin şu hadîsini hatırlatırlar: "Kureyş'ten bir âlim çıkacak, yeryüzünü ilimle dolduracaktır." Bu hadîsin işaret ettiği âlimin İmam-ı Şâfiî olduğu, sonradan açıkça anlaşılmıştır.
Gazze'de oğlu için gereken öğrenim çevresini bulamayan annesi, onu bu mahrumiyet bölgesinden alır, Mekke'ye getirir. Burada geniş ilmî çevrede kısa zamanda kendini yetiştiren küçük Muhammed, dokuz yaşında iken Kur`ânı Kerim'i bütünüyle hıfzeder.
Onbeş yaşına gelince de, fetva vermeye ehil hale gelir. Onun bu kadar küçük yaşta fetva verecek bir makama erişmesinde; ilme karşı duyduğu şiddetli ilgi ve öğrenme merakının büyük hissesi vardır.
İlme duyduğu bu büyük ilgiyi bizzat kendisi şöyle ifade eder: "Bahil bir adam, mal toplamaya karşı nasıl hırs duyarsa, ben de ilme karşı öyle alâka duyuyorum:" Bir diğer sözünde de şöyle der: "Yavrusunu kaybeden anne, oğlunu bulunca nasıl sevinirse, ben de aradığım bir mes'eleyi bulunca öyle seviniyorum." Böylesine şiddetli arzu ettiği ilimden ne anladığını ise şu kısa cümle içinde özetler: "İlim, öğrenilen değil, yaşanandır. Yaşanmayan ilim, geçmeyen parâ gibidir: Sahibine gerçekte faydası olmaz."


HIRSIN HAYATLA ÖDENEN BEDELİ
ABD’nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir.
İşte, New York’un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin beşinci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.
Fakat yaya tam düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklıevvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı taktirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi.
Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.
Araç sürücüsü ise bütün bunlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahalinden uzaklaşma isteğiyle arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.
YAHUDİ'NİN YALANI
İsa Aleyhisselam vaaz etmek üzere bir köye gidiyordu. Arkasından yetişen bir Yahudi, ona yol arkadaşı oldu. Bir müddet yürüdükten sonra acıktılar. Yol kenarına oturdular. Hazret-i İsa, heybesinden üç ekmek çıkardı. Birini Yahudi'ye verdi, birini kendi yedi, uçucusunu ise tekrar heybesine koyup ibadete başladı. Yahudi, fırsattan yararlanıp kalan ekmeği de yedi.
Hazret-i İsa dönünce heybesindeki ekmeğin yok olduğunu gördü. Yahudi'ye sordu, ama o, yeminler ederek görmediğini söyledi. Bunun üzerine İsa Aleyhisselâm, Yahudi'ye bir ders vermek istedi. Toprağı avuçladı. Sonra avucunu açtı. Avucu altın doluydu. Hazret-i İsa mucize göstermişti. Yahudi ise altınları ondan nasıl alacağım düşünüyordu.
Hazret-i İsa hiç ses çıkarmadan altınlardan bir kısmını Yahudi'ye verdi, bir kısmını kendisi aldı. Kalanını avucunda tutup:
— Son ekmeği kim yedi ise bunu ona vereceğim, dedi. O zamana kadar ekmeği görmediğini, yemediğini iddia
eden Yahudi, hemen atıldı;
— Ben yedim, altınları bana ver.
— Sen dünya malına çok hırs gösteriyorsun. Hırs insana zarar verir. Bütün altınları al, senin olsun. Ama peşimi bırak. Senin gibi bir yalancı ile yolculuk yapamam.
Ve ayrıldı gitti.
Yalnız kalan Yahudi, sevinçten uçuyor, altınlarla oynuyordu. O sırada eşkıyalar bastı. Altınları elinden almak istediler. Yahudi hemen bir kurnazlık düşündü.
— Bu işi kavgasız gürültüsüz halledelim, dedi, aramızda bölüşelim.
Teklif eşkıyaların hoşuna gitti.
— Peki, dediler, bölüşelim.
— Ama önce karnımızı doyuralım. Bir kaç kişi kasabaya gitsin de yiyecek getirsin.
Birkaç kişi yiyecek almaya gönderildi.
Gözlerini altın hırsı bürümüştü. Arkadaşlarım öldürüp altına sahip olmak için yiyeceklere zehir attılar. Yahudi'nin yanında kalanlar da aynı şeyi düşünmüş ve arkadaşlarına pusu kurmuşlardı. Ansızın saldırıp hepsini öldürdüler. Getirdikleri yiyecekleri de bir güzel yediler. Sıra altını bölüşmeye gelmişti. Ama zehir tesirini göstermeye başlamıştı. Az sonra hepsi öldü.
Hazret-i İsa köydeki işini bitirip dönerken cesetleri gördü. Üzüntü içinde şunları söyledi:
— Mal ve para hırsının sonu budur işte. Helâl kazançla yetinmeyenler böyle perişan olur. Ey Allah'ım, bizi başkalarının hakkına göz dikenlerden etme...
HAYVANLARIN DİLİNİ BİLEN ADAM
Kazandığı ile bir türlü huzura kavuşamayan çok hırslı bir adam, aniden ölen hayvanlarının ziyan oluşunu bir türlü hazmedemiyormuş. Bunların ölecekleri zamanı daha evvelden öğrenip erken önlem almak istiyormuş! Bunun için Süleyman Peygambere başvurmuş:
- Bana dua et de, senin gibi ben de şu hayvanların dilini öğreneyim...diye günlerce yalvarmış. Süleyman Peygamber de bunca ısrar karşısında nihayet ona dua etmek mecburiyetinde kalmış. Ondan sonra ihtiraslı adam, hayvanların çıkardığı acayip sesleri anlamaya başlamış.
Bir gün kapısının önünde kedi ile köpeğin konuşmasını dinlemiş:
Kedi köpeğe:
- Benim önüme dökülen ekmek kırıntılarına dokunma. Yarın ağanın ineği ölecek, onun leşini çöplüğe atacaklar. Bolca yer, karnını doyurursun! Demiş.
Bunu duyan hırslı adam, derhal atına binmiş, ineğini pazara götürüp bir fakire satmış. Tabiî ölmesi mukadder olan inek, böylece o fakirin elinde ölmüş.
Hırslı adam, ziyandan kurtulmanın sevinci içinde, yine kedi ile köpeği dinlemeye devam etmiş. Onlardan bu defa da şunları duymuş:
Köpek demiş ki:
- Hani ya yalancı! Ağanın ineği ölecekti de, ben de doyasıya bir et yiyecektim ya?
- Sorma köpek kardeş. Ağa ineği pazara götürüp sattı. O da bir fakirin elinde öldü. Ne ise sen üzülme. Şimdi sıra ağanın atında. At ölecek, o zaman afiyetle karnını doyurursun.
Bunu duyan Ağa, yine pazarın yolunu tutmuş. Oldukça yüksek bir fiyata atini satmış. Büyük bir sevinç içinde dönüp evine gelmiş. Kendi kendine:
- Hayvanların dilini öğrenmek bana iyi kâr getiriyor, diyormuş. Yine can kulağıyla kedi ile köpeği dinlemeye başlamış.
Bu defa köpek öfke ile kediye sormuş:
- Kedi kardeş! Beni sen hep kandırıyorsun, hani Ağanın atı ölecekti?
- Yalan söylemedim, dediğim doğru. Fakat Ağa kurnaz çıkıyor, ölecek hayvanlarını hemen satıyor, Atı da sattı, o da alan kişinin elinde öldü. Ama bu defa sana kesin bir müjde veriyorum. Ağa bundan kaçamayacak, sen de ben de tam bir hafta ziyafet içinde krallar gibi yaşayacağız!..
- Neymiş bu müjde, çabuk söyle de açlığıma iyi gelsin!
- Müjdem şu ki, bu hafta içinde Ağanın öküzü ve keçisi değil, bizzat kendisi ölecektî
Hayvanlarının ölmesi, ağaya gelecek büyük bir belaya engeldi. Ama o hayvanları satıp malına bela gelmesini engelleyince, bela bu sefer doğrudan doğruya canına gelecek. Konu komşu cenaze evine yemekler getirecek. Ağanın ardından yemekler yapılıp, etler dağıtılacak. Biz de bunların artıklarından bol bol yer, içer, keyfîmize bakarız.
Bunu duyan mal canlısı Ağada müthiş bir telaş başlamış. Ne yapıp, ne edeceğini şaşırmış. Malını da mülkünü de bir anda unutup can derdine düşmüş.
- Bütün servetimi vereceğim, biri beni kurtarsın, demiş.
Fakat onun bütün çırpınmalarına rağmen Azrail gelmiş. Ağanın canını, helal haram tanımadan kazandığı servetinin içinde almış. Geri bıraktığı malları mirasçılara pay edilmiş, ağanın kendisine de huzur-u ilâhide hesabını vermek düşmüş. Name=569; HotwordStyle=BookDefault;
KANAATİN FAYDASI
Sen bil kî,
tamah mezmum, kötü ahlâktandır. O kötülükten başka kişinin eline tamah ettiği şey geçmeyince meydana gelen utançlıktan başka ondan nice kötü huylar da doğar. Çünkü bir kimse bir kimseye tamah eylese o kişinin yüzüne güler. Aralarına nifak girer. İbadette riyakâr olur. Kendisini alaya alıp hor görmelerine sabreyler. Tamah ettiği kimsenin kötü olan işlerine müsamaha gösterir. İnsan haris yaratılmıştır. Aç gözlüdür. Elde bulundurduğu şeyle kanaat etmez. Kanaattan başka şeyle de hırstan ve tamahtan kurtulamaz.
Resul
aleyhisselâm şöyle buyurur:
"Eğer Adem uluna İki dere dolusu altın verseler yine: "Keşke üç dere dolusu atim olaydı" der. Topraktan başka hiç bir şey insanın gözünü doyurmaz."
Bir kimse
tevbe eylese Hak Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
"İnsanda iki şey dışında her şey ihtiyarlar. Bunlardan biri ömrünün uzunluğu, diğeri de malının çoğalacağı umududur."

Yine Resul aleyhisselâm buyurdu ki:
"Ne mutlu o kimseye ki, İslâm yoluna hidayet edilmiştir, yeleri kadar geçim sahibidir ve ona kanaat etmektedir."

Yine Resulullah Efendimiz dedi ki:
"Cebrail, benim kalbime şunu fısıldadı ki, hiç bir kul, rızkı tamamlamayınca ölmez. Hak Teâlâ'dan korkun. Dünyayı düşünerek, acele etmeden isteyin. Yani yeteri kadarından çoğunu dilemeyin. Tâ ki, halkın çok şükredenleri siz olun. Üzerinize reva gördüğünüz şeyleri siz de halka reva görün. O zaman tam bir mü'min olursunuz."

Musa aleyhisselâm dedi ki:
— Ya Rab! Senin
kullarından en zengin kim vardır?

Hak Teâlâ Hazretleri de:
-
Benîm kullarımdan en zengin olan o kişidir ki, kendisine kanaat vermişimdir! dedi.
Musa yine sordu:
Hak Teâlâ şöyle buyurdu:
— En âdil kişi, kendi nefsine insaflı olandır. İbni Mes'ud (Allah ondan razı olsun) buyurdu ki:
— Her gün bir melek nida edip şöyle der: "Ey Âdemoğlu! Sana yetecek kadar olup seni uyanık tutacak az bir şey, çok olup da seni gaflete ve gevşekliğe sevk eden şeyden daha hayırlıdır!
Haberde şöyle gelmiştir:
—Hak Teâlâ: "Ey Âdemoğlu!" diye buyurur. "Eğer sana bütün dünyayı versem senin ondan nasibin yiyebileceğin kadardır, fazla değildir. Eğer sana yiyeceğinden Fazlasını vermesem, nasibinde fazlasının meşgalesini ve hesabını başkalarının üstüne yüklesem, sana bundan baka nasıl iyilik etmiş olurum?"
Şa'bî der ki: Avcı bir serçe tutmuştu. Kuşcağız: Ey kişi! Benden ne istiyorsun? diye sordu. Avcı: Seni öldürüp etini yiyeceğim! dedi. Kuşcağız: Benim etimi yemekle sana bir faydam dokunmaz. Ama sana üç öğüdüm var. Bunları sana Öğreteyim ki, beni yemekten sana daha hayırlı olsun. Ama o üç öğüdün birincisini elinde iken veririm. İkincisini beni elinden salıverdiğin ve ben ağaç dalma konduğum zaman vereyim. Üçüncüsünü de uçup dağ başına konduğumda vereyim! dedi. O kişi: Peki, o üç öğüdü bana bildir! dedi. Eğer elinden bir şey çıkar, kaybolursa ona hasret çekme. O kişi kuşu avucundan bırakıp salıverdi. Kuş uçtu. Bir ağaç üzerine kondu. Adam: Ey kuş! İkinci öğüdünü söyle, dedi. Kuş da: Güç söze inanma! dedi. Sonra daldan uçup gitti, dağ başına kondu. Adama: Ey bahtsız kişi! dedi. Eğer beni öldürseydin öyle zengin olurdun ki, hiç bir zaman fakirlik görmezdin. Zira benim karnımda iki inci vardı ki, her biri yirmi miskal kadardır. Adam bu söze üzüldü, parmak ısırdı ve: Ne yazık, acındım! dedi. Öyleyse üçüncü öğüdü söyle. Kuş da dedi ki: Sana öğüdümün ikisini söyledim. Onları unuttun. Üçüncüsünü ne yapacaksın? Sana, geçen şeye gam yeme, dedimdi. Yine güç şeye inanma! demiştim. Ben senin elinde iken etim, kanadım ve kuyruğumla iki miskal yoktum. Şimdi benim kamımda yirmişer miskal o inciler neyler? Haydi diyelim ki, o inciler var, mademki senin elinden çıktım, artık gam yemenin ne faydası var? Kuş bunları söyleyip uçtu, gitti. Bu mesele şundan ötürü anlatıldı ki, tamah meydana geldiği zaman insan, yapılması güç olan şeylere de inanır.
HIRS ve TAMAHIN İLÂCI
Bil ki, hırs ve tamahın ilâcı bir macundur. Sabrın acılığından, bilginin tatlılığından ve amelinin zorluğundan yapılmış bir karışımdır. Bütün manevî hastalıkların ilâcı da bu türlü karışımdan olur. Bu ilâç beş çeşittir.
Birinci İlâç
: Yapılan işte, ameldedir. Bu amel ilkönce insanın kendi masrafını kısmaktır. Eski elbise giymeli, kuru ekmekle kanaat edilmelidir. Arada sırada katık yeterli görülebilir. Eğer dayanabilirse bu yolla tamah ve hırslan kurtulmak kolayca elde edilebilir. Ama nafakasını çoğaltan kimse için o kadar yiyecek, içecekle kanaat eylemek mümkün olmaz. Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: "Bir kimse iktisatlı harcarsa sıkıntı çekmez."

Yine Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki, halkın kurtuluşu onlardadır:
1 — Gizli olsun, aşikâr yerde olsun Allahü Teâlâ'dan korkmak.
2
— Tedbirli harcamada bulunmak ve gerek zenginlik, gerek fakirlik hallerinde orta derecede olmak.
3
— Kızgınlık ve hoşnutluk anlarında yine aşırıya gitmemek,"

Bir kişi Ebu Derdâyı (Allah ondan razı olsun) gördü. Yerden hurma çekirdeği devşiriyor ve şöyle diyordu:
—Geçimde hafiflik üzere olmak kişinin aklının ve anlayışının çokluğundandır!... Resulullah Efendimiz yine buyurmuştur ki:
"Bir kişi iktisatla harcamada bulunursa, Hak Teala onu halka muhtaç eylemez, zengin eder. Bir kimse rızkını ölçüsüz harcarsa Hak Teâlâ onun nafakasını kısaltır, fakir eder. Bir kimse Allahü Teâlâ'yı anarsa Hak Teâlâ da onu sever."
Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
"Tedbir geçimin yarısıdır."
İkinci İlâç
: Yeteri kadar rızk bulunca geleceği düşünerek uzun emeller beslememek, bunları elde etmek isteyerek rahat ve huzurunu kaçırmamaktır. Nitekim şeytan ona der ki:
—İhtimaldir ki, ömrün uzun olur. Yarın eline bir şey geçmeyebilir. Bugün çalışıp istekte bulun. Hiç dinlenme. Ne yerde olursa olsun talep eyle, vakit geçirme.
Allahü Teâlâ da şöyle buyurur:
"Şeytan sizi yarınki fukaralıkla korkutup sîze kötü işleri emreder." (Bakara Sûresi: 268)
Seylan yarının fakirlik korkusuyla bugünden birçok zahmetlere katlanmanı ister. Sonra da bu korkuyla düştüğün sıkıntılara bakıp sana güler. Çünkü yakın gelmez ve yarınlar bilmez. Diyelim ki, gelse bile onun zahmeti bugünkünden az olmasa gerektir. Bundan kurtulmanın yolu, hırs sahibinin hırsı yüzünden rızkının artmayacağını bilmektir. Nitekim Resulullah Efendimiz, İbn-i Mes'ud'un yanından geçiyordu. Onu çok kaygılı, kederli gördü. Ona dedi ki: "Gönlüne çok gussa verme! Sana ne mukadder kılınmışsa elbette o olsa gerektir. Senin nasibin olan şey, elbette sana erişecektir." Bilinmeli ki, kulun nzkı hiç ummadığı yerden gelir. Hak Teâlâ şöyle buyurur: "Her kim Allah'tan korkarsa, Allah ona (darlıktan) çıkış yolu gösterir ve ummadığı yerden rızık verir." (Talâk Sûresi: 2-3)
Ebû Hazım der ki:
—Her şey iki kısımdır. Birinci kısım ki, benim nasibimdir, acele olarak bana erişir. İkinci kısım ki, başka kimselerin nasibidir, yer ve gök ehli bir araya gelseler onu bana eriştiremezler. Bir kimse onu İstemekte ısrar etse de ne işe yarar?
Üçüncü İlâç:
Eğer tamah etmeyip sabrederse nihayet sıkıntı çekeceğini, fakat tamah edip sabretmezse hem sıkıntı çekeceğini, hem de aşağılık bir kimse olup dünyada ayıplanacağını, âhirette ise tehlikeli cezalara çarpıtacağını bilmektir. Tamah etmeyip sabrederse sevap kazanır, halk tarafından sevilip övülür. Eğer tamah eylese hem güç olur, hem halk içinde horlanır, hem de gönlü kırılır. Bununla Melâmet olup âhirette azabının tehlikesine düşer. Sevap bulmaz. Gerek Hakkın katında, gerekse halkın içinde beğenilir kişi olmaz. Böylece sevapla, sevilme, övülme ve izzet-i nefs ile çekilen sıkıntı, zillet, günahkârlık ve âhirette cezası korkusu ile çekilen acıdan daha evlâdır. Resul aleyhisselâm buyurdu ki:
"Müminin izzeti, insanlara ihtiyaçsızlık duymasındandır." Hazret-i Ali (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir:
—Bir kişiye senin ihtiyacın varsa, sen onun erisin. Bir kimsenin sana ihtiyacı varsa, sen o kişini emiri olursun. Eğer bîr kişiye ihtiyacın olmazsa onun eşidisin.
Dördüncü İlâç
: Bu hırs ve tamahın peşinden niçin koştuğunu düşünmektir. Sen düşün ki, bu tamahı ve bu hırsı niçin gösterirsin? Eğer yeyip içmek, zevklenmek içinse, eşeğin yeyip içmesi daha ziyâdedir. Eğer fere ve şehvet içinse ayı, domuz bu yolda daha aşkındır. Eğer tamahı kesersen onun eşi yoktur. Meğer enbiya ve evliya ola. Bunların eşidi olmak o hayvanların eşidi olmaktan Üstün değil midir?
Beşinci İlâç: Malın âfetlerinden çekinmektir. Mal çok olursa dünyada âfet tehlikesinde olur. Âhirete ise fakirlerden beş yüz yıl sonra Cennete girer. O kişiye gerek olan şey, kendisinden daha aşağı olan kimseye bakmasıdır. Hak Teâlâ'ya bundan dolayı şükretmelidir. Zengin olanlara bakmamadır.
Resul aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
"Öyle bîr kişiye bakın ki, dünyada sizden daha aşağı bir mevkide olsun."
İblis her zaman der ki:
— Niçin kanaat edersin? Oysa filân kimsenin falan kişinin su kadar malı vardır. Sen neden malını kısıtlarsın?
Seylan yine der ki:
— Niçin korkuyorsun? Filân âlim ve filân iman ehli çekinmezler ve haram yerler. Dünyada varlığı senden çok olanları hatırına getir. Dinde de onları düşün ki, ibâdetleri senden eksiktir.
Oysa saadet bunun aksidir. Daima dinde yüce kişilere nazar kılmalısın. Tâ ki, kendini, öz benliğini kusurlu, günahlı göresin. Dünyada fakirlere bakmalısın ki, kendini zengin göçersin.
HIRS
Bir yakıcı kor. Yüreğe saplanan ateşin mızrak... Yakıp kül eden kezzap. Hırs, kendi eliyle iç dünyayı bir savaş alanına çevirmek, kanlı arenaya döndürmek kalp zeminini.
iblis tahrikçi, nefis yardakçı, ruh mağdur ve mazlum bir halde bu meydanda. His ve duygular birbirine düşmüş, bir iç savaş var artık gönül otağında. Hazin bir çekişme bu, bir iç kıyamet tablosu.
Kendiyle barışık olmayan insanda görülür hırs. Kendini aşamamış insan da. Bu sebepten hayal, akıl, ruh, düşünce dışa yönelir. İçte yenilginin hesabını dışa sorma, içteki mağlubiyet yarasını dışta tedavi etme yönelişidir bu... Tabii ki yanlış bir yönelme yanlış bir muacele.
Hırs kin ve öfkeyi çağırır ardından... Öfke şeytan payandası ona. Aslında bu destek çürük ve küflü. En küçük bir menfaat darbesiyle destek yıkılır ve insan ümitsizliğin zindanlık iklimine tıkılır bir anda.
Efsunlu bir büyü vardır hırsın yüzünde, insanı kendine çeken ve ona zehirli meyveler sunan bir büyü. Yemişlerine bedbahtlık usaresi zerkedilmiştir onun. Sancısı çok sonra çıkar ortaya.
Hırs, yiyip bitirir bütün iyilikleri, sevapları. Hayırlar onun yakıcı ikliminde erir gider. Gözü kör eder, kalbi sefalete düşürür, ahmaklık okuyla zedeler dimağı. Onun için hırsın girdiği bir dünyadan basiret çıkar. Onun karanlık gölgesi düşünce, ruha cömertlik, hoşgörü diğergâmlık gibi insanî hasletler elini eteğini çekerler o iklimden tıpkı dünyayı terk eden ışık huzmeleri gibi. Işığın olmadığı yerde karanlığın zifiri renginden başka ne kalır ki?
Ah mahkûm ruh. Hırsın çelikten kolları arasında nasıl da ezilmişsin? Fakat onu sen büyüttün içinde. Hatayı başkasına yükleme! Onun pranga ve zincirlerini sen işledin benlik atölyende.
İşte şimdi zincire vurdu seni. işte onun prangası geçti kollarına. İşte şimdi seni esir aldı. Artık beyhude feryat etme. Onun yakıp kül eden zehrini yudumlamadan önce düşünecektin bunu.
İlahî tayflardan yüz çevirdin. Allah'ın veli kullarının öğüdünü dinlemedin. Onların sundukları iksiri yudumlamadın. Küçük gördün onları. Gözünde büyüttüğün meçhul emellerin vardı zira. Özünde çimlendirdiğin çürük arzuların vardı. Dünya sevdası, mal, mülk sevgisi, makam ve şöhret isteğin seni yiyip bitirdi.
Bak şimdi nasıl da fersiz gözlerle bakıyorsun çevreye. Nasıl da yardım diliyorsun o basit gördüğün kutlu ellerden. Nasıl da iç dünyandaki Önüne geçemediğin herşeyi yakıp kül eden hırs ateşini söndürmeleri için iksir dileniyorsun. "Bir bardak o/sun verin" diyorsun o ab-ı hayattan; içindeki fanilere sevda ateşi sönsün, ruhun bir gülistana dönsün diye.
KÖR, SAĞIR VE ÇIPLAK
Seba şehri pek büyük bir şehirdi, öylesine büyük ki büyüklüğü bir tepsi kadar.
Saba şehri aynı zamanda çok ulu, çok kocaman çok geniş, çok uzun ve çok azametli bir şehirdi, öylesine kocamandı ki tıpkı bir soğan kadar. Bu tuhaf şehirde üç tuhaf insan yaşıyordu. Biri kör, biri sağır diğeri de çıplaktı. Kör olan uzakları görür, sağır olan çok iyi işitirdi.
Bir gün bu üçü bir aradayken kör:
"Bakın uzaklardan atlılar geliyor, onların hangi kabileye mensup olduklarını ve kaç kişi olduklarını tek tek görüyorum." dedi. Sağır:
"Evet evet ben de seslerini duydum ve ne dediklerini çok net anlıyorum." dedi. Çıplak:
"Eğer buraya gelirlerse bizi soyarlar diye korkuyorum." dedi. Kör:
"Bakın yaklaşıyorlar, haydi onlar gelmeden, bizi yakalayıp bir kötülük yapmadan kaçalım." dedi. Sağır:
"Davranın dostlar, gürültü gittikçe yaklaşıyor onlar gelmeden kaçalım." dedi.
Böylece şehri bırakıp kaçtılar koşa koşa bir köye vardılar. O köyde çok semiz bir kuş buldular. Kuş o kadar besiliydi ki vücudunda zerre kadar et yoktu. Kemikleri bile incelmiş ipliğe dönmüştü.
Üç arkadaş o kuşu yediler, karnı doymuş filler gibi şiştiler. O kadar doyup şiştiler ki âdeta âleme sığmaz oldular. Böylesine şişmiş olmalarına rağmen bir kapının çatlağından geçerek bir evden içeriye girdiler.
*
Sağır: İnsanın içindeki istektir.
*
Kör: Hırstır, halkın ayıbını bir kıl bile olsa görür, kendi ayıbını zerre kadar görmez.
*
Çıplak: Dünyaya kapılmaktır. Dünyaya çıplak geldik, çıplak gideceğiz çünkü.




DÜNYANIN HALİ

Dünya arzusu ve şehveti külhana benzer, takva İse hamama. Böylece takva hamamı şehvet külhanıyla aydınlanır.
Takva sahipleri böylece bu dünya külhanında zevk ve sefa İçindedirler. Çünkü onlar, hamama girerek yıkanıp temizlenmişlerdir.
Bu dünyadaki zenginler, hamamı ısıtmak için tezek taşıyanlara benzerler. Cenab-ı Rabbül alemin, hamam ısınsın tavlansın diye onlara bir hırs vermiştir.
Hamama giren, yüzünden, yüzündeki temizlik ve güzellikten bellidir. Külhandakiler de yüzlerindeki ve ellerindeki kir, duman ve işten belli olurlar.
Bu dünyada mal toplayan ve onunla övünen "Ben şu kadar, bu kadar mal topladım." diyen gerçekte; "Bu kadar tezek, bu kadar fışkı getirdim." diyor. Bu sözler aslında yüz kızartıcı sözlerdir. Fakat külhanda çalışanlar aralarında bununla övünürler.
"Sen akşama kadar altı küfe tezek getirdin. Halbuki ben hiç zahmet çekmeden, yirmi küfe tezek taşıdım." derler. Külhanda doğup temizlik nedir görmeyen kişi elbette misk kokusundan incinir, hasta olur."
YARALI EŞEĞİN HALİ
Birisi yaralı bir eşeğin yarasına bir bez bağlasa o bez yaraya yapışsa. Sonra o bezi çekip çıkarmak isteseler eşek acıdan derhâl çifte atmaya başlar. Ne mutlu o insana ki böyle bir işe girişmeye kalkışmaz.
Hele bu eşeğin elli tane yarası olursa ve bu elli yaraya da yapışmış elli bez bulunursa artık sen onları çekip çıkarmaya çalışan adamın hâlini düşün.
• Mal mülk bez gibi, hırs ise yara gibidir. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır.