Sayfa 5/8 İlkİlk 12345678 SonSon
71 sonuçtan 41 ile 50 arası

  1. #41
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 162


    لاَ
    يُبْصِروُنَ 1 ﴿ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece mütesellî olur. Fakat bunları da görmediği gibi, onun o karanlıkta durması ve yürümesi bir musibet ve bir vahşettir.

    صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ 2 ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör olup dönemezler.”

    Bir insan, böyle bir belâya düştüğü zaman, dört cihetle ümitvar ve müteselli olabilir.

    Birincisi: Köylü halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de, o ses vasıtasıyla yolunu bulup görmek ümidinde olur. Halbuki gecesi sâkit ve sâkin, sessiz ve sadâsız bir gece olduğundan, o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işaret eden Kur’ân-ı Kerim صُمٌّ 3 kelimesini demiştir.

    İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümit besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recasını da kesmek için بُكْمٌ 4 denilmiştir.

    Üçüncüsü ise:Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, müteselli olur. Halbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُمْىٌ 5 denilmiştir.

    Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücu etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâada bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümitvar olur. Halbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihata etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı halde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi su-i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.

    İşte onların şu vaziyetlerine karşı فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ 6 denilmiştir ki, o musibetten


    Not
    Dipnot-1 Görmezler.
    Dipnot-2 Bakara Sûresi, 2:18.
    Dipnot-3 Sağırlar.
    Dipnot-4 Dilsizler.
    Dipnot-5 Körler.
    Dipnot-6 “Onlar geri dönemezler.” Bakara Sûresi, 2:18.


    alâmet: belirti, işaret cihet: yön
    emel: arzu, istek eşya: şeyler, varlıklar
    hüsran: zarar, kayıp ihata: kuşatma
    ihtiyar: irade, dileme, tercih lâl: dilsiz
    musibet: belâ, sıkıntı mâada: -den başka
    mümteni: imkânsız mütesellî: teselli bulan
    reca: ümit rücu etmek: dönmek
    sadâsız: sessiz su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı, kötü seçim
    sâkit: suskun, susan vahşet: ürküntü, korku
    zulmet: karanlık ümitvar: ümitli
    Yazar : Risale Forum

  2. #42
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 163


    kurtulup rücularına bir çare kalmadığına ve son ümitlerinin de kesildiğine binaen, vahşet, yeis ve korkular içinde kaldıklarına işarettir.

    Cümlelerin hey’etlerine gelince:

    مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً 1 ﴿ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:

    Lisanlarda deveran eden ve beynennas garip ve acip şeylerde kullanılan ve “hikmetü’l-avam” ve “felsefetü’l-umum” ile anılan مَثَلُ 2 kelimesi, münafıkların vaziyetleri bir uğrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Bu işaretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisanları üstünde lânetin ilelebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.


    Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatçe daha makbul olduğu halde, niçin burada hazfedilmemiştir?

    Elcevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi, teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur. Müşebbehünbihte olan her noktayı, müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır. İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.

    Sual: Ateşi yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan اَلَّذِى ile işaret edilmesi neye binaendir?


    Elcevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirak etmesiyle ziyadelik veya noksanlık hasıl olmadığı takdirde, fert veya nevi, cüz veya küll bir olur. Maahaza اَلَّذِى


    Not
    Dipnot-1 “Onların durumu bir ateş yakan kişi gibidir.” Bakara Sûresi, 2:17.
    Dipnot-2 Örnek.


    acube: çok acayip, garip, şaşırtıcı beliğ: açık; belâğat ilminin kurallarına uygun olan
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beynennas: insanlar arasında
    binaen: -dayanarak cüz’: parça
    darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü define: gizli hazine
    deveran etmek: dönüp dolaşmak edat-ı teşbih: teşbih, benzetme edatı
    efkâr-ı amme: umumun fikir ve düşünceleri, kamuoyu felsefetü'l-umum: halk felsefesi
    hasıl olma: meydana gelme hazf: bir sözü bir sırra binaen ifade içinde zikretmeme, aradan çıkarma, kaldırma
    hey’et: genel yapı hikmetü'l-avam: avam felsefesi; halk arasında bilinen hikmetli sözler
    ilelebed: sonsuza kadar iştirak etme: ortak olma, katılma
    küll: bütün kıssa: ibretli hikâye
    lisan: dil maahaza: bununla birlikte, bununla beraber
    mahzuf: bir sırra binaen ifade içinde zikredilmeyen, aradan çıkarılan, kaldırılan söz mesel: meşhur söz
    müfred: gr. tekil münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse
    müşebbeh: benzetilen müşebbehünbih: kendisine benzetilen
    nazir: benzer, benzeyen nevi: çeşit, tür
    nükte: ince ve derin mânâ remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme
    rücu: geri dönme sâmi: işiten, dinleyen
    tatbik etmek: uygulamak teşbih: benzetme
    uğrube: çok garip, tuhaf vahşet: ürküntü, korku
    yeis: ümitsizlik zira: çünkü
    ziyade: çok, fazla اَلَّذِى: (bk. n-ḥ-v
    ك: “gibi, benzeri” mânâsına gelen teşbih edatı
    Yazar : Risale Forum

  3. #43
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 164

    müfred işareti olması, onlardan herbir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. اِسْتَوْقَدَ 1 ’deki س ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. Hem اِسْتَوْقَدَ ’nin ifrad sigasıyla olması نُورِهِمْ 2 ’deki cem’ zamiri, bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir. Hem lâmba vesaire gibi âlât-ı tenviriye arasında نَارٌ ’ın intihap edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.

    İhtar: Nekre olarak نَارٌ 3 kelimesinin zikri, onların şiddet-i lüzumundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun, hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir.


    فَلَمَّا اَضَآءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ 4 ﴿: Takibi ifade eden فَلَمَّا 5 ’deki ف onların yeisten sonra ümit ve reca zamanlarının geldiğine işarettir.

    لَمَّا ise, kıyas-ı istisnaî ile anılan, dahil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intaç ettiğine ve onların tesellî ve ümitlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.

    اَضَآءَتْ 6 kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.


    Not
    Dipnot-1 Ateş yaktı.
    Dipnot-2 Onların nuru, ışığı.
    Dipnot-3 Ateş.
    Dipnot-4 “Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onların gözlerinin nurunu yok etti.” Bakara Sûresi, 2:17.
    Dipnot-5 Ne zaman ki.
    Dipnot-6 Işık verdi.


    cem’: gr. çoğul delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek
    husule gelmek: meydana gelmek ifrad sigası: gr. tekil kipi; yani “ateş yaktı” anlamındaki “istevkade” fiilinin 3. tekil şahıs kipinde olması kastediliyor
    ihtar: hatırlatma, ikaz intaç etme: sonuç verme
    intihap etmek: seçmek izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak
    kabahat: suç, günah külfet: yük, ağırlık
    kıyâs-ı istisnâî: seçmeli kıyas; bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas maahaza: bununla birlikte, bununla beraber
    müfred: gr. tekil müstakil: bağımsız
    nekre: gr. başına “el” takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim reca: ümit
    tahaffuz etme: korunma tahakkuk: gerçekleşme
    takip: takip edatı temessül: yansıtma
    vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek yeis: ümitsizlik
    zahirî: dış görünüşe ait zamir: gr. ismin yerini tutan kelime
    âlât-ı tenvir: aydınlatma âletleri, cihazları şiddet-i lüzum: şiddetli gereklilik, ihtiyaç
    اَلَّذِى: (bk. n-ḥ-v ف: (bk. ḥ-r-f
    لَمَّا: (bk. ḥ-r-f
    Yazar : Risale Forum

  4. #44
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 165

    مَاحَوْلَهُ 1 dehşetin her dört taraftan ihata eylediğine ve ziya ile cihât-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.

    ذَهَبَ 2 Bu kelime ile اَضَآءَتْ 3kelimesi arasındaki lüzum meselesi geçmiştir; oraya bakılsın.

    ذَهَبَ اللهُ 4 Zehabın Allah’a isnadı, iki cihetten reca ve ümitlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semâvî olduğundan, def’i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenâb-ı Haktan merhamet de reca edilemez. Çünkü iptal-i hak için çalışan adam Haktan yardım ve merhamet talep edemez.

    بِنُورِهِمْ 5 ’deki harf-i cer olan ب nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ ’in mânâsı, “Allah onların nurlarını götürmüştür.” Malûmdur ki, Allah’ın aldığı birşeyi kimse reddedemez. نُورٌ 6 ünvanı ise, sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden نُورٌ ’un هُمْ 7 zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanarken bir insanın ateşi sönse, o insan çok müteessir olur.

    وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لاَيُبْصِروُنَ 8 ﴿ Harf-i atıf olan و onların iki zararı

    Not
    Dipnot-1 Çevresine.
    Dipnot-2 Giderdi, aldı.
    Dipnot-3 Aydınlattı.
    Dipnot-4 Allah giderdi, aldı.
    Dipnot-5 Onların nurunu.
    Dipnot-6 Bir nur.
    Dipnot-7 Onlar.
    Dipnot-8 “Allah onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi göremez halde bıraktı.” Bakara Sûresi, 2:17.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
    Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
    avdet etme: geri dönme cihet: taraf, yön
    cihât-ı sitte: altı yön harf-i atıf: atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, “vav” gibi
    harf-i cer: cer harfi; gr. cümlede kendinden önceki fiilin veya ismin mânâsını kendinden sonraki kelime veya kelime guruplarına taşıyan harfler “an, min, be” gibi hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye, veya bir şahsa verilmesi
    ihata: kapsama, kuşatma ihtisas: mahsus olma, özel olma, ait olma
    iptal-i hak: hakkın ortadan kaldırılması isnad: dayandırma
    izafe: isnad etme, dayandırma merhamet: şefkat etme
    müteessir: etkilenen, üzülen nur: aydınlık, ışık
    reca: istenme, ümit semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî
    sırat: Cennete gidebilmek için herkesin üzerinden geçmesi gereken, Cehennem üzerinde kurulmuş köprü tahaffuz etme: korunma
    zamir: ismin yerini tutan kelime; ben, sen, o gibi zehab: giderme, alıp götürme
    zira: çünkü ziya: ışık
    âfet: felâket, musibet şiddet-i teessür: şiddetli üzüntü
    ب: (bk. ḥ-r-f و: (bk. ḥ-r-f
    Yazar : Risale Forum

  5. #45
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 166


    cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi, ziyalarının selb edilip söndürülmesidir. İkincisi ise, zulmetin onlara ilbas edilip giydirilmesidir.

    تَرَكَ 1 ünvanı ise, onlar ruhsuz bir ceset, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin hali, onlardan alâkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delâlet eder.

    فِى edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında herşey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da, dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar ve içine girip gizlenmişlerdir.

    ظُلُمَاتٍ 2 Bu kelimenin cem sigasıyla zikri ise, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hasıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir. ظُلُمَاتٍ kelimesindeki tenkir ise, o gibi zulmetlerin emsalini görmediklerinden, kendilerince meçhul ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işarettir.

    لاَيُبْصِروُنَ 3 cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musibetlerin elemlerini daima çekiyorlar.

    لاَيُبْصِروُنَ ’nin siga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla ibret alsın.

    لاَيُبْصِروُنَ ’nin mef’ulsuz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaat-lerini


    Not
    Dipnot-1 Terk etti, bıraktı.
    Dipnot-2 Karanlıklar.
    Dipnot-3 Göremezler.


    adem: hiçlik, yokluk cem etmek: toplamak, bir araya getirmek
    cem’ sîgası: gr. çoğul kipi dehşet: korku, ürküntü
    delâlet: delil olma, gösterme elem: acı, keder, sıkıntı
    emsal: benzerler, örnekler hasıl olmak: oluşmak, meydana gelmek
    havf: korku ihzar etmek: getirmek
    ilbas etmek: giydirmek mef'ul: gr. tümleç, nesne
    meçhul: bilinmeyen musibet: belâ, sıkıntı
    nazar: dikkat, bakış selb etmek: ortadan kaldırmak
    siga-i muzari: gr. Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi sâmi: dinleyen, işiten
    sükûn: sakinlik, durgunluk sükûnet: durgunluk, sakinlik
    tasvir: canlandırarak anlatma, ifade etme tenkir (tenvini): gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti
    tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme vahşet: ürküntü, korku
    vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası vücuda gelmek: oluşmak, meydana gelmek
    yeis: ümitsizlik zarfiyet: gr. zarf olma, zaman ve mekân bildirme hâli
    zira: çünkü ziya: ışık
    zulmet: karanlık ülfet: alışkanlık
    فِى: (bk. ḥ-r-f

    Yazar : Risale Forum

  6. #46
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 167


    görmüyorlar ki, celp ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, içtinap etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferahlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.


    صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ 1 ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hallerini gösterir.

    İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir: Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intaç etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sakit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mucip olmuştur. Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücua imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.

    Münafıklara nazır ciheti ise: Evet, münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:

    Zira, o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevâsı—Kur’ân’ın sadasını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için—Kur’ân’ın kendilerini irşad etmesine mani olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, bu cihetten onların ümitleri inkıta etmiş olduğuna işareten صُمٌّ 2 demiştir. Ve bu işaretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.

    Saniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdanlarıyla müşavere ederek doğru yolu ve hakkı sual etmekle necat cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedametle



    Not
    Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:18.
    Dipnot-2 Sağırlar.


    alâmet: belirti, işaret avdet etmek: geri dönmek
    celp: kendine çekme cihet: taraf, yön
    evvelen: ilk olarak hak: doğru, gerçek, hakikat
    hevâ: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular inkıta etme: kesilme, bitme, sona erme
    intaç etme: netice verme irşad: doğru yolu gösterme
    içtinap etme: kaçınma, çekinme işârât: işaretler, belirtiler
    küfür: inkâr, inaçsızlık lâl: dilsiz
    mani olmak: engel olmak mucip olma: gerektirme, sebep olma
    muhafaza etme: korunma münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse
    müşavere etmek: danışmak müşterek: ortak
    nazır: bakan necat: kurtuluş
    nedamet: pişmanlık nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nifak: münafıklık, ikiyüzlülük remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme
    rücu: geri dönme sada: ses
    sakit: suskun, suskunluk saniyen: ikinci olarak
    sıfât-ı erbaa: dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası
    zebhetmek: kesmek, boğazlamak zira: çünkü
    ziyasızlık: ışıksızlık zulmet: karanlık
    Yazar : Risale Forum

  7. #47
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 168

    tevbe etmelerine mani olmuştur. Kur’ân-ı Kerim bu kapının da kapalı olduğuna işareten بُكْمٌ 1 demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.

    Salisen: İbret nazarıyla bakıp, dahilî ve haricî delilleri görüp hakka rücuları mümkünken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerim buna işareten عُمْىٌ 2 demiştir. Yani, şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahlûklar gibi, şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayale arz ediyorlar.

    Rabian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nâdim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu halde, nefislerinin hevâsına tâbi olarak, hem bozuk fıtratlarının iktizasını destekleyerek, şeytanlarının iğvâsıyla yaptıkları o çirkin halleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur’ân-ı Kerim buna da
    فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ 3 demekle, onların son ümitlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işaret etmiştir.


    Not
    Dipnot-1 Dilsizler.
    Dipnot-2 Körler.
    Dipnot-3 “Onlar geri dönemezler.” Bakara Sûresi, 2:18.


    arz etmek: söylemek, sunmak ateşî mahlûklar: ateşten yaratılan varlıklar
    bedbaht: talihsiz, kötü talihli dahilî: içe ait; kalb ve nefisle ilgili
    fıtrat: mizaç, karakter gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
    hakka rücu: hakka dönmek, yönelmek haricî: dışa ait, dış dünya ile ilgili
    hevâ: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular ihtiyar: irade, dileme, tercih
    iktiza: bir şeyin gereği inşa etme: bina etme, yapma
    iğvâ: sapıtma, azdırıp baştan çıkarma işareten: işaret ederek
    mahrum: yoksun nazar: görüş, bakış
    necat: kurtuluş, kurtulma nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu
    nâdim: pişman rabian: dördüncü olarak
    remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme salisen: üçüncü olarak
    tevbe: dönme; pişmanlık duyarak günahtan vazgeçerek Allah’a dönme tâbi olmak: uymak
    Yazar : Risale Forum

  8. #48
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 169


    ﴿ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَاۤءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَاۤ اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شٰآءَ اللهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 1

    “Yahut münafıkların meseli; semadan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb-ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb-ı Hak herşeye kàdirdir.”

    Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır.

    Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle veçh-i irtibatı.


    İkincisi: Cümleleri arasındaki cihet-i intizam.

    Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczalarında, kelimelerindeki nizamdır.

    Evet, bu âyetin cümleleri arasındaki nizam ve irtibat, aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.

    Evvelâ, bu âyeti evvelki âyetle rapteden cihet:

    Kur’ân-ı Kerim münafıkların vaziyetlerini tasvir için itnab ve tatvil ile, yani uzun ibareleri havi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira, birinci temsilin hülâsasına göre, münafık olan kimse, kendisini vücut sahrâsında


    Not
    Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:19-20.


    Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah beyan etmek: açıklamak, izah etmek
    cihet-i intizam: tertip ve düzen yönü ecza: cüzler, bölümler, kısımlar
    heyet: bir şeyi oluşturan unsunlar, bileşenler, genel yapı hâvi: içine alan
    hülâsa: özet ihata etmek: kuşatmak, kapsamak
    irtibat: bağ, ilişki itnab: sözü uzatma; herhangi bir yeni fayda için, maksadı alışılagelmişin dışında uzun bir söz ile ifade etme
    kudret: Allah’ın güç ve iktidarı kàdir: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah
    kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse küfür: inkâr etme, kabul etmeme
    mesel: benzer, örnek murad: irade edilen, istenen
    mâkabli: öncesi münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse
    nizam: düzen, sistem raptetmek: bağlamak
    sema: gök tasvir: canlandırarak anlatma, ifade etme
    tatvil: sözü uzatma, uzun tutma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak, netice vermek veçh-i irtibat: bağlantı, ilişki yönü
    vücut: varlık zira: çünkü
    zulmet: karanlık
    Yazar : Risale Forum

  9. #49
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 170


    arkadaşlarından ayrılmış, tek başına kaldığını ve kâinat cemiyetinden tard edilmiş sahipsiz kaldığını bildiği gibi, herşeyi de mâdum bilir. Ve vahşetle ihata edilmiş, sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlûkata ecnebî nazarıyla bakar. Münafıkın şu bakışıyla mü’minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zira, mü’min olan zat, nur-u iman ile bütün mevcudatı kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinatla, tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muarefesi vardır.

    İkinci temsilin hülâsasına göre: Münafık olan adam, âlemi musibetleriyle öldürücü, belâlarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdit edici, şedâidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı, envâıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder. İşte o münafıkın bu zannına göre, âlemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşya ve mevcudat onun aleyhindedirler. Halbuki mü’min olan zat nur-u imanın iktizasıyla, kâinatın yaptığı tesbihleri ve tebşirleri manen işitir, ferahnâk olur.

    Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir. Birisi, süflî ve âmi olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir. İkincisi, kibirli, gururlu, güya yüksek tabakadır. Buna münasip ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.

    Sual: Şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makamla münasebeti nedir?


    Elcevap: Kur’ân-ı Kerimin muhataplarından tabaka-i ûlâda veya saff-ı evvelde olanlar, daima sahrâlarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar, bilumum bu hadiseyi ya görmüşler veya ebnâ-yı cinslerinden işitmişlerdir. Hem böyle ateş yakmak meselesi efkâr-ı amme ile alâkadardır. Ve bu hadise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder. Sonra ikinci temsilin birinci temsille münasebeti pek aşikârdır. Zira, o ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.


    adâvet: düşmanlık alâkadar: alâkalı, ilgili
    bilumum: bütünüyle, tamamıyla cemiyet: topluluk, toplum
    darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar, insanlar
    ecnebî: yabancı efkâr-ı âmme: genel düşünce, kamuoyu
    envâ: çeşitler, türler eşya: şeyler, varlıklar
    ferahnâk: neş’eli, sevinçli hâdisat: hadiseler, olaylar
    hülâsa: özet ihata etmek: kuşatmak, çepe çevre sarmak
    ikmal etmek: tamamlamak iktiza: gerektirme
    ittifak etmek: anlaşmak, uyuşmak ittihad: birleşme, birlik
    keza: bunun gibi, böylece kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
    mahlukât: yaratıklar, yaratılanlar mevcudat: varlıklar
    musibet: belâ, sıkıntı muârefe: karşılıklı tanışma
    mâdum: yok mânen: mânevî yönden, psikolojik olarak
    münasebet: bağlantı, ilişki münasip: uygun
    mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan nazar: bakış
    nur-u iman: iman nuru, ışığı, aydınlığı saff-ı evvel: ilk saf, ilk muhataplar, ilk nesil
    sahrâ: alan, geniş saha, çöl süflî: aşağı, alçak
    sükûnet: durgunluk, hareketsizlik taaddüd: çeşitlilik, birden fazla olma
    tabaka-i ûlâ: birinci tabaka, grup tard etmek: kovmak, uzaklaştırmak
    tebşir: müjdeleme temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme
    tesbih: Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tetimme: ek, tamamlayıcı not
    tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek vahşet: ürküntü, korku
    zira: çünkü âmi: basit, sıradan, cahil
    âşikâr: ap açık ünsiyet: alışkanlık, âşinalık
    şedâid: şiddetli durumlar, belâlar

    Yazar : Risale Forum

  10. #50
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Münafıklar Bahsi - Sayfa: 171


    Sonra, bu ikinci temsilin, münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır.

    Birincisi: Her iki taraf da öyle hayrete düşmüşlerdir ki, kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri kaybolmuştur.

    İkincisi: Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın kendilerine düşman olduklarını zannederler. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.

    Üçüncüsü: Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılıçların parıltısını görüp gözlerini yummakla veya tüfeklerin seslerini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurubunu istemediğinden saatin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir vaziyet gösterirler. Halbuki kulaklarını tıkamakla veya gözlerini yummakla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.


    Dördüncüsü: Güneş, yağmur, su, ziya, çiçeklere isabet ederse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kabih kokuları ihdas ederler. Emvat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik, rahmet ve nimet dahi kendilerine lâyık olan mevkilere isabet etmezler de, onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmetlere ve nikmetlere inkılâp ederler.

    Beşincisi: İkinci temsilin meâliyle münafıkların kıssasının meâli arasında, eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle, صَيِّبٍ 1 nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü, va’d, vaîd, yani hayırlı ve zararlı, Allah’ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.


    Sonra, bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:

    Kur’ân-ı Kerim اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَآءِ ﴿ cümlesiyle, “Münafıklar ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrâda, karanlıklı bir gecede herbir katresi bir mermi gibi


    Not
    Dipnot-1 Yağmura yakalanan.


    cihet: yön ecza: cüzler, bütünü oluşturan parçalar
    emvat: ölüler ervah: ruhlar
    ezcümle: örneğin, meselâ gurup: batış
    ihdas etmek: ortaya çıkarmak inkılâp etmek: dönüşmek, değişmek
    intizar etmek: beklemek kabih: çirkin
    katre: damla kezalik: bunun gibi
    küfr: inkâr ve inançsızlık kıssa: ibretli hikâye
    mevcudat: varlıklar meâl: mânâ, anlam
    münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse münasebet: bağlantı, ilişki
    nebatat: bitkiler necat: kurtuluş
    nifak: münafıklık, ikiyüzlülük nikmet: azap, ceza
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan rahmet: İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan
    sahrâ: çöl tahaffuz etmek: korunmak
    temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme tenmiye: büyütme, geliştirme
    terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, ihtiyaçlarını giderme tevlid etmek: üretmek, doğurmak
    ufûnet: pis koku, kokuşmuşluk vahşet: ürküntü, korku
    vaîd: Allah’ın azap ve cezayla korkutması; felâket, cehennem va’d: hayır ve iyilik yapmaya söz verme; rahmet, cennet
    zemberek: hareketi sağlayan güç merkezi ziya: ışık
    zulümat: karanlıklar; dinsizlik, küfür şüpheleri şek: şüphe
    Yazar : Risale Forum

Sayfa 5/8 İlkİlk 12345678 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •