Fenâ; yok olma, zeval bulma mânâlarında "beka"nın mukabili bir kelimedir ve bir kısım farklı mefhumlarla izafî münasebeti de söz konusudur. Meselâ; tevbe-i nasûhun lâzımına "fenâ-i muhalefet", zühd hakikatinin nihâî gereğine "fenâ-i huzûz", sadakat ve muhabbetin zirvesine "fenâ-i huzûz-i dâreyn" ve sekrin neticesindeki "gaybet"e "fenâ-i zâhirî" denir ki, bunların hemen hepsi, hak yolcusuna bakan yanları itibarıyla birer tavır, birer duyuş ve birer zevk hâli olmalarına karşılık, Hazreti Zât, sıfât ve esmâ-i ilâhiyeye bakan yönleri açısından vahdet nurlarının kesret ahkâmı içinde tecellî etmesi; tecellî edip sâlikin, varlık-yokluk gel-gitleri arasında yaşaması demek olan "sahk"; keza onun vücud-u Hak karşısında eriyip gitmesi diyebileceğimiz "mahk" ve davranışlarının, Hazreti "Fa'âlün Limâ Yürîd"in işlerinin gölgesi olduğunu duyup zevk etmesi şeklinde yorumlayacağımız "tams", fenânın birer buududurlar ve bir yandan, gerçek "Vücud" ve "İlim"in ziyasının birer gölgesi olarak mâsivânın zâtî bir kıymeti olamayacağını hatırlatırken, diğer yandan da, insan idrakinin, duyuş, seziş ve yorum izafîliğiyle de, hakikat ve nisbet arasında birer köprü vazifesi görürler.

Hakikatte her şey ne ise, her zaman odur. Ne hulûl ne ittihat, ne keynûnet ne de fenâ-i mutlak; eşya eşyadır, hâdiseler onun bir buudu.. kul kuldur, Allah da mutlak vücud ve ilim sahibi.. her varlık O'nun vücud ve ilminin bir lem'a-i tecellîsi; insan da bu tecellîlerin duyan, hisseden, yorumlayan, değerlendiren; ama aynı zamanda yanılabilen, insaf ve iz'an sahibi ise yanılgılarını düzeltmek isteyen bir tercümanı, bir solisti, şuurlu bir enstrümanı veya bir orkestra şefidir. O, hâlin televvünlerine göre, sürekli ufkuna akan veya değerlendirmesine sunulan malzemeyi yorumlar.. onlara kendi his ve duyuşlarından yeni sesler katar.. bazen bu sesler, seslendirilen hakikatlerle uyum içinde olur; bazen de hâl, zevk, his, sezi, hakikatin önüne geçer ve varlıktaki tenasübün, şuur ve idrak aynalarındaki âhengini bozarak aritmiye sebebiyet verebilir ki, bu da çok defa, kesret ve vahdet ahkâmının birbirine karıştırılmasıyla neticelenir. Hallac'ın "Ene'l-Hak" şeklindeki iltibaslı ifadesi, Şiblî'nin, "Namaz kılsam münkir, kılmasam kâfir olurum." tarzındaki beyanı, İbn Arabî'nin, "Kul Rab, Rab de kuldur; ah bir bilseydim mükellef kim?" gibi müteşâbihi, Yunus'un "Suçlu kimdir, azap nedir?" türünden hayretleri... ve daha yüzlerce insanın, iltibas sayacağımız bu kabîl mülâhazaları, -duyanın, hissedenin kendi hâl ve zevkine göre normal kabul edilse de- birer aritmi örneği sayılabilirler.

Yukarıdaki iltibaslı ifadelerin arkasındaki niyet ve maksadı Allah bilir; ama zannediyorum, Şiblî namaza hazırlanırken, kesretin hükmettiği bir atmosfer içinde idi; namaz esnasında vahdet nurları tecellî edip onu çepeçevre sarınca, tabir-i diğerle, mürîd Murâd'da, mutî' de Mutâ'da nefis ve enaniyet cihetiyle eriyip mütelâşî bir hâl alınca, o, bu muvakkat gelgitlerini böyle bir hayret ve dehşet mûsıkîsiyle seslendirmişti.. İbn Arabî'nin, şathiyyat kabîlinden olan müteşâbihi de, aynı şekilde zevkî ve hâlî bir duyuş, bir seziş ve yorumun ifadesi olsa gerek.. bu kabîl zevkî ve ruhî hâlâta açık olmayan ve kalbleri Sübühât-ı Vech'in şuaâtına kapalı bulunan bazı avamın -meselenin aşkınlığını nazar-ı itibara almadan- bu tür şathiyyatı zâhirlerine hamlederek, belli bir seviyeden sonra insandan tekâlif-i ilâhiyenin düşeceğine kail olmaları; bazı kendini bilmezlerin de, irade ve kasda iktiran etmeyen, hatta pek çoğu itibarıyla yoruma açık bulunan bu şekil müşkil ve müteşâbih beyanları küfür ve dalâlet saymaları, "zıtların yanlışlığı" nevinden birer ifrat ve tefrit inhirafından başka bir şey değildir.

Kaldı ki eğer bu sözler, aşk-üstü bir sahk u mahk hâletinin ve bir "fenâ fillâh" olma zevkinin sesi soluğu ise -ki biz öyle olduğuna inanıyoruz- bu zatlar, kat'iyen tevile açık bu sözlerinden dolayı muâheze edilmemeli ve bu aşk kahramanlarının dini temsildeki hassasiyetlerine bakılmalıdır. Nitekim, "Ene'l-Hak" diyen Hallac'ın, her gece yüz rekât namaz kıldığı ve daha başkalarının da aynı derinlikte bir kulluk şuuru içinde bulunduğu rivayet edilir. Bu itibarla da, bu hâl erlerinin, dinin ruhuna muhalif gibi görünen beyanları, mutlaka Kitap ve Sünnet'in temel disiplinlerine göre yorumlanmalı; kabil-i tevil olmayanlarda da, bu zatların üç-beş cümlelik şaz müteşâbihleri yerine, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın ruh-efzâ beyanlarına uyulmalıdır. Onlar, söyledikleri sözleri ıztırar anaforları içinde söylediklerinden dolayı mâzurdurlar; onları ihtiyarî olarak taklit edenlerse, iki hâli birbirine iltibas ettiklerinden ötürü kendilerini tehlikeye atmış olurlar. Evet,

گَرنَهِء هَمكَار بَانيكَان زِهَمنَامى چه سُود
يَك مسيح إبراء أكمه كرد وديكر أعْورسْت

"Eğer her işinde iyilerle beraber değilsen, isim birliği neye yarar ki! İsimleri bir olan Mesih'lerden birisi körlerin gözlerini açarken, öbürü tek gözlüdür." (Lücce) fehvâsınca, peygamberâne tavır ve davranışlar içinde olma bir vilâyet yolu, körü körüne taklit ve hele yolu sarpa uğratanlara iktidâ ise tam bir yolsuzluktur ve her zaman bir mânevî ölümle neticelenmesi mukadderdir.
Bu mülâhazaya Hz. Mevlâna şu sözleriyle iştirak ederek bu kabîl konularda önemli bir hususa dikkatlerimizi çeker:

كَار پَاكَان رَا قِيَاس از خود مَگير گَرچِه مَانَد دَر نُوِشتَن شِير وُ شِير
كَامِلى گَرخَـاك گِيرَد زَرشَـوَد نَاقِصِ ارزَر بُردَه خَاكِستَر بُـوَد

"Pak ve nezih insanları kendine kıyas etme! Her ne kadar yazılışta şîr (süt) şîr (aslan)e benzese de (aynı değildir). Eğer bir kâmil insan toprağı (avucuna) alsa altın olur; eğer nâkıs biri de altını (eline) alsa kül olur."

Sofiye nezdinde fenâ; aşağıdaki taksim içinde ele alınagelmiştir:
1. Fenâ-i ef'âldir ki; bu ufka ulaşan hak yolcusu, her nefes alış-verişinde, "Hakikatte Allah'tan başka fâil yok" gerçeğini mırıldanır durur; acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçlarının çehresinde hep O'nun güç, kuvvet ve servetinin emarelerini müşâhede ederek sürekli vicdanının enginliklerinden yükselen nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesiyle-soluğuyla yaşar.

2. Fenâ-i sıfâttır ki, bu zirveye ulaşan sâlik; bütün hayatların, ilimlerin, kudretlerin, kelâmların, iradelerin, sem' u basarların O'nun sıfât-ı sübhaniyesinin birer şuâı, birer tecellîsi ve birer aks-i nuru olduğunu duyar, zevk eder ve bütün "havl" ve "kuvvet"inden teberrîde bulunarak, esmânın arkasında Müsemmâ-i Akdes'in şuaâtıyla medhûş ve sıfatların verâsında Mevsûf-u Mukaddes'in ihsaslarıyla mütehayyir, "bî kem u keyf" hep vuslat‑ı tâmme hülyalarıyla oturur-kalkar.

3. Fenâ-i zâttır ki, mağrip ve maşrıkın iç içe olduğu bu matlaa ulaşan hakikat eri, zevkî ve hâlî olarak "Allah'tan başka hakikî hiçbir varlık olamaz." der ve bütün kevn ü mekânları, O'nun ilminin, haricî vücud nokta-i nazarından bir zuhuru ve "var" diyebileceğimiz her şeyi de O'nun "vücud" nurlarının tecellîsinden ibaret görür; görür ve her nefes alış-verişinde bu ruhanî zevk ve hâleti "Her şey Senden." sözcükleriyle seslendirir.. seslendirirken de, O'nun varlığının ziya-i hakikatinde eriyip-gitmeyi ve fenâ bulmayı vücuda mazhariyetin gerçek bedeli sayar.

Böylece her hak yolcusu evvelâ; وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ "Sizi de, sizin fiillerinizi de Allah yarattı." medlûlünce, ef'âl âlemi açısından fâniliğin ilk sinyalini alır; "Her şey Senden, Sen Fâil'sin." der, temkine yürür. Sonra وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّٰهَ رَمَى "Attığını sen atmadın, onu Allah attı." fehvâsınca, hiçliğinin idrakiyle, O'nun sıfatlarının gölgesinde tamamen erir ve onları aksettiren bir ayna hâline gelir. Hatta derecesine göre metâf-ı ins ü cân olur. Seyr u sülûkünü devam ettirebilirse, bu kez bütünüyle mâverâîliğe açılır ve كَانَ اللّٰهُ وَلاَ شَيْءَ مَعَهُ وَالْآنَ كَمَا كَانَ "Allah vardı ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktu; şu anda da O Ezel Sultanı, ebed saltanatının biricik sahibi." mantûkunca, zirveler üstü bir seviyede hâlî, zevkî bir fânilik hissiyle bütün bütün yok olduğunu duyar ve bekaya yürür. Böyle bir duyuş ve seziş, ister deryadan bir damlanın, bîpâyân o derya karşısında, menşei, hâli ve akıbeti itibarıyla ne idüğünü itiraf sadedinde bir hakperestlik ifadesi olsun, ister O'nun her şeyin kayyûmu bulunması ve O'na dayanmadan hiçbir nesnenin varlığından söz edilemeyeceği mülâhazasından kaynaklansın, fenânın, insan mahiyetinin mutlaka ortaya çıkarılması gerekli olan bir ana unsuru, bekanın da, Hazreti Kayyûm'un "lâzım-ı gayri mufârıkı" olduğunda şüphe yoktur. Yolculuk bitip, seyr u sülûkün tamamlanmasıyla kul, kendi özündeki bu gerçeği ortaya çıkarınca, Hazreti Sultan da ona, kendi kayyûmiyetinden beka tacı giydirecektir ki, daha sonra tafsil edileceği üzere, tasavvufta böyle bir mazhariyet, "fenâ fillâh-beka billâh maallah" sözleriyle ifade edilir.