İnsan, beden değil rûhdemektir...

İnsan, beden değil, rûh demektir. Beden, rûhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrâîl aleyhisselâm, Peygamber efendimize insan şeklinde görünürdü. Ekseriya, Eshâb-ı kirâmdan Dıhye hazretlerinin şeklinde görünürdü. Eshâb-ı kirâmdan bâzıları da, Cebrâîl aleyhisselâmı insan şeklinde gördüler. Cebrâîl aleyhisselâm insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince, rûh gibi olunca, yok oluyor denilemez. Şekil değiştirdi denilir. İnsan rûhu da, bunun gibidir. İnsan ölünce, rûhu bir âlemden başka bir âleme geçmektedir. Rûhun böyle değişikliğe uğraması, kerâmetinin kalmayacağını göstermez. İmâm-ı Abdullah Nesefî hazretleri, Umdet-ül-i’tikâd kitâbında; “Her mü’min uykuda da mü’min olduğu gibi, öldükten sonra mü’mindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükten sonra da Peygamberdirler. Çünkü Peygamber olan ve îmân sâhibi olan rûhtur. İnsan ölünce, rûhunda bir değişiklik olmaz” buyurmaktadır.

İnsan ölünce, rûh da ölmez. Rûh, bedenden başka bir varlıktır. Mezârdaki beden ile, toprak olduktan sonra da, ilgisi yok olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarını okumamış olan câhiller, mezhebsizler ve Cehenneme gidecekleri bildirilmiş yetmişiki fırkadan olan sapıklar, rûhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu bilmiyorlar. İnsan ölünce, hareketi yok olduğu gibi, rûhun da bedenin bir sıfatı, özelliği olduğunu, hareketin yok olduğu gibi rûhun da yok olacağını sanıyorlar. Evliyâ da, her insan gibi, ölür, toprak olur, insanlığı ve rûhâniyyeti kalmaz diyorlar. Mevtâlarına hürmet etmiyorlar, hakâret ediyorlar. Hadîs-i şerîfte: (Kabir, yâ Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yâhut Cehennem çukurlarından bir çukurdur) buyuruldu.

Bu hadîs-i şerîf, rûhların, çürümüş cesetlerle birleştiklerini açıkça bildirmektedir. Mü’minlerin mezârlarının muhterem, mübârek olduğunu göstermektedir. Âlime hakâret edenin, düşmanlık edenin kâfir olmasından korkulur. İmâm-ı Yâfiî hazretleri Ravdur-Riyâhîn kitâbında buyuruyor ki:

“Evliyâdan biri, kabirdekilerin derecelerinin kendisine gösterilmesi için duâ etti. Bir gece çeşitli kabirler gösterildi. Kimi tahta üzerinde, kimi ipek yatakta, kimi kokulu çiçekler arasında, kimi sevinçli, kimi ağlar, kimi güler idi. Bir ses işitti. ‘Bu hâlleri, dünyâdaki amellerinin karşılığıdır’ diyordu. Güzel huylular, şehîtler, nâfile oruçları da tutanlar, Allahü teâlâ için birbirini sevenler, günâh işleyenler, tövbe edenler, ayrı ayrı hâlde idiler. Mezârdakilerin hâlleri bâzı evliyâya uykuda, bâzılarına da uyanık hâlde iken gösterilir.”


İmâm-ı Tirmüzî, Hâkim ve Beyhekî hazretleri şöyle bildiriyorlar:

“Abdullah ibni Abbâs hazretleri söyledi ki, birkaç Sahâbî yolculukta bir çadır kurduk. Burada kabir olduğunu bilmiyorduk. Birisinin sûre-i Mülkü başından sonuna kadar okuduğunu işittik. Medîne’ye gelince, bunu Resûlullah efendimize söyledik. (Bu sûre, meyyiti kabirdeki azâbdan kurtarır) buyurdu.”

İbni Mendeh hazretleri haber veriyor:

“Hazret-i Talhâ, hazret-i Ubeydullah’tan haber veriyor ki, ormanda idim. Akşam oldu. Abdullah bin Âmir bin Hizâm hazretlerinin kabri yanında oturdum. Kabirde çok güzel sesle Kur’ân okuduğunu işittim. Resûlullah efendimize haber verdim. (Bunu okuyan Abdullah’tır. Allahü teâlâ rûhları kabzedince, Cennetteki yerlerinde muhâfaza olunur. Her gece, sabâha kadar, kabirlerine bırakılır) buyurdu.”

Netice olarak, meyyitler de, diriler de Allahü teâlânın mahlûklarıdır. Hiçbirinin, hiçbir şeye tesîri yoktur. Her şeye tesîr eden, yalnız Allahü teâlâdır. Fakat, mü’minin ölüsüne de, dirisine de tâzîm, saygı göstermek vâcibtir. Çünkü mü’minlerin ölüleri de, dirileri de, Allahü teâlânın Şe’âiri oldukları için, tâzîm, hürmet edilmelerini Kur’ân-ı kerîm emretmektedir. Hac sûresinin 32. âyetinde meâlen; (Allahü teâlânın şe’âirini tâzîm etmek, kalblerin takvâsından dolayıdır) buyuruldu.

Şe’âir, Allahü teâlâyı hâtırlatan, bildiren şeyler demektir. Âlimlerin, sâlihlerin ölüleri ve dirileri şe’âirdir. alinti..