Sayfa 2/2 İlkİlk 12
14 sonuçtan 11 ile 14 arası

  1. #11
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Huruf-u Mukattaa - Sayfa: 64

    müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. لاَرَيْبَ فِيهِ 1 hem Kur’ân’ın şek ve şüphe yeri olmadığını tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ 2 hem tarik-i müstakimi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder.

    İşte bu cümlelerden herbirisi, ifade ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.

    Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i’câza menba, belâgate medar olan on iki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikir, ötekileri de sana havale ederim.

    1. الم bütün muarızları, muarazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyleyse, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemâli, yakîn iledir. Öyle ise, nev-i beşer için mücessem bir hidayettir.

    2. ذٰلِكَ الْكِتَابُ 3 Yani, emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünkü şek ve şüphe yeri değildir. Çünkü müttakîlere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu’cizedir.

    3. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Yani, tarik-i müstakime irşad eder. Öyle ise yakîniyattandır. Öyle ise mümtazdır. Öyle ise mu’cizdir.

    Ey arkadaş, şu هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir.



    Not
    Dipnot-1 “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” Bakara Sûresi, 2:2.
    Dipnot-2 “Takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” Bakara Sûresi, 2:2.
    Dipnot-3 “Bu kitap (Kur'ân-ı Kerim).” Bakara Sûresi, 2:2.



    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi emsal: benzerler, arkadaşlar; burada diğer kitaplar kastediliyor
    havale etmek: bir işi başkasına bırakmak hidayet: doğru ve hak yolu gösterme
    hüsn-ü kelâm: sözdeki güzellik irâe etmek: göstermek
    irşad: doğru yolu gösterme izhar etmek: açıklamak, göstermek
    i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma kemâl: mükemmellik, kusursuzluk
    medar: kaynak, dayanak noktası menba: kaynak
    muaraza: yarışma, sözle mücadele muarız: karşıt, karşı gelen
    muttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler muvazzaf: memur, görevli, vazifeli
    mu’ciz: bir benzerini yapma noktasında başkasını aciz bırakan, olağanüstü mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey
    mücessem: vücut bulmuş, cisimleşmiş mümtaz: seçkin, üstün
    münasebet: ilgi, bağ müstesnâ: seçkin, benzeri olmayan
    nev-i beşer: insan türü, insanlık nur-u belâgat: belâgat nuru, ışığı
    nur-u hidayet: doğru ve hak olan yolu gösteren nur, ışık sadef: sedef; uç, taraf, inci kabuğu
    tarik-i müstakim: doğru ve hak yol tasrih etmek: açık şekilde bildirmek, ifade etmek
    tefevvuk etmek: üstün gelmek tezahür etme: görünme, ortaya çıkma
    yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin bilgi yakîniyat: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olan şeyler
    şek: şüphe
    Yazar : Risale Forum

  2. #12
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Huruf-u Mukattaa - Sayfa: 65


    1. Bu cümlede “mübteda” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübteda” ile “haber” arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübteda” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.

    2. هَادِى 1 yerinde هُدًى 2 yani, ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur’ân’ın husule geldiğine işarettir.

    3. هُدًى ’deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü, “ma’rife”nin zıddı olan “nekre,” ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş’et eder. Buna binaendir ki, “Tenkir bazan tahkiri, bazan tâzimi ifade eder” denilmiştir.

    4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fâil sigasıyla ihtiyar edilen مُتَّقِينَ 3 kelimesiyle yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.

    S - Gayet mahdut, az birkaç noktadan beşerin takatinden hariç denilen i’câzın doğması ihtimali var mıdır?

    C - Maddî ve mânevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet, in’ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima



    Not
    Dipnot-1 “Hidâyet veren; doğru yolu gösteren.” Bakara Sûresi, 2:2.
    Dipnot-2 “Hidayet.” Bakara Sûresi, 2:2.
    Dipnot-3 “Takvâ sahipleri.” Bakara Sûresi, 2:2.


    bedel: karşılık binaen: bundan dolayı, -dayanarak
    cevher-i Kur’ân: Kur’ân’ın cevheri, özü delil-i innî: olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi
    haber: (gr.) isim cümlesinde yüklem hakikat: gerçek, mahiyet, asıl ve esas
    haricen: dışarıdan, görünüşte hazf: düşürme, atma, zikretmeme; söylenilmesi icap etmeyen sözün ibarede zikredilmemesi
    hidayet: doğru ve hak yol, doğru yolu gösterme hidayet-i Kur’ân: Kur’ân’ın doğru ve hak yolu göstermesi
    husule gelmek: meydana gelmek hüsün: güzellik
    idrak: anlamak, bilmek ihata: kuşatma
    ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek in’ikas: yansıma, aksetme
    ism-i fâil: gr. bir iş, oluş veya durumu yüklenen şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip ittihad: birliktelik, birleşme
    içtima: toplanma, bir araya gelme i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük
    kabil: mümkün kesret-i zuhur: çok sayıda görünme, belirip ortaya çıkma
    mahdut: sınırlı mahzuf: düşmüş, kaldırılmış
    masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimerin, daima yalın halde olup bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime ma’rife: gr. başına “el” takısı almış, mânâsı belirlenmiş isim
    mübteda: (gr.) isim cümlesinde özne müteaddit: bir çok, çeşitli
    müttehid: birleşmiş nekre: gr. başına “el” takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim
    neş’et etmek: doğmak nur-u hidayet: doğru ve hak yolu göstermenin ve görmenin aydınlığı
    semere: meyve, netice siga: gr. kip, kalıp
    tahkir: aşağılama, hafife alma, hakaret etme takat: güç, kuvvet
    tecessüm: belirme, kendini gösterme, cisimleşme tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma
    tenvin-i tenkir: gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek
    tâzim: yüceltme, büyüklüğünü dile getirme vücud: varlık
    îcâz: sözü kısaltma; az sözle maksadı açık ve net bir şekilde ifade etme şiddet-i hafâ: aşırı gizlilik, kapalılık

    Yazar : Risale Forum

  3. #13
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Huruf-u Mukattaa - Sayfa: 66


    ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü herşeyde bir nevi in’ikâs ve bir nevi temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik, iki üç nükte veya iki üç hüsün içtima ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüt eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemâlin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!

    S - Belâgat ve hidayetten maksat, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken, müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı, birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir?

    C - Malûmdur ki, Kur’ân-ı Azimüşşan, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râcidir. Binaenaleyh, herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur’ân’ın hakaikinden hisse alabilir ve hissedardır. Halbuki nev-i beşer derece itibarıyla muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit; ve keza meyil, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir taifenin istihsan ettiği birşey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği birşeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân-ı Kerim, günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış, âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.

    Hülâsa, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde



    Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi binaen: bundan dolayı, -dayanarak
    binaenaleyh: bundan dolayı cihet: yön, taraf
    emsal: benzerler, arkadaşlar fehm: anlayış, kavrayış
    fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal hakaik: hakikatler, doğrular
    hakikat: gerçek, doğru hidayet: hak ve doğru yolu gösterme
    hülâsa: kısaca, özetle, netice olarak hüsün: güzellik
    idrak etme: anlama, bilme ihtilâf: ayrılık, uyuşmazlık
    ihtilâfat: ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar in’ikâs: yansıma, aksetme
    istidad: ruhî özellikler; kabiliyet istihsan: güzel bulma, beğeni
    itibarıyla: bakımından içtima: toplanma, bir araya gelme
    kavim: topluluk, millet kemal: fazilet, olgunluk
    keza: böylece, bunun gibi kezalik: böylece, bunun gibi
    mahsus: özel, ait malûm: bilinen
    meyl: eğilim muhalif: zıt, aykırı
    muhtelif: farklı, değişik mukabil: karşılık
    müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse mükâfat: ödül
    mütefavit: birbirinden farklı nev-i beşer: insan, insanlık
    nevi: tür, çeşit nâzil olma: inme
    nükte: ince ve derin mânâ râci: dönen
    sahib-i kemâl: fazilet ve iyilik sahibi sukut: düşme
    tabakat-ı beşer: insan sınıfları; burada her asırda yaşayan insanlar kastediliyor tahsisat: genel bir şeyi özelleştirme; genel bir hüküm ifade eden bir sözü belirli bir hükme mahsus kılma
    taife: grup, sınıf teavün: yardımlaşma, işbirliği
    temessül: görünme, şekillenme, yansıma tevellüd: doğma, meydana gelme
    vecih: yön, yüz vâzıh: açık
    âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, ibadet lâfızları gibi şümul: kapsamlılık

    Yazar : Risale Forum

  4. #14
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.060
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210278

    Cevap: Bakara Sûresi - Huruf-u Mukattaa - Sayfa: 67


    nazmetmiş ve vaz etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidatlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binaenaleyh, ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usule mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri, zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden biri odur ki, nazmı öyle bir üslûptadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.





    belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi beyanat: açıklamalar
    binaenaleyh: bundan dolayı bürhan-ı innî: olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi
    cihet: yön, taraf câiz: sakıncasız, doğru, geçerli
    fehm: anlayış, kavrayış hidayet: doğru ve hak yol, doğru yolu gösterme
    icap etmek: gerektirmek ilm-i usul: usul ilmi, metodoloji
    intibak etmek: uymak, uygun gelmek istidad: ruhî özellikler; kabiliyet
    i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük kaide: kural, prensip
    medh: övmek muhalif: zıt, aykırı
    muhtelif: farklı, değişik murad: istenilen şey
    mutabık: uyumlu, uygun muvafık: uygun
    müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse nazm: dizme, tertip edip düzenleme; Kur'ân-ı Kerîmin Allah Teâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri
    nazmetmek: dizmek, tertip edip düzenlemek nükte: ince ve derin mânâ
    semere: meyve, netice, sonuç seyyiat: günahlar, kötülükler
    tabakalar: sınıflar takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma
    tathir etmek: temizlemek tezyin etmek: süslemek
    ulûm-u Arabiye: Arap dili ve edebiyatına ait ilimler vaz etmek: yerlerini belirleyip koymak
    vecih: yön üslûp: ifade ve anlatım tarzı
    şahid: delil, tanık

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 2/2 İlkİlk 12

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •