İnce, nazik ve zarif olma, İslam ahlâkının bir gereğidir. İşte bunun en bariz ve anlamlı bir örneği..

Bunlar sayesinde insan, kabalığı, hoyratlığı bir kenara bırakarak bir melek saffeti, temizliği ve inceliği yaşar. "Sözlerimiz tatlı, tavırlarımız zarif olsun. İnsanın kabası, ısıran köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.”

İslam medeniyeti incelik, nezaket, zarafet ve saygı medeniyetidir. Müslümanlar arasında saygının ayrı bir yeri vardır. Hele büyük insanlara, âlim kişilere gösterilen saygının derecesi bambaşkadır. Saygısızlık ise bu toplumlarda, en uzak durulması gereken şeydir.
Gerçekten saygı paylaşıldıkça çoğalan bir kaynaktır. Kimse birine saygı gösterdiğinden dolayı rahatsız olmaz. Büyüklerin birbirine karşı gösterdiği saygıyı Mevlânâ Câmî'nin (Molla Câmî olarak da bilinir) başından geçen bir hadise çok güzel anlatır.

Mevlânâ Câmî (1414-1492) yılları arasında yaşamış olan ünlü İslam alim ve şairlerinden biridir. Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler "suskunlar meclisi" adını verdikleri bir kurul oluşturmuşlardı.
Bu meclis, üyelerini çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasında seçiyordu. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştu. O dönemde yaşayan âlim, şair ve yazarlarının içinde bu meclise üye olma arzusu vardı.
İşte Mevlânâ Câmî bunlardan biriydi. O, gerçekten çalışmaları, ahlakı, nezaketi ile örnek bir insandı. Ancak suskunlar meclisinin üye sayısının sınırlı olması onun, seçkin insanların yer aldığı bu kurulda bulunmasına imkân vermiyordu.

MECLİSİMİZDE YER YOK

Bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duymuştu. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya geldi. Binanın önünde bir kapı bekliyordu. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp içeriye gönderdi.
Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî'yi çok yakından tanıyorlardı, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka bir değerli insanı almışlardı. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, "seni üye yapamıyoruz" demek oldukça zordu. Kendi aralarında epeyce düşündüler.

Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî'ye gönderdiler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardı.
Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştı. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koydu.

Haliyle gül yaprağı bardağı taşırmamıştı. Verdiği bu cevapla kendisi için de suskunlar meclisinde bir yerin bulunduğunu anlatmak istiyordu.
Meclis üyeleri de ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anladılar.
Böyle bir insana çok nazik bir şekilde de olsa daha önce "meclisimizde yer yok!" anlamında bir cevap verdiklerinden dolayı çok üzüldüler. Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî'yi meclislerine üye yapmaya karar verdiler.

MEVLANA CAMİ'NİN TEVAZUSU

Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazdı. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî'ye verdi. Başkan bununla Mevlânâ Câmî'nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordu.
Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazdı.

Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyordu. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, suskunlar meclisinin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyordu. Bu yaşanmış vakıa bize unuttuğumuz pek çok değeri ne güzel anlatıyor. Sizce de öyle değil mi?



Çağımızın zarif büyüklerinden biri, “İslam zarif insan işidir” diyor. İnsana değer verme, karakterli şahsiyetli bir kimlik kazanımı, İslam’ı temsilde en etkin tesir hali bu düsturun altında yatıyor. Bizden istenen zerafet, sadece jest ve mimiklerde, konuşmalarda ortaya konan muaşeret ilkeleri değildir. Müslümanın temsil sadedinde olduğu zerafet esasları daha geniş bir anlam içerir. Müslümanın ailesiyle, akraba ve komşularıyla, ahbab ve akranıyla, diğer müslümanlarla, tebliğe muhatab gayri müslimlerle ve hatta muharib düşmanlarıyla ilişkilerini düzenleyen esaslarda, kuralların derununda yatan zerafeti ve ince anlayışı görmemek mümkün değildir.

Serapa bir zerafet timsali olan Efendimizin, Mekke’nin taşları gibi katı ve kaba şahsiyetleri, şahsında temsil ettiği İslam’ın güzellikleriyle sohbet ve insibağ yoluyla nasıl Medine’nin havası gibi yumuşattığını, Mekke’nin toprağı gibi ot bitmez gönüllerde, Medine’nin toprağı gibi, nasıl şefkat ve merhamet filizleri yeşerttiğini biliyoruz. Uzun ve yorucu mücadeleler sonunda Mekke’nin fethinde müslümanların can düşmanı Mekke ahalisinin, Efendimiz (S.A.V)’in ne beklediklerini sorması üzerine, “Sen kerim bir kardeşsin, kardeş oğlusun” itiraflarının altında yatan ondan tereddütsüz bekledikleri afv ve merhamet zerafeti değil miydi!

Burada İslam’ın zerafet esaslarından bir kısmını, müslümanın müslüman üzerindeki haklarını zikrederek bu düsturu daha müşahhas hale getirmek istiyoruz.

Rasulullah (s.a.v.) buyurur: Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük düşürmez.’ Başka bir okunuşta geçen ‘ la yahfiruh’ kelimesi de ona olan ahdini ifa emanetini eda eder anlamı vardır.

İnsanların gelip geçtiği yollarda oturmaya ancak onun hakkını vermekle müsaade eden hadis-i şerifte insanlara eziyet etmeme onların hakkına saygı özentisi vardır.Yolun hakkı; gözü haramdan çevirme, selama karşılık verme, aralarında güzel sözlerle konuşma, gelip geçene eziyet vermeme, iyiliği emretme kötülükten sakınma olarak zikrediliyor.

Rasulullah’ın bu zarif öğüdünde, kadınlar sebebiyle fitne ve günaha düşülmemesi, ordan geçenler hakkında su-i zanla kötü düşüncelere düşülmemesi isteniyor. Yine ordan geçenlere tahkir edici davranışlarla eziyet etmek yahut gıybetini yapmak, selama mukabelede tembellik göstermek, iyiliği emr ve kötülüğü yasaklamada ihmalkar olmak gibi durumlara düşülmemesi için uyarı yapılıyor. Zira burada oturanlar eğer evlerinde otursaydılar bu gibi durumlarla karşılaşmayacaklardı. Bunun gibi geçenlere yolu daraltmak, yahut evlerin kapısından gelip geçmeyi zorlaştırarak ev halkına eziyet etmek, yahut kadınların hoş olmayan hallerini izlemeye maruz kalıcı bir surette oturmak, mürüvveti zedeleyici sözlere dalmak da oturmanın hakkını zayi edici davranışlar cümlesindendir.

Müslümanın müslüman üzerinde ki haklarını serdeden hadisi şerifler de zarif bir müslüman şahsiyette olması gerekeni öğretmektedir.

Hadislerde ki –hakku’l-müslimi ale’l-müslim...- ifadesiyle başlayan metinlerde ki ‘hak’ kelimesi vücüb manasına alınmıştır. İsterse kifai olsun.

Bu hakların ifası istenmekle mü’minin gıyabında ve huzurunda hep hayrı isteniyor. Münafıkların alameti olan karşısında yağcılık yapıp, arkasından atıp tutma gibi kötü hasletler zemmedilmiştir.

İbn-i A’rabi diyor ki bu hakların ifasında tüm müslümanlar eşittir. Zengin fakir, büyük küçük ayrılmaz. Bazı arifler demişler ki: -Allah için müslümanın hakkını gözetirsen, Allah sana ecrini iki kat verir. Birisi onun hakkını ifa, diğeri mahlukatından sana taayyün eden bir hakkı ifa ettiğin için.

Eğer selam verene karşılık vermezsen onu tahkir etmiş olursun. Şeref ve yaradılışının büyüklüğüne rağmen Allah’ın mahlukatını tahkir en büyük cürümlerden olsa gerek.

Selam veren kardeşine ondan bir şer tevehhümünün olmadığını ihsas için karşılık vermesi gerekiyor.

Hasta ziyareti mendub olan ama neticesi çok bereketli bir ameldir. Efendimiz (s.a.v) zımmi hizmetcisini hastalığında ziyaret etmiş bunun bereketiyle o da müslüman olmuştur.

Müslüman için tanısın tanımasın diğer bir müslümanın cenazesini teşyi vacibdir.

Davete icabette velimeye icabetin vacib, diğerlerine mendub olduğu belirtilmiştir. Çünkü velimeye icabet etmeyene vaid (ceza )vardır.

Hapşırmada hamdetmek hapşırma olayının büyük bir nimet oluşuna delalet eder. Allah (c.c) bu vesileyle ondan büyük bir zararı def etmiş, tıbbi olarak dimağındaki eziyet verici gazların dağılması sağlanmıştır.

Hapşırana teşmit hususunda müstehab diyenlerin yanında bazı alimler farzı ayn demişler. Hatta zimmilere bile ‘yehdikumullah ve yuslihu balekum ‘deneceği söylenmiştir. Hapşırıp hamdetmeyene ise, dua hakkını zayi olduğundan mukabele edilmiyor.

Öte yandan hapşıranın ağzı ve burnundan çıkanlarla etrafı rahatsız etmemesi için yüzünü kapayıp sesini kısması ve boynunu sağa sola atmaması istenmiştir. (Tuhfetül-ahvezi, c.8, s. 16)

Bir müslümanın kardeşini oturduğu yerden kaldırıp oraya oturması uygun olmaz. Ancak bir şahsın mülkünde olmayan veya izni bulunmayan yerden kaldırılması buna dahil olmaz. Burada maksat kinleşmeye götüren kişi hakkını zayi etmekten menetmek, tevazu ile muhabbeti temin etmektir. İsteyenin gönül hoşluğuyla kalkmasına bir mani de bulunmamaktadır.

Müslümanın müslüman üzerinde bir hakkı da onu gördüğünde oturduğu yeri genişletip ona yer göstermesidir. Said b. Amr demiştir ki: -Benimle oturan arkadaşıma karşı üç vazifem vardır. Yakınıma geldiğinde onu terhib ederim. (merhaba ile selamet ve esenliğini dilemek), oturduğunda yeri genişletirim. Konuştuğunda mukabele ederim. İki kişi aralarına oturmak için birini davet ederse yapsın. Çünkü bu bir ikramdır. İkram ise geri çevrilmez.

Müslümana, kimseye zarar vermemenin ve kimseden zarar görmemenin tedbirini almasını buyuran bir hadis-i şerif’te Rasulullah (s.a.v) buyurur: “Yanında ok varken mescitlerimize veya çarşı pazarımıza uğrayan kimse, müslümanlardan herhangi birine onlardan bir zarar gelmemesi için, okunun ucunun demirlerini eliyle tutsun” (Müttefekun aleyh) Zira bu şekilde bir davranış müslümanların haklarına saygı göstermenin, fitne ve fesada vesile olmamanın bir gereğidir.

Bunların dışında daha bir çok haklar tahakkuk etmiştir ki İsbahani Hz. Ali’ye Ref’ edilen bir rivayette 30 kadar haktan bahseder. ( Ravdatü’l-efkar) Öyle ki bu haklar ancak yerine getirilmekle yahut afv ile eda edilmiş olur: Hulasaten: -Kusurunu bağışlama , üzüntüsüne sıkıntısına merhamet, ayıbını örtmek, sürçmelerini azaltmak, mazeretini kabul etmek, gıybetini yapmamak, nasihat vermeye devam etmek, dostluğu muhafaza, zimmetini gözetmek, sevgisine karşılık vermek, hediyesini kabul etmek, ikramına teşekkür etmek, ona en güzel şekilde yardım etmek, ihtiyacını gidermek, güzel söz söylemek, ikramına karşı iyilik etmek, ona düşen bölüşmedeki payını vermek, zalim olsun mazlum olsun ona yardım etmek, ona düşmanlık değil dostluk göstermek, kendin için istediğin hayrı onun için istemek, kendin için şer bulduğunu onun için de şer bilmek’.