وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذينَ امَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذينَ ظَلَمُوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَميعًا وَاَنَّ اللّهَ شَديدُ الْعَذَابِ

Bakara / 165. İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.

وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّهِ اَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَاْويكُمُ النَّارُ وَمَالَكُمْ مِنْ نَاصِرينَ

Ankebut / 25. (İbrahim onlara) dedi ki: "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has
muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (geldiğinde) ise, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer cehennemdir. Ve hiç yardımcınız da yoktur."

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادى عَنّى فَاِنّى قَريبٌ اُجيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجيبُوا لى وَلْيُؤْمِنُوا بى
لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Bakara / 186. Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ

Al-i İmran / 31. (Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيى وَاَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِى الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعينَ

Enbiya / 90. Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.

HADİS…
* Enes radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmânı tatmış olur. Allâh ile Resûlu'llâh kendisine mâadâlarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allâh için sevmek; (Allâh, onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.
* Yine Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh (sened-i muttasıl ile) Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şöyle buyurduklarını rivâyet etmiştir:
Yedi kimseyi Allâhu Teâlâ kendi zıllinden başka zıl olmayan (Kıyâmet) gününde kendi zılli altında barındıracaktır: (Birincisi) imâm-ı âdil, (ikincisi) Rabbine (tâat ve) ibâdet içinde perverde olmuş genç, (üçüncüsü) gönlü mescidlere merbut olan kimse, (dördüncüsü) Allah yolunda sevişip buluşmaları da, ayrılmaları da buna müstenid olan iki kimsenin her biri, (beşincisi) mansıb ve cemâl sâhibi bir kadının matlûbu olduğu halde "Ben Allah'dan korkarım" diyerek harâmı irtikâb etme)yen erkek, (altıncısı) infâk ettiğinden solundaki haberdâr olmayacak kadar ahfâ olarak sadaka veren adam, (yedincisi de) tenhâda (lisânen, yâhud kalben) Allâhu Teâlâ'yı zikredip de gözü (dolup) taşan kişi.
* Übâde İbn-i Sâmit radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
Her kim Allah'a kavuşub görmeğe muhabbet ederse, Allah da ona kavuşub görmesini sever. Her kim de Allah'a mülâkî olmayı hoşlanmazsa, Allah da ona mülâkî olmayı hoşlanmaz. 'Âişe, yâhud Peygamber'in bâzı kadınları: Yâ Resûla'llah! Biz, ölümü hiç hoşlanmayız, demişlerdi. Resûl-i Ekrem kadınlara: Ölüm sizin bildiğiniz gibi değil. Belki şöyledir: Mü'mine ölüm hâli gelince Allah'ın o kulundan hoşnutluğu, Allah'ın ikrâm ve ihsânı müjdelenir. Bu müjde üzerine artık mü'min'e önünde (ölüm gibi) kendisini karşılayacak hallerden sevimli bir şey olamaz. O anda mü'min Allah'a mülâkî olmaya muhabbet eder, Allah da mü'min kuluna mülâkatı sever. Fakat kâfir öyle değildir. Ona ölüm hâli hazır olduğunda Allah'ın azâbı ve ukubeti müjdelenir. O anda kâfire önündeki ölüm gibi, hallerden çirkin bir hal olamaz. Bu sûretle kâfir Allah'a mülâkî olmayı fenâ görür, Allah da ona mülâkî olmayı fenâ görür.
* İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: ""Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Nimetleriyle sizi beslediği için Allah'ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin."
* Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil (aleyhisselam)'e şöyle seslenir: "Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!" Bunun üzerine semâda aynı şekilde nida edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu ayet ifade etmektedir: "İnanıp hayırlı iş işleyenleri Rahmân sevgili kılacaktır" (Meryem 96). "Allah bir kula buğzettimi, Cibril (aleyhisselam)'e seslenir: Ben falancaya buğz ediyorum. Bu şekilde semâda nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir."
* Hz. Enes (radıyallahu anh) bildiriyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz"
* İbnu Mes'üd (radıyallâhu anh.) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: "Gel!" dedi, o da geldi. Sonra "Geri dön!" diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: "Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olana bindireceğim."
* Ebü'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hz. Dâvud (aleyhisselâm)'un duaları arasında şu da vardır: "Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl."
Ebü'd-Derdâ der ki: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Dâvud'u zikredince, onu "insanların en âbidi (yani çok ve en ihlaslı ibadet yapanı)" olarak tavsif ederdi."
TEFSİR…
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذينَ امَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذينَ ظَلَمُوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّهِ جَميعًا وَاَنَّ اللّهَ شَديدُ الْعَذَابِ
Bakara / 165. İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.
Allah'ın birliği ve kudreti bu kadar fiilî ve sözlü âyetleriyle açık ve parlakken buna karşı: insanlardan bazıları vardır ki, Allah'a karşı denkler, benzerler tutarlar ki, onları, Allah'ı sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına, arzularına itaat ederler de Allah'a isyan içinde bulunurlar.
Şüphe yok ki böyle yapmak, gerek Allah'ı inkar ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık mânâsında onları Allah'a ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, mabud adını vermekten çekinmezler. Onlara "Rabbimiz, tanrımız" derler. Hatta ilâhlarının doğması ve doğurması görüşünü benimseyerek onlara aynı cinsten, mabut derecesinde oğullar, kızlar tasavvur edip yakıştırırlar. Diğer bir kısmı da açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu âyet bize gösteriyor ki, ilâhlık mânasında son derece sevgi, bir esastır. Ve mabud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, mabud edinilmiş olur. Sevginin hükmü ise itaattır. Bunun için mabuda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı onun mabududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle mabud mertebesi verilerek Allah'a denk tutulan şeyler o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber: "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "onlar" zamiri bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
…Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar gibi insanları, Allah gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder.
Yunan, Roma, Avrupa medeniyet ve edebiyatında böyle muhabbet mabudlarının haddi ve hesabı yoktur. Bu duygu, zamanına göre türlü türlü şekillerde ortaya çıkar. Hıristiyanlık da bu ruhla doludur. Hele Avrupa ruhunda, Avrupa edebiyatında bu tür şirk, o kadar ileri gitmiştir ki her eline bir kalem alan ve her hangi bir şiir söylemek isteyen kimse sevgilisine ilâh mertebesi vermeyi, en ufacık bir işi övmek için hemen yaratma kudretini yakıştırmayı bir hüner, bir şeref sayar. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan mabudların mücadelesi yüzündendir. Bu anlaşmazlık ve ihtilaflar, her birinin arasındaki binlerce dalkavuk tarafından körüklenir ve insanlık günden güne ahlâkî düşüklüğe sürüklenir. İlimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi, buna çare bulamaz. Bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine kullanır.
Bunlar, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahluk yer tutmuştur. Onları Allah gibi severler, onlara mabud muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler. "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri mabud derecesine çıkaranlar da dahildir.
Bunun için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah'ın yolunda giden sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "Ey Muhammed! de ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 3/31).
Buna göre Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Yani Hıristiyanların Hz. İsa hakkında yaptıkları gibi onları mabud derecesine çıkaracak bir ibadet şekli olmamalıdır. Bunun en güzel misalini, Müslümanlığın iman anahtarı olan kelime-i şehadetinde ve ibadetin başı olan namazında buluruz. Bir Müslüman "Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir." derken Allah'tan başka bütün mabudların hepsini reddedip atar da bu temiz kalb ile Peygamberi Hz. Muhammed'in O'na kulluk ve peygamberlikle bağlılığını tasdik eder ve Allah için bu gerçeğe şahitliğini arz eder. Bu şehadette Allah'tan sonra Peygamber'e bir sevgi ilanı vardır. İman bu sevgi ile tamam olur. Fakat Allah sevgisi, yüce Mevlânın birliği ile bunun yanında Hz. Muhammed sevgisi, Allah'a kulluğu ve peygamberliği cihetiyledir. İşte Allah için sevmenin en büyük örneği!..
Bunun gibi namazda Allah'tan başkasını çok cüz'î bir şekilde bile olsa niyete karıştırmak küfürdür. Namazı bozar. Namazda peygamberden ve Allah'ın salih kullarından hiçbir şey istenmez. Nihayet tahiyyatta onlar adına da esenlik, salevât, rahmet ve bereket niyaz edilir. Bu duada Peygambere ve salih kullara elbette bir sevgi gösterme vardır. Fakat namaz kılan kimse Allah'ın huzurunda onlardan bir şey isteme durumunda değil, onlara da derecelerinin yükselmesi için Allah'ın rahmetini isteme, hayatında onlara ikram etme durumunda olacaktır. Müslüman bütün ömründe bu hareket çizgisini hayatının esası sayacaktır.
Buna karşılık velileri, peygamberleri veya ruhlarını ya da melekleri müşriklerin araya giren mabudları gibi bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurbanlar kesmek, âyinler yapmak, onların isimlerini "Bismillah" gibi işlerin başı kabul etmek, "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla şüphe yok ki, bir şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak, onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar ancak Allah'ı sevmişlerdir. Üzülmekle beraber müslümanlık adına da böyle batıl bir sevgi akidesine tutulan ve bununla dindarlık yapıyoruz, zanneden birtakım gafil kimseler de ortaya çıkmıştır. Bunlar genellikle din ilminin iyi tahsil edilmediği ve dinî bilgilerin esası bilinmeden ağızdan ağıza bir efsane gibi dolaştırıldığı cahillik devirlerinde ve cahillik bölgelerinde ortaya çıkagelmiştir. Çünkü kulluk duygusu insanlarda yaratılıştan geldiği için gerçek ve gelişmiş din ilmi sönünce insanlar, ilk cahiliye devrindeki efsanelerle gönlüne doğan acayip hevesler içinde ibadete çalışır. Hurafelerle boğulur, gider. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanır.
…Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası, bu tarz muhabbet beslemektedir. Allah'ın birliğine karşı böyle yapan birtakım insanlar vardır. Bunlar, başkanlarını, kendilerine uydukları kimseleri Allah için değil, Allah gibi severler. : Halbuki mümin olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları eş ve benzerlere ve hatta varsa Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü müminler, ancak Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar.
Bundan dolayı müminin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir ve müşrik ise bazan Rabbinden yüz çevirir, müşrikler tutarlar bir puta taparlar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu bırakır, buna taparlar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman mabudlarını yerler. Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve mabudlarını değiştirir giderler.
Bunun için onların müminler gibi devamlı bir sevgileri olamaz. Müminler, tek Allah'a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'da toplanır. Allah'ın yaratıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızası için severler.
Kâfirler ve müşrikler ise bir mabudun veya bir putun karşılığında diğer mabudları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun için mümin bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar ne kadar mutludurlar! Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkiyle tek Allah'a inanan bir mümin olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar.
PIRLANTA SERİSİ…
Allah’ın emirleri karşısında duyarlılık diyorum ben. Allah’ın emirleri karşısında bu duyarlılık hiçbir emrin Allah’ın inayet ve keremiyle havada kalmadığını temin edecektir. Her şey harfiyen yerine getirilecek ve bu titizlikle biz Allah’la irtibatımızı koruduğumuz sürece tekrar edeyim “rabbim size darılmadı, rabbim sizi terk etmedi” deyeyim. En büyük teselliyi size vereyim. Ama bu irtibatı kavi tutmaya çalışın. Marifet zaten bu denli olursa kıvrılıp o muhabbeti meydana getirecektir. Zannediyorum, günümüzde ki arızalardan bir tanesi de odur. Bir Allah’ı gerektiği gibi bilemiyor, takdir edemiyor, azametiyle vicdanlarımızda duyamıyor bir de onu her şeyin üstünde sevemiyoruz. Sevemiyoruz, hani nadiren bazılarımızın aklına geldiği zaman en sevdiğimiz birisini andığımızda burnumuzun kemikleri sızladığı gibi işte onları uzatamıyor, genişletemiyor ve Allah’ı her zaman öyle hatırlayamıyoruz. Ben bir tecavüz sayabileceğim öyle bir sual tevcihinden size karşı çok sıkılıyorum. Ama öyle içimden geliyor ki, bir kere nefsim dahil baştan sorayım. 365 günlük senenin bu kadar günü içinde, acaba bu kadar günün gecelerinin kaçında bir aşığın bir maşuka alaka, münasebet ve duygu havası içinde başımızı seccadeye koyduk Allah’ım seni vuslat arzusuyla o kadar özledim ki, Allah’ım o kadar özledim ki burnumun kemikleri sızlıyor. Ne zaman bu vuslat tahakkuk edecek. Bu 365 gün içinde kaç tane böyle talihli gece vardır. Kaç tane talihli gece vardır. Rabbe içler dökülmüş, sineler hasretle yanmış, seccade duyulmadık laflara şahit olmuş.
Bir arkadaşlarınızdan bir tanesi bir gün bir kitabı okurken kim bilir belki o zamana mahsus içinden gele gele demişti onu. Ey habibi şefik, ey şefik-i habib evin duvarlarının hepsi birden offf anam of demeye başlamışlardı. Ey habib-i şefik ey şefik-i habib. 365 gün içinde bir gecen var mı talihli yanaklarında göz yaşların gamze halinde sana arz-ı didar ettiği. Talihlilikten bahsediyorum. Allah muhabbetinden bahsediyorum. Allah muhabbeti, onunla sıkı gizli sevdiğinle gizli münasebet içinde münasebetini koruduğun gibi onunla sıkı ve gizli bir münasebet içinde bulunma. Daima başını kaldırıp meçhul noktalarda onu hoşnutluğunu arama, araştırma. Allah’ım ben şu işi yaptım ama bilmiyorum hoşnut musun. Hep onunla mutabakatı araştırma. Hep dediklerine uyup uymadığını araştırma. Bu Allah sevgisidir. Ve iyi bakarsanız marifetten farkı yoktur. Ve iyi bakarsanız imandan farkı yoktur. Ve ben zaten size ruh insanın halini anlatıyorum. Ruh insanının sevgi bugudunu arz ediyorum. Sevgiliyle sürekli mutabakat içinde bulunma. Allah’la mutabakat içinde bulunma.
Taabinin büyük kadını Rabia-tül Adeviye… biri arkadan yaklaşmış kendisine onun münacatını dinliyor. Gece alem yatınca saat bir iki. Kalkmış doğrulmuş, karanlıkta seccadesinin üzerinde kemer beste-i ubudiyet içinde durmuş şöyle diyor; “Allah’ım sevgililer sevgililerin yataklarına gittiler. Aşuk maşukla şimdi sarmaş dolaş. Benim maşukum sensin. Ben de kalktım senin yanına geldim. Sana çeşitli şeyleri şefaatçi olarak arz ediyorum. Benim sevgim de bihayli derindir.” Bu kadın deli gibiydi. Konuşurken deli zannederdin bunu. Allah’la bir irtibatı vardı ki alınca kendinden geçerdi. Ama burada şu sözü yakıştırıyor, araya sokuyor ve ifade ediyor; “isteğim, dileğim çoktur. Aşıkın maşuktan istediği her şeyi istiyorum. Ama aşkımı şefaatçi değil senin bana olan alakanı şefaatçi yapıyorum. Hani senin bana olan sevgin var ya işte ben onu şefaatçi yapıyorum.” Bu emin bir kalbin ifadesidir. Çünki, dikkat edin, Allah tarafından ne kadar sevildiğinizi öğrenmek istiyorsanız Allah’ı ne kadar sevdiğinize bakın. O delice seviyor. İştiyaka varan bir şeyle seviyor. Seviyorsanız o kadar seviliyorsunuz demektir. “Allah’ım benim sana olan alakam ve aşkım değil senin bana olan muhabbetin hürmetine istediklerimi onunla senden istiyorum. Onu şefaatçi ve vesile yaparak istiyorum” diyor. İşte bu kadın.
Söylediğim nazım bu kadına aitti. “Allah’a isyan ediyor, baş kaldırıyor, serkeşliğin biri bin para sonra da kalkıp diyorsun ki ben ona itaat ediyorum. –sizi tenzih ederim- Allah sevgisini izhar ediyor ve durup Allah’a isyan ediyorsun. Doğrusu hayatıma yemin ederim, hayatı bana veren Allah’a yemin ederim ki işler arasında en garibime giden şey budur, anlaşılır gibi değil. Anlaşılır gibi değil isyanla Allah sevgisi. Muhabbetin sadık olsaydı sen sevdiğin insana itaat ederdin. Sevdiğine itaat ederdin, Allah’a itaat ederdin. Çünki, seven sevdiğine itaat eder.”
Siz sevgiyi de idrak edemezsiniz ama vicdan onu sezer. Vicdan onu sezer ve vicdan inler. Rab’le mutabakat araştır diye inler. Allah’la mutabakatı terk etme diye inler. Bizim eksiğimiz gediğimiz budur. Yoksa lafların en tumtıraklısını tapıyoruz. Kitapların en muhteşemlerini yazıyoruz. Ama Allah’la münasebete gelince ben nefsim zaviyesinden sadece söyleyeyim münasebetlerimiz çok zayıftır, var olduğu söylenemez. Bir insan bir kere Allah’la münasebete geçtin mi içinde ayar muhabbeti kalmayacak. Her şeyi silip süpürüp atacaktır. Ne ölüm endişesi ne hayat tutkusu. Hiçbir şey kalmayacak Allah’ın inayet ve keremiyle her şey kafasından silinip gidecek.
Zira, yine cenab-ı hak Hz. Davud’a şöyle diyor; ya Davut kalpleri haram kıldım. Benim muhabbetimle bir başka muhabbetin beraber kalplere girmesine haram kıldım.” Veya “benim muhabbetimle başka muhabbetler o kalbe girsin haram kıldım.”
Hakiki muhabbeti ilahi o kalbe hakim olmuşsa, sahip olmuşsa – Yunus’un ifadesiyle-, insan ballar balını bulmuşsa başka şey zaten istemeyecektir. Ballar balını buldum. Servetim yağma olsun. Ballar balı olun, Allah’la münasebettir, Allah aşkıdır. Onu buldu iseniz her şeyi buldunuz sayılır. Ataullah İskenderani diyor; “onu bulan ne kaybetmiştir ki ve onu kaybeden ne bulmuştur ki. Onu buldu isen her şeyi buldun. Onu kaybettiysen her şeyini kaybettin”. Bütün dünya senin olsa dahi sen kazanma kuşağında kaybetmiş bir insan sayılırsın. Yunus ifadesiyle ballar balını buldum. Servetim yağma olsun. Onun yoluna girdinse artık ayar ocağında yansan dahi sesini çıkarmayacaksın. Cananı diliyorsan başkalarıyla meşgul olmayacaksın. Çok tekrar ettiğim sözlerdendir. Söz sözü açınca ben de tekrar ediyorum. “Canan dileyen dadagayı cana düşer mi. can isteyen endişe-i canane düşer mi. Girdik rehi sevdaya cünunuz bize namus lazım değil. Ey dil ki bu iş şane düşer mi.” İstersen sen bu iş şana şerefe düşme der. Rehi sevdanın delileriysek biz bize namus da lazım değil diyoruz.
Allah muhabbeti, Allah alakası kalbe girince her şeyi siler, süpürür götürür. Ve bu bir ölçüde sizin Allah’la alakanızın ifadesidir, münasebetinizin ifadesidir. Ne kadar seviyor, ne kadar alaka duyuyorsanız o kadar alakası vardır, kat katıyla. Resulullah (s.a.s.) buyuruyor; “bir insan Allah’a mülaki olmayı Allah’la karşılaşmayı, Allah’a vasıl olmayı, Allah’ın tecellileriyle bütünleşmeyi arzularsa Allah da (c.c.) onu ister. Onu sever. -Tabiri caizse onu arzular- bir kimse ondan kaçarsa Allah da onunla karşılaşmadan hoşlanmaz” buyuruyor. Sevmez Allah onu. Karşısına çıksın istemez onu diyor. Demek ki insanlarda ki sevgi Allah sevgisinin bir emaresidir. Kalplerinizi yoklayın, kafalarınıza bakın. O alaka ne kadar derinse Allah’ın size olan muhabbeti, sizi tutması, sizi desteklemesi, sizi aziz bilmesi, sizi yere bırakmaması, sizi hep üstün tutması onun bir bakıma lazımı olacaktır. Sevin Allah’ı sevileceksiniz. Güvenin Allah’a Allah (c.c.) sizi boşlukta bırakmayacaktır. Rabbim sizi boşlukta bırakmasın.
Yusuf’a iştiyak arzusu besleyenler vardı. Uzakta Yusuf’u görünce ellerinde ki bıçakları dudaklarına ve parmaklarına çaldılar. Aişe validemiz bu hususu destanlaştırırken şöyle der, “eğer Mısır’da Yusuf (a.s.)’a paha biçmek için altınları, incileri, zebercetleri, yakutları pazarlık için ortaya dökenler benim efendimin dırahşan çehresini görselerdi, Hz. Muhammed Mustafa’yı görselerdi Yusuf (a.s.) için döktükleri o paraları dökmez, Pazar yerini değiştirir, Mısır’ı bırakır Mekke’ye, Medine’ye gelirlerdi” diyor. “O Zeliha’nın arkadaşları da benim efendimin alnını görselerdi hançerleri ellerine, dudaklarına değil kalplerine saplarlardı.” Ya benim efendimi görselerdi… Mevla ya, Mevla ya seni görselerdi. Mevlaya göster kendini bizlere, Mevlaya kapının kullarına göster, Mevlaya açlarını doyur, Mevlaya susuzlarını doyur, Mevlaya hissizlerini doyur, Mevlaya bizlere çare ol, Mevlaya dertlerimize derman ol, Mevlaya iradelerimize fer ol, Mevlaya aşkınla bizleri delirt, Mevlaya bizleri çılgına çevir.
Ya benim efendimi görselerdi…İştiyak , içimizden silip götürdükleri şey iştiyak. Tarihimizi ondan tecrit ettikleri yüce hakikati Allah iştiyakı, Allah sevgisi veya ilahi sevgi mahrumiyeti. Ruh insanı, ruh insanının iç yapısının bir yanı…Kalbinin bir parçası…
Bu kadar sevenler herkesi sevecekler. Onun hatırına onun bahçesinde dolaşırken her gülü koklayacaklar. Yine Yunus’un diliyle yaratığı severiz yaratandan ötürü. Her güle bir gamze çakacaklar. Mecnun’un yaptığı gibi gördükleri ceylanların gözlerini öpecekler. Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Ondan ötürü herkesi sevecekler. Ve o sevginin gölgesi içimize düştüğü andan itibaren, siz de görüyorsunuz ki zaten kainata öyle bakıyoruz. Sevgi deyip durduk. Elimizden geldiğince kini, nefreti, adaveti gömmeye çalıştık. Edenlere bile mukabele etmek istemedik. Zira, bu ikinci dirilişin sevgi kaideleri üzerine yeniden teessüs edeceğine sevgi kaideleri üzerinde gelişeceğine inanıyoruz.
Biz onu severek, O da bizi severek. Biz onun yolunda koşarak O da bizi tutup destekleyerek. Bu sözlerde bana yine bir hakikat eri, bir hakikat pirinin sözlerini hatırlattı. “Sen mevlayı seven de mevla seni sevmez mi? Rızasına eren de rızasını vermez mi? Sen hakkın kapısında canlar feda eylesen, emrince hizmet etsen Allah ecrini vermez mi?”_ Allah’ım bin kere şahitim, sen bin defasını verdin. Sen hakkın kapısında canlar feda eylesen, emrince hizmet etsen Allah ecrini vermez mi._ “Sular gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan – Eyyub gibi ağlat Allah’ım. Kurban olayım sana kaç defa sana dedim inleyen insan eyle… inleyen insan eyle…gülmedik… ümmeti Muhammed adına gülünecek durum yoktu ama ağlamalıydım…Akif’in dediği gibi, ey sıkılmaz, ağlamazsın bari gülmekten utan. Eyy sıkılmaz ağlamazsın bari gülmekten utan…Sular gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan, ciğergahı dağlasan ahvalini sormaz mı?”
RİSALE....
Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.
MUHABBETULLAH PEYGAMBER EFENDİMİZE İTTİBAYI GEREKTİRİR...
Name=r0046; HotwordStyle=BookDefault; âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor: "Eğer güneş çıksa gündüz olacak." Müsbet netice için denilir: "Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür." Menfi netice için deniliyor: "Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış." Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice katîdirler.
Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derece in'âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcelâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san'atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharınıistediği cemal ve kemal ve esmâ ve san'atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor.
MÜHİM BİR SUÂL
Diyorsunuz ki: "Muhabbet ihtiyârî değil. Hem, ihtiyac-ı fıtrîye binâen, leziz taamları ve meyveleri severim, peder ve vâlide ve evlâtlarımı severim, refîka-ihayatımı severim, dost ve ahbablarımı severim, enbiyâ ve evliyâyı severim, hayatımı, gençliğimi severim, baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?"
Elcevap: Dört Nükteyi dinle.
BİRİNCİ NÜKTE: Muhabbet, çendan, ihtiyârî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir mahbubdan diğer bir mahbuba dönebilir. Meselâ, bir mahbubun çirkinliğini göstermekle veyahut asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbuba perde veya ayna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü mecâzî mahbubdan hakiki mahbuba çevrilebilir.
İKİNCİ NÜKTE: Tâdâd ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki, onları Cenâb-ı Hakkın hesâbına ve Onun muhabbeti nâmına sev deriz.
Meselâ, leziz taamları, güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o Rahmân-ı Rahîmin in'âmı cihetinde sevmek, Rahmân ve Mün'im isimlerini sevmektir. Hem mânevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesâbına olmadığını ve Rahmân nâmına olduğunu gösteren, meşrû dairesinde kanaatkârâne kazanmak ve mütefekkirâne, müteşekkirâne yemektir.
Hem, peder ve vâlideyi şefkat ile teçhiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesâbına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine âittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat, lillâh için olduğuna alâmeti şudur ki: Onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir faydaları kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman daha ziyâde muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir.
Name=759; HotwordStyle=BookDefault; âyeti, beş mertebe hürmet ve şefkate, evlâdı dâvet etmesi, Kur'ân'ın nazarında vâlideynin hukukları ne kadar ehemmiyetli ve ukùkları ne derece çirkin olduğunu gösterir.
Mâdem peder kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyâde iyi olmasını ister; ona mukabil, veled dahi pedere karşı hak dâvâ edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb-i münâkaşa yok. Zîrâ münâkaşa, ya gıpta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münâkaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki, pederine karşı hak dâvâ etsin. Şederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek, pederine isyan eden ve onu rencide eden, insan bozması bir canavardır.
Ve evlâtlarını, o Zât-ı Rahîm-i Kerîmin hediyeleri olduğu için kemâl-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhâfaza etmek, yine Hakka âittir. Ve o muhabbet ise, Cenâb-ı Hakkın hesâbına olduğunu gösteren alâmet ise, vefâtlarında sabır ile şükürdür, me'yusâne feryad etmemektir. "Hàlıkımın, benim nezâretime verdiği, sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti iktizâ etti, bendenaldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhirî hissem varsa, hakiki bin hisse onun Hàlıkına âittir. Name=760; HotwordStyle=BookDefault; deyip, teslim olmaktır.
Hem, dost ve ahbab ise, eğer onlar imân ve amel-i sâlih sebebiyle Cenâb-ı Hakkın dostları iseler, Name=761; HotwordStyle=BookDefault; sırrınca, o muhabbet dahi Hakka âittir.
Hem, refîka-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddi, samimi, nurânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaife, latîfe mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa, hüsn-ü sûretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda, bîçare, hakkını kaybeder.
Hem enbiyâ ve evliyâyı sevmek, Cenâb-ı Hakkın makbul ibâdı olmak cihetiyle, Cenâb-ı Hakkın nâmına, hesâbınadır ve o nokta-i nazardan Ona âittir.
Hem hayatı, Cenâb-ı Hakkın insana ve sana verdiği en kıymettar ve hayat-ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermâye ve bir defîne ve bâkî kemâlâtın cihazâtını câmi' bir hazîne cihetiyle, onu sevmek, muhâfaza etmek, Cenâb-ı Hakkın hizmetinde istihdam etmek, yine o muhabbet bir cihette Ma'buda âittir.
Hem gençliğin letâfetini, güzelliğini, Cenâb-ı Hakkın latîf, şirin, güzel bir ni'meti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimâl etmek, şâkirâne bir nevi muhabbet-i meşrûadır.
Hem baharı, Cenâb-ı Hakkın nurânî esmâlarının en latîf güzel nakışlarının sayfası ve Sâni-i Hakîmin antika san'atının en müzeyyen ve şâşaalı bir meşher-i san'atı olduğu cihetiyle, mütefekkirâne sevmek, Cenâb-ı Hakkın esmâsını sevmektir.
Hem dünyayı, âhiretin mezraası ve esmâ-i İlâhiyenin aynası ve Cenâb-ı Hakkın mektubâtı ve muvakkat bir misafirhânesi cihetinde sevmek, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla, Cenâb-ı Hakka âit olur.
Elhâsıl, dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-i harfiyle sev, mânâ-i ismiyle sevme; "Ne kadar güzel yapılmış" de, "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin bâtınına başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsustur. Name=762; HotwordStyle=BookDefault; de.
İşte, bütün tâdâd ettiğimiz muhabbetler, eğer bu sûretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevâlsiz bir visâldir, hem muhabbet-i İlâhiyeyiziyâdeleştirir, hem meşrû bir muhabbettir, hem ayn-ı lezzet bir şükürdür, hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ, nasıl ki bir padişah-ı âlî,Hâşiye sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:
Biri: Elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha âit değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bâzan olur ki, padişah, o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem, elma lezzeti dahi cüz'îdir, hem zevâl bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.
İkinci muhabbet ise, elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatât-ı şâhânedir. Güyâ, o elma iltifat-ı şâhânenin numûnesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhâr eder. Hem, iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkındedir. İşte şu lezzet, ayn-ı şükrandır; şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.
Aynen onun gibi, bütün ni'metlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gàfilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânîdir; o lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb-ı Hakkın iltifatât-ı rahmeti ve ihsanâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatâtın derece-i lûtuflarını takdir etmek sûretinde kemâl-i iştihâ ile lezzet alsa, hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Hikmet ve adl içindeki Rahmânirrahîm ve Hak ismini âzamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak:
Nasıl ki, bir orduda dört yüz muhtelif tâifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki, herbir tâife, beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istimâl edeceği silâhları ayrı ve mizâcına devâ olacak ilâçları ayrı oldukları halde, bütün o dört yüz tâife, ayrı ayrı, takım, bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde, onları kemâl-i şefkat ve merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu'cizâne ilim ve ihâtasından ve fevkalâde adâlet ve hikmetinden, misilsiz birtek padişah, onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzat kendisi verse, o zât, acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerîm bir padişah olduğunu anlarsın. Çünkü, bir taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkül olduğundan, bilmecburiye, ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir.
İşte öyle de, Cenâb-ı Hakkın adl ve hikmet içindeki ism-i Hak ve Rahmânirrahîmin cilvesini görmek istersen, bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş muhteşem dört yüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanât ordusuna bak ki; bütün o milletler, o tâifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, tâlimâtı ayrı, terhisâtı ayrı oldukları halde ve o hâcâtlarını tedârik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mîzan ve intizam ile, Hak ve Rahmân, Rezzâk ve Rahîm, Kerîm ünvanlarını seyret, gör; nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbîr ve idare eder. İşte, böyle hayret verici muhît bir intizam ve mîzan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad, Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i Küll-i Şeyden başka bu san'ata, bu tedbîre, bu rubûbiyete, bu tedvîre hangi şey elini uzatabilir, hangi sebep müdâhale edebilir?
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Diyorsun: "Benim taamlara, nefsime, refîkama, vâlideynime, evlâdıma, ahbabıma, evliyâya, enbiyâya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı ayrı muhtelif muhabbetlerimin, Kur'ân'ın emrettiği tarzda olsa, neticeleri, faydaları nedir?"
Elcevap: Bütün neticeleri beyân etmek için büyük bir kitap yazmak lâzım gelir. Şimdilik, yalnız icmâlen bir iki neticeye işaret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel neticeleri beyân edilecek; sonra, âhirette tezâhür eden neticeleri zikredilecek. Şöyle ki:
Sâbıkan beyân edildiği gibi, ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesâbına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur; safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet olur; muhabbet, firâk yüzünden belâlı bir hırkat olur; lezzet, zevâl yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise, Cenâb-ı Hakkın hesâbına olmadıkları için, ya faydasızdır veya azabdır (eğer harama girmiş ise).
ENBİYÂ VE EVLİYÂYA MUHABBET, NASIL FAYDASIZ KALIR?
Elcevap: Ehl-i Teslisin İsâ Aleyhisselâma ve Râfızîlerin Hazret-i Ali Radıyallâhü Anha muhabbetleri faydasız kaldığı gibi. Eğer o muhabbetler, Kur'ân'ın irşâd ettiği tarzda ve Cenâb-ı Hakkın hesâbına ve muhabbet-i Rahmân nâmına olsalar, o zaman hem dünyada, hem âhirette güzel neticeleri var.
Ammâ dünyada ise, leziz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir ni'met ve ayn-ı şükür bir lezzettir.
Nefsine muhabbet ise, ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesâttan men etmektir. O vakit, nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez; belki sen nefsine binersin, onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin.
Refîka-i hayatına muhabbetin mâdem hüsn-ü sîret ve mâden-i şefkat ve hediye-i rahmet olduğuna binâ edilmiş, o refîkaya samimi muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddi hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça, o hal ziyâdeleşir, mesûdâne hayatını geçirirsin. Yoksa, hüsn-ü sûrete muhabbet, nefsânî olsa, o muhabbet çabuk bozulur, hüsn-ü muâşereti de bozar.
Peder ve vâlideye karşı muhabbetin Cenâb-ı Hak hesâbına olduğu için, hem bir ibâdet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyâdeleştirirsin. En âlî bir his ile, en merdâne bir himmet ile onların tûl-i ömrünü ciddi arzu edip bekàlarına duâ etmek, tâ onların yüzünden daha ziyâde sevap kazanayım diye samimi hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i ruhânî almaktır. Yoksa nefsânî, dünya itibâriyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman, ensüflî ve en alçak bir his ile, vücudlarını istiskàl etmek, sebeb-i hayatın olan o muhterem zâtların mevtlerini arzu etmek gibi vahşî, kederli, ruhânî bir elemdir.
Evlâdına muhabbet ise, Cenâb-ı Hakkın senin nezâretine ve terbiyene emânet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahlûklara muhabbet ise, saadetli bir muhabbet, bir ni'mettir. Ne musîbetleriyle fazla elem çekersin, ne de ölümleriyle me'yusâne feryad edersin. Sâbıkan geçtiği gibi, onların Hàlıkları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan, "Onlar hakkında o mevt, bir saadettir" dersin. Senin hakkında da, onları sana veren Zâtın rahmetini düşünürsün, firâk eleminden kurtulursun.
Ahbablara muhabbetin ise, mâdem lillâh içindir; o ahbabların firâkları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için, o mânevî muhabbet ve ruhânî irtibattan istifade edersin. Ve mülâkàt lezzeti dâimî olur. Lillâh için olmazsa, bir günlük mülâkàt lezzeti, yüz günlük firâk elemini netice verir.
Enbiyâ ve evliyâya muhabbetin ise, ehl-i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i berzah, o nurânîlerin vücudlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları sûretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil, belki, bilakis temâyül ve iştiyak hissini verir, hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa, onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin meşâhir-i insaniyeye muhabbeti nevinden olsa, o kâmil insanların fenâ ve zevâllerini ve mâzi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani, "Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gideceğim" diye düşünür, mezaristana endişeli bir nazarla bakar, ah çeker. Evvelki nazarda ise, cisim libasını mâzide bırakıp, kendileri istikbâl salonu olan berzah âleminde kemâl-i rahatla ikàmetlerini düşünür, mezaristana ünsiyetkârâne bakar.
Hem, güzel şeylere muhabbetin, mâdem Sâni'leri hesâbınadır, "Ne güzel yapılmışlar" tarzındadır. O muhabbetin, bir leziz tefekkür olduğu halde hüsünperest, cemâlperest zevkinin nazarını, daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemâl mertebelerinin defînelerine yol açar, baktırır. Çünkü, o güzel âsârdan ef'âl-i İlâhiyenin güzelliğine intikal ettirir; ondan esmânın güzelliğine, ondan sıfatın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâlin cemâl-i bîmisâline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet, bu sûrette olsa, hem lezzetlidir, hem ibâdettir ve hem tefekkürdür.
Gençliğe muhabbetin ise, mâdem Cenâb-ı Hakkın güzel bir ni'meti cihetinde sevmişsin, elbette onu ibâdette sarf edersin, sefâhette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise, o gençlikte kazandığın ibâdetler, o fânî gençliğin bâkî meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin halde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem, ihtiyarlıkta daha ziyâde ibâdete muvaffakıyet ve merhamet-i İlâhiyeye daha ziyâde liyâkat kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş on senelik bir gençlik lezzetine mukabil, elli senede, "Eyvah, gençliğim gitti" diye teessüf edip, gençliğe ağlamayacaksın. Nasıl ki öylelerin birisi demiş:Name=r0314; HotwordStyle=BookDefault;
Yani, "Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma neler getirdiğini, şekvâ ederek haber verecektim."
Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise, mâdem san'at-ı İlâhiyeyi seyran itibâriyledir, o baharın gitmesiyle, temâşâ lezzeti zâil olmaz. Çünkü bahar, yaldızlı bir mektup gibi verdiği mânâları her vakit temâşâ edebilirsin. Senin hayalin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi sana o temâşâ lezzetini idâme ettirmekle beraber, o baharın mânâlarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz; lezzetli, safâlı olur.
Dünyaya muhabbetin ise, mâdem Cenâb-ı Hakkın nâmınadır, o vakit, dünyanın dehşetli mevcudâtı sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraâ-i âhiret cihetiyle sevdiğin için, herşeyinde âhirete fayda verecek bir sermâye, bir meyve alabilirsin; ne musîbetleri sana dehşet verir, ne zevâl ve fenâsı sana sıkıntı verir. Kemâl-i rahatla o misafirhânede müddet-i ikàmetini geçirirsin. Yoksa, ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki, sıkıntılı, ezici, boğucu, fenâya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur gidersin.
İşte bâzı mahbubların, Kur'ân'ın irşâd ettiği sûrette olduğu vakit, herbirisinden yüzde ancak bir letâfetini gösterdik; Kur'ân'ın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir mazarrâtına işaret ettik. Şimdi, şu mahbubların dâr-ı bekàda, âlem-i âhirette, Kur'ân-ı Hakîmin âyât-ı beyyinâtıyla işaret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen, işte o çeşit meşrû muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki neticelerini, bir Mukaddime ve Dokuz İşaretle, yüzden bir faydasını icmâlen göstereceğiz.
NÜKTELER…
Hallac Mansur’u on sekiz gün hapsederler. Bir ara imam Şibli yanına gelir, sorar;
-Ey Mansur, sevgi-muhabbet nedir?
-Bu gün sorma, yarın sor.
Ertesi gün olur Hallac’i katletmek üzere zindandan çıkarırlar ve bir meydana götürüler. Mansur, tam bu sırada yetişen Şibliye şöyle seslenir:
-Ey Şibli, sevgi- muhabbet’in evveli yanmak, sonra katlonulmaktır.
Mansur’a sormuşlar:
-Sen kimsin
cevap vermişti:
-Ben Hakk’ım
İşte bu sözün üzerine katledilmişti. Meselenin açıklaması şudur:
Hallac öyle bir mertebeye yükselmişti ki, onun nazarında Allah’tan başka her varlık fani, yok olmaya mahkum ve batıl idi. Gerçek varlık yalnız Allah=Hakk idi. İşte bu kadar yüksek bir mertebeye çıkmış olan Hallac.
ZERRENİN YARISI KADAR
Nakledildiğine göre Hz. İsa (as) bir gün bahçe sulayan bir delikanlıyla karşılaşır. Delikanlı Hz. İsa’ya “Rabbinden, sevgisinin zerre ağırlığındaki bir kısmını bana bağışlamasını dile” der. Hz. İsa ona” sen zerre kadarına dayanamazsın” diye karşılık verir. Delikanlı “o halde zerre kadarının yarısını versin” der. Bunun üzerine Hz. İsa onun için “Ya Rabbi bu gence sevginin zerre kadarının yarısını bağışla” diye dua eder ve yoluna devam eder.
Epeyce bir müddet sonra Hz. İsa’nın (as) yolu yine oraya düşür, delikanlıyı sorar. “Delirdi, dağlara çıktı” derler. Hz. İsa delikanlıyı kendisine göstermesi için Allah’a dua eder. O sırada delikanlı dağlar arasında görür, onu gözlerini gökyüzüne dikmiş ve bir kaya üzerinde dimdik ayakta dururken bulur.
Hz. İsa (as) delikanlıya selam verir, selamını almaz. “Ben İsa’yım” diye kendisini tanıtarak delikanlının ilgisini çekmeye çalışırken ulu Allah’tan kendisine şu vahiy gelir: “kalbine benim sevgimin yarım zerresini taşıyan kimse insanoğlunun sözünü hiç duyar mı? izzet ve celalim hakkı için sen onu testere ile ikiye biçsen onun acısını bile duymaz.”
ALLAH DEMEK
Fakir bir genç, padişahın kızına aşık olmuş. Bu ümitsiz sevdasını gidip memleketin meşhur dervişine anlatarak yardım dilemiş. Derviş: “evladım, şehrin girişinde, tam yol ağzına otur, kim ne derse desin sadece Allah” diye cevap ver” demiş.
Fakir genç denileni yapmış. Günlerce, aylarca şehrin girişinde başka hiçbir kelime konuşmadan “Allah” demiş. Derviş, yiyeceğini, içeceğini her gün getiriyormuş. “Allah” diyen genç halk arasında meşhur olmaya başlamış. Nihayet bir gün padişah da genci merak etmiş. Dervişten genç hakkında bilgi istemiş.
Derviş, gencin devrin büyüklerinden olduğunu söylemiş. Padişah, kalkıp genci ziyaret etmiş. “Kimsin?, Derdin ne? Ne istersin?” demiş ise de, genç padişaha karşı da “Allah” demekten vazgeçmemiş. Başka tek kelime konuşmamış.
Derviş akşam gencin yanına gitmiş. Padişah sana “kızımı vereyim” deyene kadar sen ondan sakın ha bir istekte bulunmayasın!” diye tembihte bulunmuş. Nihayet bir gün padişah gelip: “Ne istiyorsun, istiyorsan seni kızımla evlendiriyim deyince, genç, dervişin şaşkın bakışları altında: “yok” demiş.
-“Artık onu istemiyorum. Ben başka bir hatıra Allah dedim. Allah devrin padişahını ayağıma getirip, benim gibi miskin bir gence kendi kızını teklif ettirdi. Onun hatırına Allah deseydim kim bilir ne olurdu? Ben bundan böyle Ondan başkasını anmıyor, Ondan başkasını istemiyorum”
ZAT’IYLA MEŞGUL
İbrahim Ethem Hazretlerinin yolu bir gün , İmam-ı Azam Hazretlerine uğradı. İmam-ı Azam’ın etrafındakiler, talebeleri, İbrahim Ethem’e aldırmaz nazarlarla, garipser gibi baktılar. Büyük imam, bu halden rahatsız oldu ve İbrahim Ethem’e seslendi:
-“Buyurun, meclisimize şeref verin, efendimiz, büyüğümüz!” İbrahim Ethem, özür edasıyla bir selam verip geçti. Talebeleri:
-“Bu zat efendilik sıfatına ne bakımdan layıktır, o makamı nasıl buldu? Sizin gibi bir zatın ona efendimiz demesi nedendir?” Diye sordular. Ebu Hanife Hazretleri, işin aslını anlatan sırrı söyledi:
-O ara vermeden Allah’la, Allah’ın Zat’ıyla meşgul, bizse işin dedikodusuyla…
Asıl iş, Allah’ı aramaktır. Halife, İbrahim Ethem’e sorar:
-Sizin sanatınız nedir?
-Bu dünyayı gönüllerine, ötekini de isteklilerine bırakıp burada Allah’ı anmayı, orada da Onun yakınına ermeyi iş edinmek…
ALLAH’IN YAKINLIĞIYLA BERABER GURBET Mİ OLUR?
Zünnun-u Mısri’den:
Bir gece Ken’an vadisinden ayrılıp yola koyulmuştum. Vadide ilerlerken önüme bir karartı belirdi. Bana doğru geliyordu. Ben:
-Bu karartı kim? Diye seslendim. O da:
-Bu adam kim? Diye karşılık verdi. Ben de:
-Bir garip, dedim. O da dedi ki:
-Sübhanallah! Allah, kullarına şah damarından bile daha yakınken, insan için gurbet söz konusu olabilir mi?
AŞIK BİR GARİP
Hikaye edildiğine göre Zünnun’ül Mısri (rehimehullahu) bir gün Mescid-i Haram’a girer, sütunlardan birinin altında çırılçıplak yerde yatan hasta bir delikanlı görür. Delikanlı yanık bir sesle inlemektedir. Bundan sonrasını şeyhin kendisinden dinleyelim.
“Yanına sokuldum, selam verdim ve “ey delikanlı, sen kimsin” diye sordum. “ben aşık bir garibim” diye cevap verdi. Ne demek istediğini anlamıştım. “ben de senin gibiyim dedim.”
Bu sırada ağlamaya başladı. Onun ağlaması beni de ağlattı. Bana “sende mi ağlıyorsun” diye sordu. “ben de senin gibiyim” diye karşılık verdim. Bunun üzerine daha yüksek bir sesle ağlamaya başladı ve gür, yüksek bir nara attı, hemencecik ruhunu teslim etti.
Elbisemi üzerine örttüm, kefen bulmak için yanından ayrıldım. Kefen satın alıp dönünce onu yerinde bulamadım. Şaşkınlık içersinde “subhanallah” dedim. Bu sırada kulağıma gizli bir ses geldi, şöyle diyordu “ey Zünnun! O öyle bir gariptir ki, onu dünyada şeytan aradı bulamadı. Malik aradı bulamadı, cennette Rıdvan aradı o da bulamadı.” “O nerededir?” diye seslendim. Kulağıma şu cevap geldi. “samimi muhabbeti, çok ibadet etmesi ve hatasından derhal tevbe etmesi sayesinde Muktedir Malik’in (Allah’ın) yanına sadakat koltuğundadır.”
ATEŞ SEVDİKLERİMİZİ YAKMAZ
Anlatıldığına göre münafık ve cimri bir adam varmış, karısına hiç kimseye sadaka vermeyeceğine dair yemin verdirmiş, aksi halde boşayacağını söylemiş.
Günün birinde kapıya bir dilenci gelmiş ve “Ey hane halkı! Allah hakkı için bana bir şey verir misiniz?” diye seslenmiş, kadın da dilenciye üç çörek vermiş. Dilenci yolda münafıkla karşılaşmış. Adam “bu çörekleri sana kim verdi” diye sormuş. Dilenci de “işte şu evin hanımı” diye cevap vermiş. Dilencinin tarif ettiği ev kendi eviymiş.
Münafık koca öfke ile eve girmiş ve karısına sen “hiç kimseye bir şey vermeyesin diye yemin etmedin mi? diye bağırmış. Kadın “Allah için verdim” diye cevap vermiş.
Adam kalkmış, tandırı yakmış ve tam kızınca karısına “Kalk, kendini Allah için şu tandıra at bakalım” diye emretmiş. Kadın kalmış ziynetlerini almış. Münafık “ziynetleri bırak” diye bağırmış. Kadın “seven sevgilisi için süslenir. Ben sevgilimi ziyaret etmeye gidiyorum” diyerek yeni elbisesini giymiş olarak kendini kızgın tandıra atmış, adam da kapağı kapatarak oradan uzaklaşmış.
Aradan üç günün geçmesi üzerine münafık, tandırın başına gelmiş. Kapağını kaldırınca kadının Allah’ın izni ile yanmadan içerde sapa sağlam durduğunu görerek şaşkına dönmüş. O sırada gizliden kulağına şöyle bir ses gelmiş:
-“Ateşin sevdiklerimizi yakmadığını bilmiyor muydun?”
FİRAVUNUN KARISI
Nakledildiğine göre Firavun’un karısı asiye kocasından gizli olarak iman etmiş, imanını saklıyormuş. Fakat Firavun sonunda durumu öğrenince, ona işkence edilmesini emretmiş. Çeşit çeşit işkencelerden geçirildikten sonra Firavun ona” imanından dön” diye teklif etmiş, fakat Asiye dönmemiş.
Bunun üzerine Firavun bir tomar kazık getirtmiş, bunlarla Asiye’nin vücudunun çeşitli yerlerine vurmuşlar. Sonra Firavun karısına bir daha “dininden dön” diye teklif etmiş. Asiye ona şöyle cevap vermiş” senin zorbalığın ancak benim nefsime hükmedebilir, Kalbim ise Allah’ın himayesindedir. Beni kıymık kıymık doğrasan bile sadece Allah’a karşı duyduğum sevginin artmasına sebeb olabilirsin.”
Derken Hz. Musa (as) Asiye’nin yanına varmış. Asiye onu görünce “ey Musa! Söyle bana, Rabbim benden hoşnut mu? Yoksa bana kızgın mı? diye seslenmiş. Hz. Musa ona şu cevabı vermiş. “Ey Asiye! Göklerin melekleri senin yolunu gözlüyor, yani hepsi senin özlemini çekiyor. Ulu Allah seninle iftihar ediyor, ne istiyorsan bana söyle, mutlaka yerine getirilecektir.
Bunun üzerine Asiye şöyle dua etmiş, Asiye’nin duası Kur’an-ı Kerim’de Allah tarafından bize nakledilmektedir. Ulu Allah şöyle buyuruyor:
-“Ey Rabbim! Bana Cennete senin yanında bir ev yap. Beni Firavundan ve onun amelinden kurtar. Beni zalimler güruhundan kurtar (Tahrim / 11)
ALLAH'A YAKINLIK
Manevî bir hâl içinde bulunduğun zaman başkasını isteme... İster daha altım ister daha üstün... Hiçbir makam arzu etme...
Padişahın kapısına geldiğinde hemen içeri girmeyi isteme... Zorla içeri alınıncaya kadar bekle... Kendi isteğinle değil, zorla içeri alınmalısın... Tekrar tekrar istemelisin... Pek nazlı da olma. içeri girmek için mücerred izinle de yetinme.. Seni tecrübe için olabilir; belki de padişah tarafından deneniyorsun... Koşma; bekle. Tâ ki seni zorla içeri alsınlar... Bu şekilde içeri alınman senin için bir fazilet olur. Padişah tarafından sana bir ikram olur.
Saraya bu şekilde girdikten sonra seni kimse tekdir etmez... Tekdir sana ancak yapacağın kusurdan dolayı gelir... O seni bizzat içeri aldıktan sonra korku da olmaz. Padişahın yaptığından mes'ul olmazsın... Ancak kendi isteğinle yaptığın şey sonunda mes'ul duruma düşersin... Yaptığın hareket neticesi sana taarruz vaki olur.
Bu makamda senin için iyi olmayan şey kendi arzunla hareket etmendir... Sabrın azlığı, edebe riayetsizliğin, bulunduğun hâle rıza göstermemen senin için hiç de iyi olmayan hareketlerdir...
Saraya girmek sana nasib olunca; başını önüne eğ; gözlerini etrafta gezdirmekten sakın... Edepli, terbiyeli olarak verilen her hizmet ve vazifeyi yapmaya çalış. Daha fazla yükselmeyi isteme.
Âyet: "Onlara verdiğimiz dünyalıklara gözlerini çevirme, onları tecrübe etmek için dünya süsü olarak kadın verdik. Rabbinin sana verdiği rızık hem hayırlı hem de devamlıdır..
Allah-ü Teâlâ bu âyetle seçkin Peygamberine edep öğretiyor; dolayısıyla bize...
- "Halini muhafaza et, verilene razı ol.." Buyurulmasında ki murad:
- "Sana verdiğim pek çok hayır, peygamberlik, ilim, kanaat, sabır, İslâm dini üzerindeki saltanat ve o yoldaki mücadele senin için en büyük nimettir... Ötekilere verdiklerimden daha iyi ve güzeldir...
Bütün hayır haddi bilmekte ve ona razı olmaktadır. Bununla beraber başkalarının hiçbir şeyine göz dikmemektir. Başka bir şeye iltifat etmemektir... Çünkü o baktığın ve arzu ettiğin şey üç kısma ayrılır... Birincisi, senin nasibin olmasıdır... ikincisi, başkasının nasibi olma ihtimali. Üçüncüsü, ne senin ne de başkasınındır... ihtimal ki Allah-ü Teâlâ onu bir tecrübe vasıtası olarak yaratmıştır..
Baktığın şey her ne ise... Eğer o sana nasip olmuşsa ihtirasa düşüp ardından koşsan da gelir, koşmasan da... îstesen de gelir, istemesen de... Bu hâle göre mutlaka onu elde etmek için çırpınman ve edebe uymayan bazı hareketler yapman sana yakışmaz... Bu hâl ilim ve akıl ölçüsüne vurulursa hiç de sevilen bir şey olarak meydana çıkmaz...
Eğer o şey, başkasının nasibi ise.,. Çırpınman niçin?.. Çünkü o şey sana hiçbir zaman gelmez...
Yine o şey, ihtimal ki hiç kimsenin nasibi değildir fitne ve tecrübe için yaratılmıştır. Böyle olduğuna göre, akıllı olan bir kimse nasıl nefsi için öyle bir fitneyi ister... Ve kendine celb. etmeyi arzu eder?..
Bu izahlardan anlaşılıyor ki; bütün selâmet ve iyilik manevî hâli muhafazada ve haddi tecavüz etmemededir...
Avuç içi kadar yerde de kalsan, geniş sahalara da çıksan, her ikisi de sana göre müsavi olmamalı... Ve yukarıda anlattığımız hâlini ve edebini muhafaza etmeye çalışmalısın. Başını önüne eğ.. Çok edepli ol... Daha da üstün vazife görmeye çalış... Çünkü padişaha en çok sen yakınsın, senin kabahatin daha çabuk görülür. Bu sebepten senin için tehlike daha fazladır.
Bulunduğun hâlin daha üstüne ve daha aşağısına geçmeyi isteme... Orada sabit kalmayı, baki olmayı arzu etme... Bulunduğun vazifenin şeklini değiştirmeye yeltenme... Böyle bir şey yaparsan nimetleri inkâr yolunu tutmuş olursun; bu ise, dünya ve âhirette sahibim utandırır.
Sonuna kadar anlattığımız şeyleri yapmaya çalış... Neticede öyle bir hâle gelirsin ki o hâlde senin için bir makam verilir... Seni onda hiç ayırmazlar... Sen de onun Allah (c.c.) tarafından bir vergi olduğunu anlarsın... Böyle oluşunun delili ve beyanı meydandadır; bunu bilir ve o hâlin devamına çalışırsın...
Velîler için hâller vardır. Ebdal için makamlar vardır... Ve sana hidayeti Allah (c.c.) nasib edecektir..
ALLAH'A VASIL OLMANIN YOLU
Her şey Allah'a kavuşmakla son bulur. Sen de Hakka vasıl olduğun zaman manen ve maddeten tekâmülünü tamama erdirmiş sayılırsın..
Mevlâ'ya vasıl olmanın manası: Halkı kalben bırakmış olmandır... Heva ve hevesin kötü yolunu terk etmendir... İrade ve şahsî arzularını bırakmış olmandır; irade ile gitmek, bu yolda iyi sayılmaz. Bu iyi olmayan ahvâli bırakıp Allah'ın emirlerine bağlandığın gün, manevî yollar artık sana açılmış demektir. Bu hâle erdikten sonra iyi olmayan eski huylara doğru hiçbir kıpırdama olmamalı. Başkası da seni alâkadar etmemeli.. Hakkın emri ve onun hikmetli işlerini görmelisin.. Bu zikrettiğimiz hâl fena hâlidir.. Hakkın hikmetlerinde kendini kaybetmek makamıdır. Bu makama: Hakka vuslat tabirini kullanırlar.
Hakka kavuşmak, vasıl olmak; bilinen belli başlı halkın birbirine kavuşmasına benzemez; Hakk'ı bu gibi şeylerden tenzih etmek lâzımdır. Ona hiçbir şey benzemez. O hakikaten gören ve işitendir; ama bizim gibi değil... O yücedir, mahlûkatın hiçbiriyle kıyas olunamaz.. Bu âlemi ona kavuşan ehl-i vuslat bilir. Hakka kavuşmanın ne demek olduğunu Allah onlara bildirmiş ve göstermiştir...
Bu ehl-i vuslattan her birinin ayrı makamı vardır. Biri, diğerinin yerine geçemez. Aynı zamanda Allah-ü Teâlâ her velî ve her peygambere değişik yönlerden tecelli eder. Hiçbir peygamber diğerinin; hiçbir velî diğer velînin sırrına eremez; vakıf olamaz.. Ve yine bu misalden olarak bir mürid şeyhinin haline akıl erdiremez.. Aynı zamanda müridin de şeyhden ayrı çeşitli hâlleri vardır. Bunu da şeyh bilemez. Müridin yolu bazen şeyhin sırrına yaklaşır, yine de anlayamaz. İşte burada şeyhinden ayrılır. O müridi bundan sonra Mevlâ idare eder.
Artık o mürid Hakka teslim olmuştur. Hak onu halktan keser... Önce şeyh onun için bir mürebbi vazifesi görüyordu, o da mahlûk olduğuna göre mürid ondan kesilir. Sonra, iki yılı geçtikten sonra çocuğa süt verilmez. Bu da bir bakıma onun gibidir. Nefis ezildikten sonra halka ihtiyaç kalmaz; istek gittikten sonra kimseden birşey beklenilmez...
Şimdi o mürid yükselmiştir. Şayet şeyh heva ve nefisle kaldıysa müride muhtaç olur. *
Sonra nefis ve iradeye gelince: Bunları Mevlâ yola getirir, yok olmak olmaz. Çünkü yok olmak bir nevi noksan sayılır. Bu yolda ise noksanlık yoktur. Nefis ölmez, islâh olur.
Böylece Hakka vasıl olduktan sonra kendini masivadan emin gör; huzur içinde bil.. Hak ve hakikatten başka bir şey görme, ondan başkasına bir varlık tanıma.. Bu yolun icabı elbette bunu gerektirir..
Bulunduğun makamda iyilik, kötülük, vermek, almak, korku, ümit, hiçbirinde Hak'tan başkasının tesiri olmaz. Çünkü kendinden korkanlara yine kendisi sahip olur.. Hataları örtecek yine O'dur..
Kendim bu mertebeye getirdikten sonra Mevlâ'nın hikmetli işlerini görmeye çalış.. Çok hikmet taşıyan emirlerini yapmaya gayret et. Takib edeceğin yol bu olmalı.. Onun taatıyla meşgul ol., ister dünyaya isterse ahirete ait olsun; bütün mahlûk şeylerden elini çek... Hepsinden kalben ayrıl.
Bütün mahlûkatı topla.. Aşağıda hikâyesi anlatılacak adam gibi zavallı ve çaresiz olduklarını tahayyül et..
Şanı, şöhreti her tarafa korkunç bir şekilde yayılmış, emirleri kesin, saltanatı tam bir padişah.. Bir adamı yakalatıyor, ayaklarına ve boynuna zincir vurduruyor. Sonra dalgası dehşetli, derinliğine derin, akıntısı şiddetli bir nehir üzerindeki ağaca astırıyor...
Sonra çok kıymetli, yüce ve maddî bir değer biçilmesi imkânsız olan tahtına oturuyor.. Yanına da bir çok oklar, silâhlar, mızraklar ve daha nice elemeli, paralayıcı ve öldürücü âletler alıyor...
Şimdi padişah, rastgele o asılmış adama okları, kurşunları yağdırmaya başlamıştır.
Hâl böyle olunca., o korkunç manzarayı temaşa eden için o padişahtan korkmadan, merhamet nazarına sığınmamak ve korkmamak, o saltanatı görmeden geçip asılmış adama bakmak ve ondan korkmak doğru olur mu? Sonra böyle bir şeyi akıl mantık nasıl doğru bulur? Hayır, hiçbir zaman doğru bulmaz ve seyircinin hâline şu hükmü verir:
- "Aklı gitmiş.. Hissiyatı bozulmuş.. Ve netice bir hayvandır; ki insana benzemez..
Her şeyin hakikatına erdikten sonra basiretsiz, görmez olmaktan Allah'a sığınırız... Hakka vardıktan sonra ayrılmaktan, Hakka yaklaştıktan sonra tekrar maneviyatın kapanmasından, imandan sonra küfre, hidayetten dalâlete düşmekten yine O'na sığınırız...
Dünya, anlattığımız o büyük ırmaktır. O her gün taşmakta olan su ise, insanoğlunun şehveti ve lezzetidir. İnsanlara çarpan, kötü mahlûklar da, o dalgalardır... Kader-i İlâhînin cereyan eden belâ ve mihnetleri ise, o oklar ve silâhlardır...
Evet, insanoğlunun başına bu dünyada en çok gelen şey, belâ ve mihnettir... İyilik ar aşıra gelir, fakat zahmetler, incitici şeyler o ara sıra gelen iyiliği unutturur. Ara sıra gelen hoşluklar olsa bile, yine onda çeşitli felâketler gizlidir. Eğer insan ibret nazarı ile bakacak olsa, hayatı ve iyi geçimin yalnız öbür âleme mahsus olduğunu anlayacaktır. İyi inanmış olan bunu böyle bilir. Çünkü bu hâli bilip anlamak, içinde yaşatmak ehli imana mahsustur..
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor:
- "Hayat, ancak âhiret hayatıdır/' Yine buyuruyor:
- "Mü'min Allah'ına 'kavuşmadıkça rahata eremez..."
Bu sözler imanlı hakkındadır... Yine buyuruyor:
- "Dünya müminin zindanı; kâfirin cennetidir." Yine buyuruyor:
- "Allah korkusu ile dolu olan kalb Hakka bağlıdır."
Bu ayan beyan haberlerle beraber bu dünyada nasıl rahatlık iddia edilir? Şu muhakkak ki bütün rahatlık Allah'a bağlanmaktadır; O7nün emirlerini yerine getirmektedir. Herhalde O'na uymaktadır. O'nun yolunda boynu eğik olmaktadır.
Kul, ancak anlattığımız şekilde dünya belâsından kurtulabilir. Kurtulunca da gönlü merhametle dolar, kendisine lütuflar, ihsanlar olur. Her işi ve her yaptığı doğru olur. Bu da Allah tarafından ona bir iyilik olarak verilir...
HAK SEVGİSİNE BAŞKASINI KATMAMAK
Birçok sözlerini işitiyorum, en çok şunları söylüyorsun:
- "Kimi sevsem aramız açılıyor. Yâ Ölüyor ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Çoğu zaman malım kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum."
Ey Allah'ın sevgili kulu, Allah Gayurdur. Sevgisine kimsenin ortak olmasını istemez, sevgilisine bakılmaya bile razı olmaz. Allah, bulunan sevgisini ister. Kendi sevdiği kulu başkasına vermez. Hal böyle iken sen başkasına bağlanıyorsun. Şu âyet-i kerimeleri işitmedin mı:
- "Allah onları, onlar da Allah'ı sever/'
- "İnsanlar ve cin tayfasını bana ibadet ederler (etsinler) diye yarattım."
Bazı müfessirler ibadeti, sevgi olarak açıklamışlardır.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurdu:
- "Bir kul, Allah tarafından sevilince iptilâya uğrar, buna sabrederse iktinâ gelir başına."
- "İktinâ nedir?"
Diyen bir sahabiye cevaben:
- "Çoluğunu, Çocuğunu, malını, mülkünü alır."
Buyurdu. Çünkü mal ve evlat, Allah sevgisine perdedir. Hakkın sevgisi bölünmez. İki sevginin arasına giren yanar.
Mala ve evlada sevgi çoğalınca, Hak sevgisi azalır. İnsan bu sevgisinden ceza görür. Çünkü Allah'a bir nevi şirk koşmuştur. Halbuki Allah, zatına ve sıfatına şirk koşanları sevmez. Gayyur ve her şeyden üstündür. Kendine karşı duran her şeyi yok eder. Ta ki o sevdiği kulun kalbi yalnız zatına dönsün. İşte o zaman:
- "Allah onları, onlar da Allah'ı sever."
Bu tecelli bir süre devam ederse, sonunda Hakka karşı koşulan ortaklar, yani şirk yok olur. Mal, çocuk ve şehevî arzular isteği gider. Mal sevgisi kalmaz, kötü hisler ölür. Velî olmak, başa geçmek, keramet sahibi olmak, kat, makam, dereceler istenmez olur. Cennet ve onun dereceleri gözden silinir. Kalpteki şahsî irade, temenni yok olur. Suyu saf, içi temiz bir kap halini alır. Çünkü ilahî tecelli onu kaplamıştır. Bu arada kalp, yolunu şaşırdıkça ilahı tecelli onu yola getirir, kendinden başka her şeyi yok eder. Zaten başkası için oraya yol kalmamıştır. Mevlâ'nın azamet ve ceberut kuvvetleri orayı sarmıştır. Bunlardan başka her şey için arada bir uçurum vardır. İlahî saltanatın vadileri o imanlı kalbin etrafını çevirmiştir. Oraya yabancı yol bulamaz. Şayet bulacak olsa bile, yokluğu ani olur. Birçok kimselerin yüksek derecelere erdiği olmuştur. Bunlar yetişmiş olmalarına, rağmen bazı ufak tefek işlerle uğraşırlar. Bunlara yaptığı o işler zarar vermez. Çünkü hiçbiri kalp cihetine yanaşamaz. Zaten o dereceye eren kul, bunları ilahî iradeye dayanarak yapar. Onlar ilahî arzu icabı olduğundan o sevgili kula bir lütuf ve keramet olur. Onun yüzünden birçok zavallı kimseler geçinir, ayrıca bundan başka çokça sevap kazanır. Sonra o işler bir başka yönden kulu tecrübe sayılır.
Kul, şahsî arzusunu karıştırmadığı müddet işleri iyi gider. Teslim olunca daha iyi gider: Kötülüklere karşı o nimetler bir nevi kalkan sayılır. Şöyle ki: Parası olur, haramdan kurtulur. Çocukları olur, kimseden yardım istemez. Ailesi olur, harama göz dikmez. Velhasıl dünya ve âhiret selâmet olur.
ABAYI YAKMAK
Bir kış gecesinde, yün abalarına bürünen dervişler dershanede halka olup Şeyh Efendi'yi dinlemeye başlamışlar. Efendi Hazretleri anlattıkça coşmuş, coştukça anlatmış, dervişler mest olmuş, adeta kendilerinden geçmişler. Bu arada ocağa sırtı dönük olan dervişlerden birisinin üzerine ateş sıçramış. Sırtındaki aba tutuşmuş, dumanlar yayılmış, derviş sıcaklığın farkına varamamış. Allah aşkı ile için için yanan derviş, dışındaki ateşi hissedememiş. Bunu gören Şeyh Efendi dervişi uyarmış ve mahcup olmasın diye abayı yakan bu dervişin Allah aşkı İle yandığını söylemiş.
Necip Fazıl, "Rabbim, Rabbim, bildim bu işin neymiş Türkçe'si, Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi." der.
Sonsuzluk kervanının son altın halkalarından birisi de "yananı ateşin yakmayacağını" ifade eder. "Vücudum yanarken gönlüm gül, gülistan olur" diyeni ve onun bahar çiçeklerini, gül kardeşlerini kastetmiştir.
"Kur'an'ımız sahipsiz kalırsa cenneti de İstemem!" sözü anlaşılması güç bir haldir ki, ancak Onun ateşini gül bahçesi gibi duyanlar anlar.
Evet, Onu bulmaktan daha büyük bir sığınak ve saadet, Onsuzluk ateşinden daha büyük bir yangın ve azap yoktur.
Onun yolunda şahsını aşan insanların, o derviş gibi kendi ateşlerini duymaması veya Onun davasının yanında şahsî davalarını küçük görmesi normaldir.
ALLAHÜ TEÂLÂ'YA OLAN ŞEVK
Ey sâlih kişi! Sen bil ki, bir kimse sevgiyi inkâr etse sevgi de onu inkâr eder. Resûlüllah Efendimiz duasında şöyle yakarındı:


Ey Allah'ım! Ben sana varmak şevkini ve kerim yüzünü görmek lezzetini dilerim.
Yine Resûlüllah Efendimiz buyurdu ki:
—Hak Teâlâ şöyle buyurdu: "Benim dostlarımın benimle lika şevki (yüzümü görme şevk ve arzulan) uzadı (haddini geçti). Ben onlara kavuşmaya onlardan daha çok arzuluyum."
Böylece sen de Allahu Teâlâ'ya olan şevkin mânâsını bilmelisin. Zira muhabbet şevksin olmaz. Lâkin bir kişi bilinmez, tanınmazsa ona karşı şevk (gönül arzu ve hevesi) duyulmaz. Eğer bilinir, tanınır da göz önünde hazır olursa yine şevk olmaz. Şevk öyle bir şeye karşı duyulur ki, o şey bir cihetten göz Önündedir, bir cihetten de göz önünde değil, gaibdir. Maşuk (sevgili) gibi hayâlde hayır olur, gözdense gaib olur. Şevkin mânâsı, sevgiliyi dilemektir. Tâ ki, gönül, sevgiliyi müşahedeye hazır olup onu idrâki tamam olmalıdır. Bundan ötürü bu makamda ne bilmeklesin?. Dünyada Hak Teâlâ'ya olan şevkin sonuna erişmesinin imkânı yoktur. Çünkü Hak Teâlâ, marifette hazırdır, müşahedede gaiptir. Müşahedenin kemâli ise marifettir. Didâr ise hayâlin kemâlidir, en mükemmel şeklidir. Bilinmeli ki, şevk ancak ölümle gönülden kalkar. Ölümden başka bir sebeple kalkmaz. Şevkten yine bir cins baki kalır ki, âhirette de o şevk son bulmaz. Zira görünür dünyamızda idrâkin eksikliği iki yöndendir. Bu iki şeydendir ki, anlayış aczi meydana gelir:
Birincisi: Marifet, şu idrâktir ki, kara bir perdenin ardından görmek gibidir. Yahut gün doğmazdan önce, alaca karanlıkta bir şeyi görmek gibidir. Bu marifet, âhirette aydınlanır. O zaman bu türlü şevke kesilir.
İkincisi: Bir kişinin şevki olur. Sevdiğinin yüzünü görür. Lâkin saçını ve başka başka uzuvlarını görmemiş olur. Sevgilinin bütün uzuvlarının güzel ve tam olduğunu anlar. Böylece kalbinde o uzuvların şevki belirir, işte bunun gibi Hazret-i Ulûhîyyet'in cemâlinin nihayeti yoktur. Bir kişi bunları, yâni Allahü Teâlâ'yı ne kadar bilmiş olsa O'nun cemâli hakkında bilmediği yine ziyadedir. Çünkü Hak Teâlâ'nın bilinmesinin, marifetinin ucu bucağı yoktur. Eğer bu bilgilerin hepsi bilinmezse Hazret-i Ulûhiyyet'in cemâli de lam bilinmemiş olur. Ve onların tamamını bilmek Âdemoğluna ne bu dünyada, ne de öteki dünyada mümkün olabilir. Çünkü insanların bilgisi sonsuz ulamaz. Sen bil ki, âhirette Allahü Teâlâ'nın didarına bakış ne kadar ziyade olursa duyulan lezzet de o kadar ziyade olur ve o lezzet sınırsız, sonsuz bir lezzettir. Eğer gönlün bakışı hazırda bulunana, görünene olursa, gönlün hali bundan ömürü sevinç, rahatlık, ferah ile dolar. İşte buna üns ve ülfet denir.
Eğer gönlün bakışı geride kalan, bilmediği ve göremediği şeylere olursa, ona da şevk denir. Bu şevkin ise sonu yoktur. Ne dünyada, ne de âhirette onun sonu bulunabilir. Âhirette de daima şöyle derler:
"Yâ Rabbi! Bizim nurumuzu tamamla!"


(Tahrîm Sûresi: 8).
Neden böyle derler? Çünkü bir şey Hazret-i Ulûhiyyet'leri görünürse o şeylerin hepsi nur cinsi ildendir. Ruhlar da o nurların hepsini talep ederler. Lâkin iktidarları, kabiliyetleri olmaz. Çünkü Huda'yı kemâli ile Hûda'dan başka kimse bilmez. O zaman da kemâli ile görme gücünü elde edemez. Lâkin şevk sahiplerinin yolu açıktır. Tâ ki, onlara didârın devamlı görünüşü, açılışı artar. İşte Cennetteki sonsuz lezzetin hakikati budur. Eğer bu lezzet ziyade olmasaydı, belki de o lezzet belirmezdi. Çünkü bir şey sürekli olursa gönül onun daimî lezzetinde kalır. Taze bir lezzet erişmeyince ondan tad duyulmaz. Cennet ehlinin nimetleri ise daima taze olur. Öyle ki, hazır niyete göre geçmişteki nimet az görünür. Çünkü nimet her gün artış ve terakki yolunda olur. Bundan da üns'ün (alışkanlığın) mânâsı açıklanmış, bilinmiş oldu. Çünkü üns, gönül haletinin hazır olan lezzete nisbetide ki, geri kalana iltifat etmez. Eğer geri kalana iltifat ederse o halet şevk olur.
Şu hale göre Hak Teâlâ'nın bütün sevenleri hem bu dünyada,hem öteki dünyada üns'le şevk'in ara yerindedir.
Allahü


Teâlâ'nın Dâvûd aleyhisselâm'a* şöyle buyurduğu gelen haberlerden öğrenilmiştir:
"Cenâb-ı Hak:
—Ey Dâvûd! dedi. Yeryüzü halkına haber ver ki: Ben beni sevenin dostuyum. Yine benim için halvete çekilenin, tenhâda ibâdet edenin yoldaşıyım. Yine benim zikrimle üns tutanın emsiyim, arkadaşıyım. Beni seçeni ben seçerim. Yine benim buyruğumu tutanın ben de buyruğunu tutucuyum,
Hiç bir kişi yoktur ki, gönlünden beni sevsin de ben bunu bilip onu sevmemiş olayım ve başkalarının üzerine ona öncelik mükâfatı vermemiş olayım!
Kim beni dilerse, gerçektir ki, ben onunla beraberim. Bir kişi başkalarını ararsa beni bulamaz.
Ey yer yüzünün kavimleri! Size gurur veren işleri bırakınız. Benim sohbetime, benimle oturmaya, benimle ünsiyete, benimle enis (dost) olmaya yüz tutun. Siz bana enis olun ki, ben de size enis olayım. Ben kendi dostlarımı, kendi sevdiklerimi İbrahim Halil'in mayasından yarattım. O, benim dostumdur. Musa kellim (benim sözcüm), Muhammed bir güzinim, seçkin kulumdur.
Ve ben, beni özleyenlerin kalbini kendi nurumdan yarattım. Onları kendi celâlimle besledim."
Kimi peygamberlere yine Cenâb-ı Hak tarafından şöyle vahiyler gelmiştin
—Benim kullarım vardır ki, onlar beni anarlar. Ben de onları anarım. Onlar beni arzular, ben de onları arzularım. Onların îsteklisiyim. Onların bakışları banadır. Benim bakışlarım onlaradır. Eğer sen onların yolunu tutarsan, ben seni de dost tutarım. Eğer onların yolundan kaçarsan, kendime seni düşman tutunurum.
Sevgi, muhabbet, şevk, Allah'a yakınlaşma (üns) konularında bunlar gibi haberler çoktur. Bu kadar yetişir.
ALLAHI TANIMA ve SEVME LEZZETİ CENNET LEZZETİNİ UNUTTURUR
Belki sen şöyle demek isliyorsun:
-Cennetin lezzetini unutturan bir lezzete zihnim bir şekil bulamadı. Belki bu yolda çok sözler söylenmiştir. Bunun tedbiri nedir? Tâ ki, o lezzeti duymak ve anlamak imkânı olmasa da bari ona imân getirmek müyesser olsun!
Ey sâlih kişi! Sen bil ki, onun çaresi dört şeydir:
Birincisi: Bu söylenen sözleri çok düşünmeli, fikreylemelisin. Tâ ki, iyice bilinmiş olsun. Çünkü bir söz kulağa bir kezcik erişirse onun mânâsı gönlün derinliğine erişmeyebilir.
İkincisi: Sen şunu bilmelisin ki, Âdemoğullarının gerek lezzetle, gerekse yüksek işlekteki sıfatları aynı şekil ve derecede yaratılmamıştır. Küçük çocukların ilk İsteği ve lezzeti yemekle yaratılmıştır. O, yemekten başka şey bilmez. Vakıa ki, yedi yaşına yaklaşır, çocukta oyun oynamak isteği ve lezzeti doğar. Öyle ki, yemek yemeyi bırakır, oyuna dalar. On yaşına yaklaşınca güzel elbisenin ve ziynetin işleği ve lezzeti onda doğar. Halta onların arzusu İle oyunu da bırakır. On beş yaşına erdiği zaman onda kadın tayfasının arzusu peydahlanmaya başlar. Onun lezzeti ve şehveti onda belirir. Ona erişmek için her şeyini elden çıkarır. Vakıa ki, yirmi yaşına basar, onda başkan olmak, öğünmek, malını çoğaltmak ve ikbal dilekleri belirir. Bu da dünya lezzetlerinin sonuncusu olur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
"Dünya hayatı, ancak oyun, eğlence, süslenme, öğünme, mal ve evlâdın çoğalması bakımından aranızda üstün olmayı dilemektir." (Hadîd Sûresi: 20)
Büyüyen genç, bu yolları geçince eğer onun bâtınını dünya sevgisi bozmamış, gönlünü hastalandırmamışsa, onda:
1 — Alemi bilmenin, tanımanın lezzeti ile,
2 — Bu âlemi Yaratan'ı tanımanın,
3 — Mülk ve molekülün sırlarını bilmek arzusunun lezzeti belirir.
Nitekim dünya lezzetlerinden be son gelen lezzetin yanında eskiden gelen lezzet daha hafif kalır. Başkan olmak lezzetlerinin hepsi de marifet lezzetinin yanında eksik kalır. Cennet lezzeti de karnın ve gözün (yiyip içme ve görmenin) lezzetidir. Ondan fazla bir şey değildir. Onun da şanı: Bir bahçeyi temaşa kılmak, güzel yemekler yemek, yeşilliklere, akarsulara, süslü köşklere göz atmaktır. Bu istek ve arzular zaman olur ki, bu cihanda darîyaset hırsı yanında ve buyruk buyurmak lezzetinin yanında muhtasar olur. Nerde kaldı ki, marifet lezzeti yanında muhtasar olmayacak? Kimi zaman olur ki, rahipler küçük tapınaklarını kendilerine zindan kılarlar. Yiyeceklerini bir nohut kadarına indirirler. Neden? Çünkü o keşişler makam, halktan beğeniş ve kabul görmek isterler. Kendilerine gösterilecek medih ve sena lezzetinden ötürü bunu yaparlar. Böylece bu türlü keşişlerde makam ve halkça kabul sevgisi Cennet sevgisinden ziyade olmuş olur. Çünkü Cennetin lezzeti, karnın ve gözün, birleşim organlarının lezzetinden daha fazla değildir.
Böylece, makam, mevki lezzeti ki, bütün lezzetler onun muhtasarıdır, marifet lezzetinin yanında o da muhtasar ve aşağı mertebeye düşer. Bunların hepsine erişmiş olan kişi hepsine de imân getirir. Ama makam arzu ve hırsına erişmeyen çocuk, onlara imân getirmez. Eğer çocuğa başkanlık etmesini bildirmek dilesen bildiremezsin, arif kişi senin körlüğünün elinde âcizdir. Sen çocuğa anlatamadığın gibi onlar da sana anlatamazlar. Lâkin ne kadar aklın varsa onun olanca gücüyle düşünsen bu mânâ sana gizli kalmaz.
Üçüncüsü: Bu ilâç da şudur ki, arif kişilerin hallerine bakmalı, nazar kılmalısın. Onların sözlerini dinlemelisin. Çünkü kadın tabiatlı olan erkekler, inninler (erkekliği olmayanlar) sevgiye başlama ve sevgiyi olgunlaştırma (cima) lezzetinden habersizdirler. Lâkin erkekleri görünce nesi var, nesi yoksa cima dileği için harcederler. Böylece muhannes ve adem-i iktidar'a uğramı; olan erkeklerde zarurî bir İlim doğar ki, kendilerinde olan şehvet ve lezzetten başka er olan kişilerde bir lezzet ve istek hırsı bulunduğunu anlarlar.
Râbia Hatun bir kadındı. Onunla Cennet haberini konuşurlarken:
—Önce evin sahibi, ondan sonra ev gerektir! dedi. Ebû Süleyman Dârâni dedi kî:
—Hak Teâlâ'nın kimi kullan vardır ki, Cehennem korkusu ve Cennet umudu onları meşgul edemezken dünya onları meşgul edebilir?
Mârûf-i


Kerhî'nin dostlarından biri kendisine dedi ki:
- Bize söyle, seni halktan ve dünyadan nefret ettirip halvete ve ibâdete bağlayan nedir? Ölüm korkusu mu? Cehennem korkusu mu? Yoksa Cennet umudu mudur? O zaman Mârûf-i Kerhî ona şu cevabı verdi:
— Bunların hiç biri değildir. Şu Padişah ki, bunların hepsi onun elindedir, eğer o Padişah sevgisinin ve dostluğunun lezzetini zevk eylesen. ondan başka her şeyi unutursun. Ve eğer sana onun bütün marifeti hasıl olsa bunların hepsinden ar edersin. Bâyezid'in kadri yüce bir dostu vardı. Bir gün o dostu Bâyezid’e şöyle dedi.
—Otuz yıl var, gece namaz kılar, gündüz oruç tutarım. Fakat söylediğiniz sünnetlerden hiç birisi bana zahir olmadı.
Bâyezîd de:
—Eğer üç yüz yıl ibâdet etsen o haller yine sana görünmez! dedi. O kişi:
-Niçin? diye sordu. Bâyezîd de:
—Çünkü, dedi. Sen kendi mevcudiyetinle hicaba (perdeye) girmişsin. Sen yalnız kendim seviyorsun.
O kişi:
— Bundan kurtulmanın çaresi nedir? diye sordu. Bâyezîd:
— Çaresini yapmağa gücün yetişmez! dedi. O kadri yüce dost:
— Bildir, yaparım! dedi. Bâyezîd yine:
— Yapamazsın! deyince, o kişi:
- Hele bir söyle! Yapayım! dedi, Oda:
— Hemen bir berberin yanına git! Saçını ve sakalını tıraş ettir. Beline de bir futa (önlük) bağla. Eteğine ceviz doldur. Pazar yerine gir ve şöyle bağır:
—Her kim enseme bir sille indirirse ona şu kadar ceviz vereceğim! Sonra da şehrin kadısının ve sultanının yanma kadar bu halde git! Bunları işiten Bâyezîd'in dostu: Sübhanallah. dedi Bunun üzerine Bayezid:
—Sübhanallah demekle şîrk'e (müşrikliğe) düştün, Allah'a ortak koştun! Çünkü Sûbhânallah 'ı kendi tazimin için söyledin! dedi.
O kişi:
—Baha başka söz söyle kî, bunları yapmak elimden gelmez! dedi. Bâyezîd de:
-Birinci çare budur. Onu söyledim, dedi. O kişi yine:
—Bunu yapamam! dedi. Bâyezîd de:
—Zaten ben de sana yapamayacağını söylemiştim, buyurdu.
Evet, Bâyezîd de bu sözü o kişinin makam, mevki isteklerinde bulunduğundan Ötürü söylemiş, büründüğü perdeyi, kendi kendini Hak'dan nasıl perdelediğini ona açıklamıştı. Halbuki Bâyezîd'in dediği yolda hareket etmek onun kurtuluşunun tek çaresiydi.
Bir hadis-ı şerifte şöyle buyurulmuştur:
—İsa aleyhisselâm'a Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: "Bir kulun kalbine nazar kılsam, onda ne dünya, ne âhiret kaygısını görmesem, kendi muhabbetimi onun kalbine yerleştiririm. Ve o muhabbetin koruyucusu ben olurum."
İsa aleyhisselâm'a: — Amellerden hangisi daha faziletlidir? dîye sordular. Oda:


Hak Teâlâ'nın dostluğu ve Hak Teâlâ'nın işlediği işe rıza göstermek! dedi.
Bunlar gibi haberler ve hikâyeler çoktur. Sözlerin gelişi ile de malûm olur ki, halkın nazarında Hak Teâlâ'nın ve marifetinin sevgisi Cennet'ten ileridir. Bu yolda çok düşünmelisin.
AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİNİN OĞULLARI
Hazreti Fatih'in de hocası olan Akşemseddin Hazretlerinin 12 oğla vardı. Bir gün 12 oğlunu da yanına toplayıp, uzun uzun onları seyrettikten sonra, «Allah'ım sana hamd ü senalar olsun» diye dua etti. Akşemseddin Hazretlerinin oğulları, babalarına; kendilerini verdiği için Allah'a hamdediyor sandılar.
Akşemseddin Hazretlerinin meczup bir müridi vardı. Şeyhine:
—Ben senin niçin hamdettiğini biliyorum, dedi
Hazreti Şeyh:
—Neden? diye sorduğunda, şöyle dedi:
--Sen Allah (c.c.) sana 12 evlât verdiği halde hiç birisinin sevgisi, senin kalbini Allah'a olan muhabbetinden ayırmadığı için hamdediyorsun.