Velâyet yolu çok kolay olmakla beraber çok zorluğu vardır.. çok kısa olmakla beraber çok uzundur.. çok kıymetli olmakla beraber çok tehlikelidir.. çok geniş olmakla beraberçok dardır. İşte bu sırlar içindirki, o yolda gidenler bazen boğulur, bazen zarara düşer, bazen döner başkalarını yoldan çıkarır.

Mesela, tarikatta "seyr-i enfüsî"(iç âleme yapılan manevî yolculuk) ve "seyr-i âfâki"(dış âlemdeki delilleri vasıta kılarak yapılan manevî yolculuk) diye tabir edilen iki meşrep var.

Birincisi enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, insan dış dünyadan gözünü çeker, kalbe bakar, benliği deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra dış âleme girer, o âlemi nuranî görür. Bu seyri çabuk bitirir. Nefsinin dairesinde gördüğü hakikati büyük ölçüde orada da görür. "Tarîk-i hafi" denilen ve sessiz zikir yapılan, işe nefisle mücadeleden başlanan tarikatların çoğu bu yolla gidiyor. Bunun da en mühim esası, benliği ve gururu kırmak, nefsin gelip geçici arzularını terk etmek ve nefsi öldürmektir.

İkinci meşrep, dış âlemden başlar, insan o büyük dairenin aynalarında Cenâb-ı Hakkı'ın isim ve sıfatlarının cilvelerini seyreder, sonra enfüsî daireye girer. Küçük bir ölçekte, kalbinin dairesinde o nurları seyredip en yakın yolu açar. Kalbin, Samed'in aynası olduğunu görür, maksadına ulaşır.

İşte birinci yoldan giden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, nefsin geçici heveslerini terk edip benliği kırmazsa şükür makamından övünme makamına, ondan da gurura düşer. Eğer muhabbetten gelen bir çekim, bir cezbe ve cezbeden gelen bir tür manevî beraber bulunursa ondan "şatahat"(menevî cezbe halindeyken söylenen, şeriata aykırı sözler) adıyla haddinden çok fazla iddia çıkar. İnsan hem kendisi zarar eder hem başkasının zarar görmesine sebep olur.

Mesela, nasıl ki bir teğmen, sahip olduğu kumandanlık zevki ve neşesiyle gururlansa kendini bir mareşal zanneder. Küçücük dairesini o büyük daire ile karıştırır. Yine mesela, küçük bir aynada görünen güneşin, denizin yüzünde haşmetiyle yansıyan güneş ile benzer yönü ikisini karıştırmaya sebep olur. Aynen öyle de, çok velâyet ehli var ki, kendini, bir sineğin bir tavus kuşuna nispeti derecesinde ondan büyük onlardan büyük görür, haklı bulur. Hatta ben gördüm ki, yalnız kalbi uyanmış, velâyetin sırrını uzaktan uzağa hissetmiş biri kendini kutb-u âzam zannedip o tavrı takınıyordu. Dedim: "Kardeşim! Nasıl ki saltanat kanununun sadrazam dairesinden ta nahiye müdürü dairesine kadar büyük küçük cilveleri var. Aynen öyle de, velâyetin ve kutbiyetin de çeşitli daire ve cilveleri var. Her bir makamın çok gölgesi bulunur. Sen sadrazam gibi kutbiyetin büyük cilvesini bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende görmüş, aldanmışsın. Gördüğün doğru, fakat hükümün yanlıştır. Bir sinek için bir kap su, küçük bir denizdir." O zât bu cevabımla inşallah ayıldı ve o tehlikeden kurtuldu.

Hem ben türlü insanlar gördümki, kendilerini bir nevi mehdî biliyor ve "Mehdî olacağım" diyor. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, fakat aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin arş-ı âzam dairesinden bir tek zerreye kadar cilveleri var ve o isimlere mazhariyet de o ölçüde farklıdır. Aynı şekilde, isimlerin cilvelerine mazhariyetten ibaret olan velâyet mertebeleri de öyle farklıdır. Onları birbiriyle karıştırmanın en mühim sebebi şudur:

Bazı evliya makamlarında mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu, kutb-u âzama has bir bağ göründüğü ve Hazreti Hızır'ın o makamla hususi bir münasebeti olduğu gibi, bazı meşur zâtlarla münasebetli makamlar var. Hatta onlara "Hızır makamı, Üveys makamı, Mehdiyet Makamı" denir.

İşde bu sırdan dolayı o makama, onun küçük bir numunesine veya gölgesine girenler, kendilerini o makamla has bir şekilde münasebetli meşhur zâtlar zannediyor. Kendini Hızır kabul ediyor, mehdî olduğuna inanıyor veya kutb-u âzam olduğunu hayel ediyor. Eğer benliği makam sevgisine talip değilse mahkûm olmaz. Haddini aşan iddiaları şatahat sayılır. Bundan belki sorumlu tutulmaz. Eğer benliği perde ardında makam sevgisine yöneliyorsa, o zât benliğine mağlup olup, şükrü bırakıp övünse git gide gurura düşer. Ya divanelik seviyesine alçalır ya da hak yoldan sapar. Çünkü büyük velileri kendisi gibi kabul eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar gururlu da olsa kendi kusurunu anlar. O büyükleri de kendisiyle kıyaslayıp kusurlu zanneder. Hatta peygamberlere hürmeti azalır.

İşte bu hale düşenlerin şeriat terazisini elde tutmaları, kelâm âlimlerinin düsturlarını ölçü almaları, İmam Gazalî ve İmam Rabbanî gibi hakikati delilleriyle bilen evliyanın talimatlarını reber edinmeleri, daima nefislerini itham etmeleri ve nefsin eline kusurdan, acz ve fakrdan başka şey vermemeleri gerekir. Bu meşrepteki şatahat nefsini sevmekten kaynaklanıyor. Çünkü muhabbetin gözü kusuru görmez . İnsan nefsine muhabbetinden dolayı kusurlu, liyâkatsiz ve bir cam parçası gibi olan nefsini bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bunlar içindeki en tehlikeli hatalardan biri, kalbine ilham yoluyla gelen küçük mânâları Allah kelâmı tahayyül edip onlara "ayet" demektir, bununla vahyin mukaddes ve yüce mertebesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, bal arısının ve hayvanların ilhamlarından tut, insanlar arasında avam ve havas tabakaların ilhamlarına.. ve meleklerin avam kısmından ta havas kısmına, Allah'a en yakın meleklerinkine kadar bütün ilhamlar, Cenab-ı Hakk'ın bir nevi kelimeleridir. Fakat rabbanî kelâm, mazhar olanların ve makamların kabiliyetine göre O'nun hitabının yetmiş bin perdede parıldayan ayrı ayrı cilveleridir.

Öyle ilhamlara vahyin ve Allah kelâmının hususi ismi, en açık ve somut örneği, Kur'an'ın yıldızlarına has olan "ayet" isminin verilmesi ise hatanın ta kendisidir. On İkinci, Yirmi beşinci ve Otuz Birinci Söz'lerde beyan ve ispat edildiği gibi, elimizdeki boyalı aynada görünen küçük, sönük ve perdeli güneşin gökteki güneşe nispeti ne ise, o iddia sahiplerinin kalbindeki ilhamın doğrudan doğruya Allah kelâmı olan Kur'an güneşinin ayetlerine nispeti de o derecededir. Evet güneşin her bir aynada görünen misalleri onundur ve onunla münasebetli denilse doğrudur, fakat dünya o güneşçiklerin aynasına takılmaz ve onların çekimiyle bağlanmaz.

Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Mektubat kitabından alınmıştır.