İbadet, sırf Allah (c.c) emrettiği için yapılır. Bu, ibadetlerin özünü teşkil eden ihlâsın bir gereğidir.

İbadet, sırf Allah (c.c) emrettiği için yapılır. Bu, ibadetlerin özünü teşkil eden ihlâsın bir gereğidir. İbadetlere Allah rızası değil de başka şeyler maksat yapılırsa, o ibadet ibadet olmaktan çıkar. Bununla birlikte Allah’ın (c.c) emrettiği her işin bir de hikmet yönü vardır. Biz yerine getirdiğimiz emrin hikmetlerini kimi zaman biliriz, kimi zaman bilemeyiz. Ama şu bir gerçek ki, o emrin hikmetini bilelim veya bilmeyelim, biz onu her zaman yapmakla yükümlüyüz.

Hikmetine göre amel işlemek ihlâsı kaçırır. Bu, yapılan bir ibadetin faydalarını ve hikmetlerini araştıramayacağımız anlamına da gelmez. Hikmetleri anlamak Allah’ın (cc) Hakîm isminin tecellilerini görmeye vesile olur. Hem de o ibadetin, maksat yapılmaksızın getirdiği faydalarını bilmek, nefsimizin iknasına katkıda bulunabilir ve bir nev’î kamçı görevini görebilir.


ŞAHSÎ HAYATI NASIL ANLAMALIYIZ?

İnsanın kendine ait olan hayatı şahsî hayatıdır. Şahsî hayatın, maddî ve manevî olmak üzere iki yönü vardır. Maddî hayat, şehadet âlemi denilen ve içinde yaşanılan âlemle ilgili olan bedenî hayattır. Manevî hayat da melekût, yani gayb âlemi ile de irtibatlı olan akıl, kalp, ruh ve sair duygulardan oluşan hayattır. Bu iki hayat birbiriyle alâkalıdır. Birinin sıkıntılarından ve hastalıklarından diğeri zarar görebildiği gibi, sıhhat ve sürurundan da feyz alabilmektedir.

İç âlemde yaşanan sıkıntı ve streslerin, bedenî hayatta da bir takım değişikliklere ve hastalıklara sebep olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Hatta stres ve moral bozukluğunun, son zamanlarda sıklaşan kanser olaylarına zemin oluşturduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. Bedenî hastalıkların da ümitsizlik, vesvese ve sabırsızlık sebepleriyle manen de hastalanmaya yol açtığını kendimiz de rahatlıkla müşahede edebiliriz.

Manevî âlemimizdeki sıhhatimiz, mesrur oluşumuz, bedenimizin sıhhatine katkıda bulunmakta ve vücudun savunma sistemini güçlendirmektedir. Bu sebeple bedenimizin gelişebilmesi için suya, ısıya, ışığa ve sair maddî besinlere ihtiyacı olduğu gibi, manevî cihazlarımızın da manevî besinlere ihtiyacı vardır. Kalbin imana, sevmeye, aklın tanımaya, özellikle de Allah’ı bilmeye ihtiyacı vardır. İşte şahsî hayat, bu iki hayatın meczinden oluşan hayattır.


Oruç ibadeti

Bilindiği gibi oruç ibadeti imsak vaktinden akşam vaktine kadar, Allah rızası için, bir şey yiyip içmeden nefsanî isteklerin önüne geçme şeklinde, bedenî olarak yapılan bir ibadettir. Oruç ibadetinde; nefsin isteklerine gem vurabilme, onun üzerimizdeki baskısını azaltabilme, abd olduğumuzu yakînen hissedebilme, Allah’ın emrettiklerini yerine getirebilme ve nehyettiklerinden de kaçınabilme gücünü arttırma vardır. Makbul bir oruç sadece mideyi boş bırakmakla değil, maddî ve manevî cihazlarımız olan göze, kulağa, kalbe, hayale ve fikre de oruç tutturabilmekle mümkün olur.

Bu konuda Peygamber Efendimiz (a.s.m); “Kim yalanı ve onunla ameli terk etmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur.” Bir diğer hadisinde de; “Oruç perdedir. Biriniz birgün oruç tutacak olursa kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız lâf edecek veya kavga edecek olursa, ben oruçluyum! desin (ve ona bulaşmasın).” buyurmaktadır.

Bediüzzaman da;
“Orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan, mâlâyâniyattan çekmek ve herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisanı, tilâvet-i Kur′ân ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur′ân dinlemeye sarf etmek gibi, sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır” demekle her bir cihazın ve duygunun kendine özel ibadetleri olduğuna vurgu yapmakta ve oruçtan kulluk noktasında, manen azamî derecede, istifade edebilmenin işaretlerini vermektedir.


ORUÇ İBADETİNİN BEDEN SAĞLIĞINA FAYDALARI

Sevgili Peygamber Efendimiz (asm), orucun sağlığımız yönünden önemini şöyle belirtiyor: “Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz.” Konuyla ilgili Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de: “İnsana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir… Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla (beden) bir nev’î perhize alışır; riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare zaîf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez” demektedir. Bu tesbitlerin hakikat oldukları tıbben de ispatlanmıştır.

Nobel Tıp Ödülü kazanan ünlü bilim adamı Dr. Alexis Carrel “L’Hamme, Cet İnconnu” adlı eserinde; oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve dolayısıyla orucun sağlık bakımından çok faydalı olduğunu söylemektedir.

Fransız Profesör Pierre Moulin (Pier Mulen) de; “İslâm dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur. Oruç, bedenin hem fizikî hem ruhî dinlenişidir. Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler... Aslında insanların her hafta bir gün oruç tutmaları, başka bir deyimle diyet etmeleri ve sadece meyve suyu içmelerinde büyük yarar var. Böylece vücut, doku ve organlardaki zehirleri atar, beden dinçleşir” demektedir.

İstediği gibi bedenin temel ihtiyaçlarına göre değil de nefsinin istekleri doğrultusunda yiyip içen, gece gündüz demeyip rastgele beslenen ve bu yüzden büyük ihtimalle sıhhatini bozan insan, oruç tutmakla bir nev’î perhiz yapıp bir ay boyunca daha düzenli bir yeme periyoduna girmektedir.

Günümüz sağlık problemlerinin önemli kısmını teşkil eden obezite, damar sertliği, yüksek kolesterol gibi hastalıklar düzensiz ve sağlıksız yeme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.

Oruç sayesinde bir nebze de olsa bu alışkanlıklar olumlu yönde değişmektedir. Hem bu perhiz sayesinde bedenin cihazları da dinlenme fırsatı bulmuş, angarya işlere biraz ara verip kendilerine has zikir ve ibadetleriyle meşgul olma fırsatını yakalamış olurlar. Bu sebeple orucun, maddî ve manevî hayatın dengeli gitmesine büyük katkıda bulunduğu inkâr edilemez bir gerçektir.


ORUÇ İBADETİNİN MANEVÎ HAYATIMIZA KATKILARI

Oruç ibadetinin, manevî hayatımızın cihazları olan kalbe, ruha, akla ve sırra olan katkılarını Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle vurgular: “Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumâne gülüyorlar.”

İnsan nefsi, zevk ve lezzetleri tatma yolunda haram helâl farkını pek gözetmek istemez. Akıl ve kalbin devreye girmesi ile nefis insafa gelmekte, ona göre zevk ve lezzet alma yoluna gitmektedir. Bu işleyiş her zaman aynı kalitede olmayabiliyor. Bazen nefis, akıl ve kalbe galebe edip insanı yanlış yönlere sevk edebilmektedir. Böylece insan helâl haram demeden nefsin isteklerine göre yaşayarak manevî cihazlarına önemli yaralar açıp, şahsî hayatının bir kanadı olan manevî hayatında hastalıklara giriftar olabilmekte ve kâmil insan olma yolunda hız kaybına, hatta bazen gerilemelere uğrayabilmektedir.

Ramazan ayı, nefsin insana az baskı yaptığı ve şeytanların bağlı olduğu, buna karşılık da sevapların bol bol dağıtıldığı bir aydır. Oruç ibadetindeki açlık, nefsin terbiye edilmesinde, ona söz geçirebilmemizde önemli bir etken durumundadır. İnsan nefsi ve enesi, ancak açlıkla terbiye olmaktadır. Oruçla terbiye edilmeyen insanlar, yoksullukla aç kalmaları halinde, imandan da nasiplerini almamışlarsa, kötülük ve ahlâksızlığın yayılmasına yol açmaktadırlar.

Bundan dolayı halk arasında; “Allah açlıkla imtihan etmesin.” duâsı meşhurdur. Nefis terbiyesinin insanın manevî hayatına katkılarını belki saymakla bitiremeyiz.

Yaratılış itibariyle insan âciz, zayıf ve fakirdir. Bunlar kulluğun en temel vasıflarındandır. Tam manası ile hissedildiğinde insanı kâmil bir abd yapar. Rabbimizin Rububiyetine karşı tam manası ile ubudiyeti hissettirir. Manevî hayatımızın cihazları ancak ubudiyet sayesinde parlak kalabilirler. Yoksa ubudiyetin zıddı olan enaniyet kuvvetleşir ve her şeyi kendisine mal ederse, sönük kalırlar, kararırlar ve ölürler. Tabiî onların ölmesi manevî hayatımızın da ölmesi demektir.


Oruç aczin ve fakrın hissedilmesinde önemli bir ibadettir. Çünkü bu ibadeti yapan insan, kendinden daha üstün bir gücün varlığını hisseder. O izin vermediği sürece hiçbir nimetten faydalanamayacağını anlar. Bu da insanı ubudiyetin zirvelerine çıkarır.

Sonuç

İnsan nefsi, kendisini hür ve serbest hissettiğinde önüne rast geleni gafletle gasıbane ve hayvanca yutmaya kalkışır, kusurunu görmez, zayıf, musîbetlere maruz ve zevale mahkûm olduğunu unutur, mevhum bir rububiyet tavrı takınarak keyfemayeşa hareket eder. Oruç insana âciz, fakir ve zayıf olduğunu, nimetlerin kıymetini ve kul olduğunu hatırlatır, kulluk tavrı takındırarak ve nûrânî bir vaziyet aldırarak hakikî vazifesi olan şükrü yerine getirttirir ve melekiyet mertebesi kazandırır.

Oruç ibadetinin şahsî hayatımıza olan yansımalarını saymakla bitiremeyiz. Bilmediklerimizin yanında bildiklerimiz çok az bir yer teşkil eder. Bizlere maddî ve manevî kazançlar getirecek olan mübarek ve nurlu bir ibadeti ihsan eden Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek azdır.


KAYNAKLAR:

1- Buhari, Savm 8, Edeb 51; Ebu Davud, Savm 25, (2326); Tirmizi, Savm 16, (707).
2- Buhari, Savm 2, 9, Libas 78; Müslim, Sıyam 164, (1161); Muvatta, Sıyam 58, (1, 310); Ebu Davud, Savm, 25, (2363); Tirmizi, Savm 55, (764); Nesai, Sıyam 41, (2,160-161); İbnu Mace, Sıyam 1, (1638), Edeb 58, (3823).
3- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 403.
4- Keşfü’l-Hafa, c. 2, s. 33.
5- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 404.
6- Hayat Ansiklopedisi, Oruç Maddesi.
7- Günaydın gazetesi, 13 Ağustos 1982, s.1.
8- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s. 404.