Hac bir mekteb ve küresel bir eğitimdir. Küresel bir eğitim verilen bu mektepte ana hedef arınma ve takvâya ermedir. Nitekim haccın farzıyetini belirten âyette şöyle buyrulmaktadır: “Hac bilinen aylardandır. Kim o aylarda hacca niyet ederse hacc esnâsında refes, füsûk ve cidâl yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Âhiret için azık hazırlayın. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır.” Âyette geçen refes cinsel ilişki, füsûk, günah sayılan davranışlara yönelme, cidâl ise kavga ve mücâdeleden uzak durmak demektir.
Hac, îmânı kemâle erdiren, mahşerin bir benzerini insanlara bu dünyâda yaşatan, “ölmeden evvel ölünüz!” sırrına erdiren zâhirî ve bâtınî bir ibâdettir. Ancak haccın mânevî ve bâtınî boyutu, zâhirî yönünden çok daha önemlidir. Zira hacdaki her sembol ve ibâdetin rûhânî bir anlamı vardır. Bu itibarla hacc-ı mebrûr diye ifâde edilen hac, rûhâniyetle dolu bir ibâdettir. Tevbe ve istiğfâr ile gönüllerin ilâhî rahmet ve berekete nâil olmanın adıdır.
Hac, kıyametten bir sahne, hac yolculuğu âhiret yolculuğundan bir kesittir. Hac, ölümü ve âhireti hatırlamaktır. Dünya hayatı gözle görüldüğü halde âhiret hayatı gözlerden uzaktadır. Halk, hac için yollara ve çöllere düşerek dünya gözüyle âhireti görmekte ve gâib bulunan kıyameti bizzat yaşamaktadır. Kur’an-ı Kerîm’deki: “Muhakkak kıyamet gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu buna inanmazlar” âyet-i kerimesi kıyametin katîliğini göstermektedir. Hac ile mümin, kıyâmeti gözle görür hâle gelir, zâhir ve bâtınıyla bunu müşâhede eder.
Hacca niyet eden mümin, yurdundan, vatanından, zâhirî coğrafyasından ilgisini keserek âhiret yolculuğuna çıkıyormuş gibi eş ve dostuyla vedalaşarak helalleşir. Evini, âilesini, çocuklarını terk edip yollara düşmesi dünyadaki hastalık ve ölüm hallerini andırır. Yolda karşılaştığı sıkıntılar ölüm sıkıntısına benzer. Hacca giden kişi yol için hazırladığı azığını âhiret azığıyla kıyaslar ve âhirette geçerli tek azığın takvâ ve tâat olduğunu düşünür.
Mîkat mahalline erişmek, sur’un üfürülmesiyle birlikte başlayan kıyâmet ve âhireti insana hatırlatır. Burada herkes kefeni andıran dikişsiz beyaz libaslara bürünerek “Lebbeyk” sadâlarıyla ilâhî çağrıya icâbet eder. İhram, nefsi kayıt altına almak ve zincire vurmaktır. Böylece ihrâm yasakları ile insan, nefsiyle mücâdeleye başlar.
İhramdaki refes; yâni karı-koca arasındaki cinsel ilişki yasağı ile âdetâ cennetteki Âdem ile Havvâ’nın yaşadığı hayata bir dönüş ve ilk varoluş sürecini idrak söz konusudur. Füsûk ya da fısk yasağı ise cennette Âdem ile Havvâ’nın şeytan tarafından günaha düşürülmesi gibi insanların hacda şeytanın tuzağına düşmemeye direnmesidir. Cidâl ile şeytanın, kendisi yüzünden taşlanıp kovulduğu Âdem ve evlâdı ile mücâdelesi hatıra gelmektedir. İnsan hacda başkalarıyla tartışıp kavga ederek böyle bir akıbete düşmekten sakındırılmaktadır. Dolayısıyla insan hacda, ihram yasaklarının câri olduğu süre içinde ilk insanın yaşadığı tecrübeleri yaşamakta ve ilk devirlere seyahat etmektedir.
Hac eğitiminde ihram ile kendisine meşrû ve helâl olan şeyleri süreli olarak yasaklayan insanoğlu aslında irâde eğitiminin en yükseğine talib olmaktadır. Helâl ve meşru şeylere bile Allah için tenezzül etmediğini; tercihini Allah’ın rızasından yana koyduğunu; dünya ve mâsivânın kendisini ilgilendirmediğini ifâde etmiş olmaktadır.
Hac öyle bir eğitimdir ki yere iyi davranmayı, göğe iyi davranmayı, suya iyi davranmayı, insanlara iyi davranmayı, hayvanlara bile iyi davranmayı; ve’l-hâsıl her şeye O’nun rızâsı için iyi davranmayı telkin etmektedir. Hayvanlara ve yeşillere zarar vermekle ilgili ihram yasağı bile çok önemli bir eğitimdir. Bu eğitim ziraata elverişli olmayan o vâdide çevre bilincini aşılayan ve ekolojik dengeyi muhafaza etmeyi emreden bir hükümdür.
Telbiyelerle Mekke’ye gelip Kâbe’yi görmek Sevgili’nin cemâlini müşâhede etmektir. Kâbe’yi tavaf, Arş’ın etrafında dönen meleklere benzemektir. Tavaf Sevgili’nin evinin etrafında kapısını bulmak için dönmektir. Sevene yakışan ise sevgilisinin yanında boynunu eğmektir. Zaten seven sevdiğinin kapısı etrafında dolaşmazsa sevgilisinin yüzünü göremez.
Kâbe duvarındaki Hacer-i Esved’i öpmek, Sevgili’yle buluşmak; Allah ve Rasûlü’ne bağlılık sözünü tazelemektir. Kâbe’nin örtü ve halkalarına yapışmak, Mültezem kapısında durmak, Hakk’tan ısrarla bağışlanmayı dilemektir.
Makam-ı İbrahim’de durmak, Hakk’ın dostluğuna ermek; düşmandan ve düşmanların vereceği zarardan kurtulmaktır. Kalb Kâbe’sinde dostluğun hazzına varmaktır.
Zemzem suyundan içmek, Muhammed ümmetinden olma şerefiyle Kevser şarabından içmektir. Rahman’ın beytini seyredip cemâl-i ilâhî ile kendinden geçmektir.
Safâ ile Merve arasında koşmak, sultanın huzuruna giren kimsenin dileğinin kabûl edilip edilmediğini bilememesi sebebiyle sarayın önünde gidip gelmesine benzer. Ayrıca Safâ ve Merve tepeleri arasında oğlu İsmail’e su arayan Hâcer’in heyacânını, zemzem başında suyu bulmanın sevincini yaşayan annenin mutluluğunu soluklamaktır.
Sa’y yapan kimse, Allah Teâlâ’nın dileğini kabul edip etmediğini, kendisini bağışlayıp bağışlamadığını düşünmekte ve kıyâmette amelinin tartılacağı mîzânı hatırlamaktadır. Sanki Safâ, terâzinin bir kefesi, Merve de diğer kefesidir. Sa’y eden kişi, hangi tarafın ağır basacağını göz ucuyla gözetlemektedir.
Mekke’den Arafat’a çıkış, halkın kıyamette Arasat meydanına koşmasını, Arafat’ta toplanmak, kıyamette Arasat’ta toplanmayı andırır. İmamlarının etrafında halka olmuş, renkleri ve dilleri ayrı olan bu insanlar, peygamberlerinin etrafında kümelenen ümmetleri hatırlatır. Haccın en feyizli yerlerinden biri olan bu vakfede, yaşlı gözlerle el açıp inecek ilâhî rahmeti beklemek, ne heyecanlı bir bekleyiştir!
Arafat’ta insan, Allah Rasûlü’nün orada toplanan 125.000 sahabiye Cebel-i Rahme’den irâd buyurduğu insan hakları evrensel beyannamesi niteliğindeki hutbeyi dinler gibi olmaktadır. Orada insanlığa ilân edilen gerçekler yüreklere nakşolunmakta, Arafat’tan ayrılırken Allah Rasûlü’nün ashâbına söylediği şu sözler gönüllere düşmektedir: “Burada beni dinleyenler sözlerimi burada bulunmayanlara ulaştırsınlar. Umulur ki burada bulunmayıp da sözlerimi duyanlar, burada beni dinleyenlerden daha iyi anlarlar.”
Hacda bulunanlar bu sözü kendisine verilmiş bir emanet gibi düşünüp hac dönüşü çevrelerine ve ulaşabildikleri herkese taşımalıdır. Çünkü 125.000 kişilik sahâbi ordusu öyle yapmış ve bu sözleri yeni yüreklere ve yeni ufuklara taşımak için Orta Asya içlerine, Afrika’ya, Endülüs’e ve İstanbul’a kadar koşmuşlardı.
Arafat’tan Müzdelife’ye iniş, ilk duruşmadan sonraki büyük mahkemeye geçişi, herkesin birbirinden kaçtığı o dehşetli sahneyi andırır.
Mina’da şeytan taşlamak, Dost’tan başka her şeyden temizlenmektir. Mâsivâ’yı gönülden atmaktır. Şeytan taşlarken Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hâcer’in kendilerine tuzak kuran şeytanı taşlamaları hatırlanmakta ve o sünnet ihyâ edilmektedir. Hem de şeytana küçümsediği Âdem’in yaratıldığı toprak menşeli bir taş atılarak haddi bildirilmektedir. O peygamberdi, şeytanı gördü ve belini kırdı. Sen onu görmeden vesvesesini, fâsid fikirlerini def’etmek için taşlayacaksın. Şeytana atılan taşlar, bir bakıma gönül Kâbe’sindeki putları kırmak içindir.
Minâ’da kurban kesmek, nefsi mücâhede mezbahasına sokup Sevgili’ye kurban etmek, cânı cânân uğruna fedâ etmektir. Âşık’ın kendini Mâşûk’unun huzûrunda kurban etmesinden ve ona canını fedâ etmesinden daha güzel bir bağlılık ve ilân-ı aşk düşünülebilir mi?
İhram’dan çıkmak için traş olmak, saçları kesmek, gönülden bütün murâdını kazıyıp yalnız Allah’ı bırakmaktır. Bir kalbte Bir’den fazla sevgiliye yer olmadığını düşünerek mâsivâya âid dilek ve düşünceleri terk etmektir. Bu sûretle kalbi Hakk’ın nazargâhı hâline getirdikten sonra halkı Hakk’a çağırmak üzere âhiret libâsı sayılan ihramlardan çıkıp tekrar dünya libâsına bürünmektir.
Hac mektebindeki bu küresel eğitim, insana bunları talim etmektedir. Bu mektepte başarılı olmak için iyi bir talebe olmayı göze almak; yüksek bir ilgiye, seviyeli bir bilgiye sahip olmak gerekmektedir. Hac mektebi süresi içinde iyi değerlendirilebilirse insanları dindarlık sürecine taşımada; takvâ duygusuna erdirmede çok önemli bir fırsattır. Yüreklere Kâbe hasreti, ölüm terbiyesi, peygamber sevdası eken bir hac yaşamak için bu ibâdeti ciddiye almak gerekmektedir. Çünkü ciddiye alınan mebrur bir hac, insanı dünyada huzur ve mutluluğa, âhirette hem Allah’ın rızâsına, hem de O’nun cemâl-i bâ-kemâline erdirir.
Haccın asıl tesiri döndükten sonra insanda bıraktığıdır. Mîkat mahalline varmanın, ihram libâsı giymenin, telbiye getirmenin, Kâbe’yi görmenin, Hacer-i Esved’e yüz sürmenin, makâm-ı İbrâhim’de namaz kılmanın, zemzem suyu içmenin, Safâ ve Merve’de sa’y yapmanın, Arafat ve Müzdelife’de vakfenin, Mina’da şeytan taşlayıp kurban kesmenin ve nihayet traş olup ihramdan çıkmanın bir anlamı olur. Döndükten sonra bunları hissetmek ve tekrar tekrar o anı yaşamaktır hac.
Mekke’ye varıp Allah’ın evini tavâf ile haccı îfâ edenler sûret kâbesinden sîret kâbesine yönelmelidir. Çünkü sûret kâbesini tavâf da aslında, gönül kâbesini kirlerden arındırmak için yapılır. Allah’ın evi olan gönül kâbesini inciten ise yüz defa Kâbe’ye gitse de ziyâreti makbûl olmaz. Nitekim Yûnus der ki:
Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ / Eyit bana ey aklı eren
Gönül yeğ durur zîrâ kim / Gönüldedir dost durağı.
Ak sakallı pir koca / Bilinmez hâli nice
Emek vermesin hacca / Bir gönül yıkar ise.
Mevlânâ da pek çok emek sarfederek hacc farîzasını îfâ edip dönenlere şu uyarılarda bulunur:
“Ey hacca gidenler! Neredesiniz? Aradığınız buradadır; geliniz! Sevgiliniz, uzakta değil, size duvarı duvarınıza bitişik komşunuz kadar, hatta daha yakındır. Hal böyle olunca çöllerde şaşkın dolaşmanın anlamı ne? Bunu insanoğluna yaptıran hangi hevâdır. Kâbe’ye gidenler Yüce Sevgilinin cemâlini görselerdi o zaman Kâbe’nin de, Harem’in de, yolculuğun da ne olduğunu anlarlar, Kâbe’nin sâhibine ulaşırlardı. İnsan defalarca Kâbe’ye gitse taş binayı görüp sahibini göremedikçe o evin vasıflarından bahsetmesinin de, haccı anlatmasının da anlamı yoktur. O ev çok latiftir, hoştur, mübârektir. Ancak o evin sahibi her şeyden daha mübârek ve yücedir.”
Gül bahçesine giren oradan gül demeti getirir. Kâbe’de hac ile Hakk’ın gül bahçesine giren yüzünde güzel sıfatlar, özünde yüce tecellîler ve elinde nâdîde armağanlar ile döner. Oradan gelecek en nâdide armağan Muhammedî bir ahlâk, Sıddîkî bir teslimiyet, Fârukî bir adâlet, Zinnûreynî bir hayâ, Hayderî bir ilim, irfân ve fütüvvet anlayışıdır.
Netice olarak hac, zâhirî yönü de olan, ancak mânevî ve kalbî boyutu ağır basan, sembolik ifâdeleri zengin küresel bir mekteb, mânevî bir eğitim ve erdirici bir ibâdettir.
Allah haccımızı mebrur eylesin...