İlim ve amel dengesi, insan hayatına istikamet kazandıran temel unsurlardan biridir. Amel ve niyet bütünlüğünün sağlanamaması veya bilginin (marifetin) amele-aksiyona dönüşmemesi bir handikaptır. İnsan çoğu durumda bu dengeyi kurmada ve devam ettirmede zorlanır ve kazanma kuşağında kaybeder. İnsanın bildiklerini hayata geçirememesine dâir birçok misâl verilebilir: sağlığına zararlı olduğunu bildiği hâlde, kötü alışkanlıkları bir türlü bırakamaz; faydasını bilir; ama bir türlü spor yapamaz; getirisini iyi bilir; ama çalışmaz. Neden?

Bilginin amele dönüşmemesinin birçok sebebi vardır. İnsanın kendini tanımaması, duygularını kontrol etme disiplininin olmaması, potansiyel duygularının kendini belli etme eşiğini aşamaması, irade disiplini sağlayamaması; akıl, kalb ve beden bütünlüğünü kurumaması bunlardan bazılarıdır. Ayrıca insan benliğini oluşturan aklî, gadabî ve şehevî kuvvelerin ifrat (aşırı) ve tefritinden (çekinik) kaçınıp, vasat (ortasına) noktalarına ulaşamamak; diğer bir ifadeyle öfke duygusundan cesaret ve kahramanlığa, akıl kuvvesinden hikmete, şehvet hissinden iffete varamamak da başka bir önemli sebeptir.

İnsanın iç ve dış dünya ile iletişim kurduğu akıl, kalb ve beden olmak üzere üç merkezli işleyen kanalları vardır. Algı, özümseme, aksiyona dönüştürme, düşünme, çalışma, iletişim ve tepki verme yönleriyle bu merkezler birbirinden farklı çalışır. Meselâ akıl; zihin kanalını kullanır. Algıladığını mantıkî verilerle bütünleştirir. Kalb ise, güçlü olarak sezgi ve his kanalını kullanır. Elde ettiğini sevgi ve nefret durumunda değerlendirir; hisleri ile karar verir. Beden ise algılamada beş duyu (işitme, görme, dokunma, koklama) vasıtalarını kullanır; bedenin verdiği tepkiye göre de veriler değerlendirilir. Gerçekler ve durumlar ya benimsenir veya reddedilir.

Bu üç merkezin ortak kullandığı bazı algı-idrak vasıtaları vardır ki, sezgi-altıncı his, bunlardan biridir. Akıl ve kalb bu kanalı ortak kullanır. Meselâ, kalbin kullandığı sezgi kanalını zihin de kullanır. Ki böylece ilmî keşiflerin önü açılır. Veya aklın kullandığı beş duyu kanalını beden de kullanır. Böylece teknik icatların kapısı aralanmış olur.

Evet, algılama farklı potansiyellerden olunca, elde edilen malzeme ve bu malzemenin kullanımı da farklılaşır. Kalbî duygular, sezgi ile devreye girer. Sezgi; hissî ve bediî zevke hitap edecek tarzda şekillenir. Dolayısıyla anlaşılması zor ve yorum gerektiren bir veri tabanı oluşturur. Oluşan bu veride mantık yol bulamaz ve akıl onu reddeder. Meselâ; sevgi ve nefretin mantıkî yorumu yoktur. Aşk romanlarındaki birçok sahne mantık ölçülerinin dışındadır. Sanatta ortaya konulan bediî güzelliklerin, akılla bağdaşması beklenemez; aklın gereksiz gördüğü onca malzemeyi, duygu yönü baskın sanatkârlar estetik adına kullanır.

Aklın kullandığı sezgi kanalına gelince; bu kanal, daha çok ilmî keşiflerin yolunu açmıştır ki, pek çok kanunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Yani kalbe bağlı duygularla çalışan sezgi, sanat özelliği olan ve estetik duyguları besleyecek malzemeyi üretirken; akla bağlı sezgi ise, ilmî neticeler doğuracak veriler peşindedir. Nefsin ön plânda olduğu durumlarda ise, beden kendi zevki ve ihtiyacı peşinde gider.

Aklın bildiğini insan neden icraata dönüştüremez? Benlikteki aşılması zor duyguların bu üç kanalda icra ettiği aksiyon, dolayısıyla ürettiği çözüm de farklıdır. Evet, gurur, öfke, hırs, kibir, inat, tamah, cimrilik, hubb-u câh, bedbînlik, şehvet, korku, endişe, atalet, ülfet, humûd (iştahsızlık), kin, nefret, adâvet, husûmet ve israf gibi pek çok husus, nefsin aşılması gereken zirvelerindendir ve bunun için ciddi bir niyet ve irade gerekir. Bu zirveler, insanın ahlâken çöküşüne sebep olduğu gibi, kemâline de fırsat oluşturur. Meselâ cimriliğinin farkında olmayan birisi, cömertliğin getirdiği kemâli idrak edemez. Mala olan düşkünlüğü zirvede olan bir kimse, cimriliğine rağmen, tabiatını aşarak, imkânlarını başkalarıyla paylaştığında, farkındalığı yakalamış ve insanî boyutun eteğine tutunmuş olur. Savurgan kişi ise zaten vermeye eğilimlidir. İşin püf noktası, benliğinde cimrilik duygusu güçlü olan kişinin cömertliğe yönelmesi, korkak ve çekinik olanın cesarete meyilli hâle gelmesi, her şeye iştahla saldıran, şehvetine düşkün kimsenin kanaatkâr hâle dönüşmesidir. Bu ise hem kişinin buna niyetlenmesine ve bu yönde irade ortaya koymasına, hem de ortam şartlarının buna uygun ve destekleyici olmasına, talim ve terbiyede doğru metotların kullanılmasına bağlıdır. Bu başarılabildiğinde, benlikte (ego) zirve yapan duygular kemale, dengeye, sırat-ı müstakime daha kolay yönelebilir.

İnsanın bildikleriyle yaptıkları arasındaki büyük farkın ve teori ile pratik arasındaki açıklığın ana sebebi, insanın mekanik ve otopilot modunda, şuursuzca, alışkanlıkların ağında hayatını yaşamaya olan fıtrî eğilimidir. Alışkanlıklarını değiştirmesinin önündeki en önemli sebep, benliğinde yaşadığı ikilemlerdir. Yoksa, her bilinen hayata geçirilse, beden ve kalb her dâim aklın peşinden gitse veya aklın benimsediğini kalb reddetmese, beşerin tekâmülü bu kadar zor olmazdı.

Üzerinde yeterince durulmayan bir başka önemli husus ise, bilginin amele dönüşmesinde güçlü bir niyet ve iradeye ihtiyaç olduğudur. İrade, kalbe bağlı duyguların tesirinde çalışır. Yani iradeyi his ve duygular yönlendirir. Bu sebepledir ki, irade kendini hislerin tesirinden kurtarıp, aklın taleplerine ve emirlerine kolayca "evet" diyemez. Hele bedenin istek ve ihtiyaçları (açlık, susuzluk, şehvet gibi güdü ve dürtüler) söz konusu olduğunda ise, iradenin kendini beden sarayında hissettirmesi ve nefis üzerinde otorite kurması daha da zorlaşır. Kalbî duyguları besleyen ise, ilgi, ünsiyet (yakın hissetme), sevgi, muhabbet, coşkunluk ve aşktır. Dolayısıyla kişinin benliğindeki duygu ve hislerin yok sayılması (eksiklik), tatmin edilmeyişi veya aşırı doyumluluğu (meselâ duygu-hislere bağlı obezite) iradenin devreye sokulmasını, kontrollü hayat sürmeyi güçleştirir. Bu zorluğu aşabilmek için, sırat-ı müstakim çerçevesinde kalınarak gerekli teşvikler ve mükâfatlar (coşkunluk) kullanılmalıdır. Unutmayalım ki, en yüksek coşkunluk (şevk içinde kalabilme) imanın getirdiği mânâ ve değer tabanlı mutluluğun içinde gizlidir.

Kişinin asıl mahiyetini oluşturan benlik içindeki "hüve" gösterilebilirse, kişi o zaman vuslata erer. Değilse son deme kadar egoda takılı kalır ve ömrünü boşa harcar. Vuslata erenler ise, varlıkta yok olur ve yoklukta varlığın sırrına ulaşır. Yunus'un diliyle: "Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun." der. Ki onlar, hakikatte benliğin aşılması zor zirvelerini aşanlardır. Onlar, Taptuk Emre'nin kapısında başını eşiğe koyabilmiş Yunuslar, aşk dergâhında Şems güneşiyle pişmiş ve yanmış Mevlânalar, Aslan Baba'nın mektebinde marifet ufkunu yakalamış Ahmet Yesevîlerdir.

İnsan benliğindeki üç merkezi (akıl-kalb-nefis) birbirine bağlayan ve birini diğerine itaatli hâle getiren ve mânâ tabanlı mutluluğu yakalamış bir zaman dilimi yaşanmış mıdır? Bu soruya Asr-ı Saadet'e bakarak "evet" diyebilir ve Sahabelerin hayatındaki imanî değişime baktığımızda bunun nasıl ortaya çıktığını anlayabiliriz. O dönemde insan benliğindeki üç temelin mükemmel bir uyum içinde olduğunu, akıl potansiyelinde tevekkül ve teslimiyetin, kalbde muhabbet ve tefekkürün, bedende de, acz ve mahfiyyetin zirve yaptığını görürüz. Sahabelerde kalb, kafa ve beden izdivacı görülür. Asr-ı Saadet'te Kur'ân, nefislerin terbiyecisi, kalblerin sevgilisi ve akılların öğretmeni olmuş, böylece beşere model olacak bir medeniyet kurulmuştur. Ki bu medeniyeti kuranlar, benliğin aşılması zor zirvelerini tefekkür, tevekkül ve acz- mahviyet merdiveniyle aşmışlardır.

Hz. Ömer (ra) tehevvür, teheyyüc ve öfkede zirveyi tutmuş, Hz. Peygamber'i (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürmek üzere yola çıkmış biriyken, iman sayesinde bu çetin engebeleri aşarak adalet ve şecaatte zirveye yerleşti. Hz. Ebû Bekir (ra) ise, teslimiyette ulaşılabilecek son noktaya ulaşmış, vefatına kadar da teslim ve tevekkülünü devam ettirmiştir. Sümeyye Hatun Hazretleri (r.anha): "Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yoksa ben neyleyeyim evlâd u iyali." diyerek sevgide son noktayı koymuştur. Bütün bunlar gösteriyor ki, insana hakikati bulması ve hakikat yolunda yürümesi için verilen kalb, nefis ve akıl isimli üç temel cihaza takılan hisler aşıldığında, insanın kemâlin doruklarına doğru yol alması kolaylaşmaktadır.

Netice olarak, kişi bir ömür boyu kendini bilme gayretinden vazgeçmemeli; akıl, kalb ve nefis ölçeğinde ifrat ve tefritten kaçınarak duygu disiplinini sağlamalıdır. İrade disiplini için de duygularının farkına varıp, onları olumlu yöne (helâl daireye) kanalize etmeye çalışmalıdır. Bu yapılabildiği zaman, benlikte aşılması zor şahikalar daha kolay aşılabilecek ve insan-ı kâmil olma yolunda daha kolay mesafe alınacaktır.


Alaaddin GİRGİN