Bismihi Sübhanehü Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn. Vassalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn

.Ayetler:

- Başlarına bir musibet geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz’ diyerek sabredenleri müjdele. (Bakara Sûresi)
- Ey Rabbimiz! Bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır vazifeler ve musibetler verme.” (Bakara Sûresi)

Hadisler:

- İnsanların en çok belâ ve musîbete mâruz kalanları peygamberlerdir; sonra evliyâlar, sonra da derecelerine göre diğer sâlih insanlardır.
- Musibetler müminin imtihan vesilesidir.
- Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.
- Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.

Vecizeler:


- Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir.
- Musîbet-i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüp eder.
- Musîbet, cinâyetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.
- Musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır.
- Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.
- Her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp şükretmeli. Yoksa, isti’zâm ile üflense şişer, merak edilse ikileşir.
- Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfi gelebilir.
- Elîm musibetlerde, ne vakit kadere İmân cihetine bakardım, musibet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve “Kadere İmân etmeyen nasıl yaşayabilir?” diye hayret ederdim.
- Bu dünyada lezzetler pek az, pek kısa; âhirette ise ceza ve belâlar pek çok ve pek uzundur.
- En müthiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkittir.
- Ey musîbetzede! Musîbetin içinde bir nimet mündericdir. Dikkat et onu gör.
- Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır.
- Gençlik katiyen gidecek. Eğer daire-i meşrûada kalınmazsa, o gençlik zâyi olup hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek.
- Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir.
- Zelzele ve harp gibi belâların ref’ine bir sebep Risale-i Nur’dur.

Musibetler Hakkında

Ondördüncü Sözün Zeyli: (Erzincan Zelzelesi sebebiyle yazılmıştır)

Suâl: Bu zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, mânevî bir musîbeti olarak dehşetli bir azab vermesi nedendir?

Cevap: Ramazân-ı Şerîfin terâvih vaktinde, kemâl-i neş’e ve sürur ile, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedarâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

Suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde, bu semâvî tokat, başlarına gelmiyor; bu bîçare Müslümanlara iniyor?

Elcevap: Büyük hatâlar ve cinâyetler, tehir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinâyetler, tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, mahkeme-i kübrâ-i haşre tehir edilerek, ehl-i imânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir.

Suâl: Bâzı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbetin umumi şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevap: Umumi musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihâken taraftar olmasıyla, mânen iştirak eder, musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.

Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti hatâların neticesidir. Mâsumların o musîbet içinde yanması nedendir?

Elcevap: “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp, mâsumları da yakar.” âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, Ebû Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebû Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler.

Sual: O bîçare mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?

Elcevap: O musîbetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü, o mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede, bir nevi şehâdet hükmünde olarak, onlar hakkında, aynı gazab içinde bir rahmettir.

Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bunun bir hakikatı var mıdır?

Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikatı yoktur.

İkinci Lem´a:

Birinci Mesele:
Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibeti diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir0.

İkinci Mesele:
Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nimetlerin Musibetlere Dönüşmesi

Otuz İkinci Söz:


Ehl-i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesâbına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur; safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet olur; muhabbet, firâk yüzünden belâlı bir hırkat olur; lezzet, zevâl yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhirette ise, Cenâb-ı Hakkın hesâbına olmadıkları için, ya faydasızdır veya azabdır.

Mesnevi-i Nuriye:


İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir bela, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez.

Onuncu Söz:

Hem, en kıymettar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musîbetli bir belâ olur.

Musibetlerin Sebepleri

Kastamonu Lâhikası:
Her şeyde, her musibette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musibetlerde, Risale-i Kaderde beyan edildiği gibi, iki sebep var. Biri: Zahiren esbaba bakan beşerdir. Diğeri: Kader-i İlahîdir.

Otuz İkinci Söz:
Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz.

Musibetlerin Hikmetleri

İkinci Lem’a:
Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Kastamonu Lâhikası:
Üç dört aydır, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevi ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır.

Emirdağ Lâhikası:
Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulmediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana kefaret ediyor. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kati kanaatin gelmiş ki, zahiri musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlahiyenin çok tatlı neticeleri var.

Musibetlerin Gaybda Saklı Kalması

Beşinci Şuâ:
Musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevî bir musibet, o intizardan çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.

Musibetlerin Perde Hükmüne Geçmesi

Yirmi İkinci Söz:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler.” Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, “Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler.

”Musibetlerin Umum Olmasının Hikmeti

On İkinci Mektup:
Sual: Cenâb-ı Hak musibetleri veriyor, belâları musallat ediyor. Hususan masumlara, hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi?

Elcevap: Hâşâ! Mülk Onundur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba, san’atkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp, gayet san’atkârâne yaptığı murassâ bir libası sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin”? Elbette diyemezsin.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi:
Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlahiyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere alâkadarlık cihetiyle, kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor.

Musibet Anında Müminlerin Tavrı

On Yedinci Lem’a:
Sana bir musibet geldiği vakit, de ki: “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun huzuruna gideceğiz. Haydi, ey musibet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem”

Yirmi Dokuzuncu Mektup:
Ekseriyetle musibetlere düşen âmi Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. İslâmiyette ise, ekseriyet-i mutlaka ile musibete düşenler, dinden medet beklerler ve dindar oluyorlar.

On Dördüncü Şuâ:
Güya Nurlara hücum zamanında gelen zelzele gibi belalar Nurun tokatlarıdır. Hâşa sümme hâşâ! Biz öyle dememişiz ve yazmamışız. Belki mükerrer yerlerde hüccetleriyle demişiz ki: Nurlar makbul sadaka gibi belâların def’ine vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum edilse, Nurlar gizlenir; musibetler fırsat bulup başımıza geliyorlar.

On Dördüncü Şuâ:
Aziz, sıddık kardeşlerim, Bu dünyada, hususan bu zamanda, musibete düşenlere ve bilhassa Nur şakirtlerindeki dehşetli sıkıntılara ve meyusiyetlere karşı en tesirli çare, birbirine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeş gibi birbirinin gam ve sıkıntılarına merhem sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır.

SONSÖZ

Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, mâruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben, senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa, herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî, mânevî füyüzât hislerimi fedâ etmeseydim îman hizmetinde bu büyük ve mânevî kuvveti kaybedecektim. (Said Nursi)

Subhaneke la ilmelena illama allemtena inneke entel alimun hakim. Ve ahir davahum enil hamdulillahi rabbil alemin.