[VIMEO]19251214[/VIMEO]

Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir. İnsan, zaman ve mekan içerisinde yaşadığı için her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli zamanın başlangıcı zannetmekle hata yapmaktadır.

İşte kaderi anlayamamak, böyle yanlış bir kıyasın mahsulüdür. Zaman, kainatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır.

Geçmiş, hal ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim, mahlukata göredir.

Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur. Ezel ise, zamanın başlangıcının evveli demek değildir.

Ezelde geçmiş, hal ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların ayna anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır. Dilerseniz şimdi, Allahın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:

Şu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise, şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun.

Bu çizginin sağındaki nokta ise geçmiş zaman olsun. işte bu noktada kainat yaratıldı, ve daha sonra ilk insan Hz.Adem...

Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey; hal ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu… Zaman çizgimizin solundaki nokta ise, gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır.

Şu anda içinde bulunduğumuz hal noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise; torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey, hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var…

Ezel ise, bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sağ tarafı değildir.İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır. Zira ezeli, burası zannettiğimizde, Allahın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir.

İşte bu zan ve Ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır:

“Allah günahkar olmamı yazmışsa benim suçum ne?”

Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel burasıdır.

Geçmiş zamanın sağ tarafı değil, bir zamansızlıktır, hal, geçmiş ve geleceği ayna anda tutan ve gören bir makamdır.

Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da, öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.

Allah için hal, geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir. Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:

Şu tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hal yani şimdiki zaman, sağ tarafı geçmiş zaman, sol tarafı ise gelecek zaman…

Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hal” aynada aksetti. Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım…

Ve şu pozisyonda aynamızda hal ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti...

Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti…

Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım...

İşte bu noktada ayna, hal, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı… İşte bu noktaya Ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir.

İşte “Allah ezelidir” dediğimizde, Allahın bütün zaman ve mekanları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır…

Şimdi de Ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim:

Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz…

Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te…,

diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de…

ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.

Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz:

İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir…. Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir.

Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır…. Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç ta Ankara’yı çoktan geçmiştir….

Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken, yukarıda olan ve üç vasıtayı anda aydınlatan güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. Yani güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez.

Çünkü güneş bu üç vasıtayı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü ayna anda kuşatmaktadır.

İşte güneşin bu hali, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve 3 zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.

Aynen bunun gibi, bizler de kainatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız…

Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır…

Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahluklar ise bize kıyasla istikbaldedir.

Evet şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar. Halbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı.

İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp, teneffüs ederek, maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizlerde bir gün maziye döküleceğiz.

Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız hale yani şimdiki zamana çıkacaklar…

görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hal gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır.

Halbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hal ve istikbal gibi kavramlar yoktur. O, misalimizdeki güneş gibi bütün bu zamanları ayna anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır.

O halde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz” denilemez, zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz. Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allahın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allahın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.

Bir şiirin tamamını bildiğiniz taktirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. Yani önceki misalde, güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vakıftır.

Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır. Mesela, altıncı mısra, dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir…

Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp, altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır… Altıncı mısra ise hal de yani şimdiki zamandadır...

Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir.

Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır… Halbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir... Aynen bunun gibi; 19. asır ve o asırda yaşayanlar, 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir.

Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar, geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.

Demek “Allahın ezeli ilmi” dediğimiz kader; geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp, zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir…

O halde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü son derece batıl bir sözdür.

Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir. Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş, ve kader defterimize yazmıştır…

Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü temelde de yanlıştır.

Çünkü kader defteri, Allahın ilminin bir tecellisidir… İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır…

Mesela, ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız”…

Şimdi siz, 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım”… elbette diyemezsiniz. Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir…

Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allahın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim. Bizim fiillerimiz Allahın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur.

O halde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz?... Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki:

“Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki, eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun.

Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun…..” yada şöyle desek:

“Niçin dükkanını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkanını açmasan da olur, Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa, dükkanını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya….”

Eğer ona bunları söylesek, kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkanını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki; “sen çalışacaksın ki, Allah versin…”

Ama iş farzları eda etmeğe yada haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler… Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?

Halbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekanları kuşatan ilmiyle, bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor…

Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan, ve ““Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem”

dedirten şey:

“Ne yapacağımızı Allahın ezeliyeti ile bilmesi mi?

Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız?

Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!


Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allahın “ezeliyetini” anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan aciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür.

Yoksa akıllar, nasıl ki, Allahın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan acizdir, aynen bunun gibi, Allahın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekanlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten acizdir…

Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır…

Allahın ezeliyeti ile birlikte, “ilmin maluma tabi olduğu” kaidesi de anlaşılınca, göreceksiniz! kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar!