GÖNÜL YARAM!!!



Orası neresi? Tarife ne hacet. Bilen bilir, anlayan anlar orayı.

Hemencecik. Orası gönül yarası. Orası o yaranın şifa bulduğu yer. Sözün bittiği ikinci yer. Nice dertlilerin, nice hastaların, nice aşıkların, nice muhtaçların ve acizlerin boş gelip dolu gittikleri yer. Gönlün dolduğu ve doyduğu yer.
Kalbinizin sesini duyduğunuz yer. Sessizliğin ses verdiği yer. O kadar farklı sesin birbirine karışıp, mezcolduğu, tek ses gibi çıktığı yer. Başka türlüsüne imkan ve zaman tanınmayan yüce huzur. Gönül, gönül olduğunu orda bilir, maşukunu orda bulur. Orası işte. Gönlüm orada kaldı.

Zavallı gönül… Yarası duymayanın, devasını bulmayanın gönlü ölü…
Gönül yarasını bildi mi, devasını da bulur inşaallah. Allah (c.c.) hangi dert vermiş de, devasını vermemiş?
Yaranın, acının büyüğü gönülde. Biz hep onu dışarıda zannettik. Sonra gönül huzuru bulunca da, cümle yaralar geçti, şifa bulduk…

Evet, kainatta böyle bir yer, biricik bir yer var. O da orası işte. Gönlüm orda kaldı. Gönlümde, oradan bir hatıra kaldı… Gel ümmetinin dertlisi, hastası, günahlarının hicabında ve çokluğunda boğulan, gönlü yaralısı gel. Gelin, gecikmeyin. Haydi:
“Allahım! Kalblerin derman ve devâsı, bedenlerin âfiyet ve şifası, gözlerin nur ve ziyası olan Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına salât ve selâm eyle”

Esselatü vesselamu aleyke yâ Resulallah. Esselatü vesselamu aleyke yâ Habiballah. Esselatü vesselamu aleyke yâ Eminevahyillah. Ey Tabibe’l-kulub, Şefi elmüznibin. Gönlüm Sende kaldı.

Davetin yine takatimin bittiği bir anda yetişti. Battım kara günahlara. Çıkmam çok zordu. Gönlümü çektin. Gönlüm ki huzuru arıyordu. Kafesteki kuş gibi çırpınıyordu. Açıldı kapısı, uçtu gönül kuşum huzuruna. Kavuştu o büyük ormanına. Sütun sütun kokladı secdelerdeki izleri, tesbihleri… Gözyaşlarını içti, susuzluğunu orada dindirdi. Nice dertlinin bıraktığı en asil incileri, gözyaşlarını içti. Hayret, hiçbir iz kaybolmamıştı. Sadece gizlenmişti o kadar. Orası gönül yarası. Gönül evi, gönül devası.

Yeşil Kubben, uçaktan ışıl ışıldı. Daha oradan çektin gönlümü. Aştım, uçtum, kanatlanıp geldim. Mesafeleri yendim de geldim Efendim (sav.). Eşi benzeri olmayan bir çekimin içine girdim. Kayboldum. Gönlüm bir değil, milyar, milyar gönül orda. Onca insan tek insan, milyon gönül tek gönül orada. Yaşadığımı orada anladım, orada bildim. Orası öyle bir yer.
Orası anlatılmaz, orası yaşanır ancak. Dile gelen, Mehmet Akif’in tabiriyle: “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım” dediği gibidir ancak. Yine de şikayetim yok. Denizin nazarında bir damla, damladır.

Hele o bayram sabahı. Bir yetim çocuğun hüznüyle zor oldu, huzurundan ayrılmak… Huzurun ayrılık makamı değil. Vuslat demi. Hangi damla denizine, karıştı mı çıkmak ister ki. Ben de, biz de tüm kardeşlerimiz de öyleydik. Neler neler yaşadık. O kadar zengin, o kadar temiz duygularla doldu ki gönlümüz, bundan sonra dünyada o temiz gönülle yaşamak çok zor gibi. O gönlü kirletmeden, sahibine teslim etmek çok zor. Gel de anlat, bilmeyene, görmeyene.


Şair yüreği gibi. Ey gönül, madenin o kadar yufka ki, bir kuş ötüşü yeter ağlamana. Gönül gönül olalı, hiç bu kadar yoğrulup, yufkalanmamıştı. Doğrusu incelmeyen hamurdan da ne olur ki. Gönül inceldi huzurunda, gönül devasını buldu, yarasını unuttu huzurunda.

Boşuna küçük dertler peşinde telef etmişiz de, ömrümüzü de, gönlümüzü de.
Gönül sahibinin izinde.
Gönül orada ve duada.
Gönül uçmakta… Ama nefis bırakmıyor peşini…
“Gönül uçmak dilerken semavî ülkelere
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.” (Necip Fazıl Kısakürek)

Ey gölgeler gölgesi dünya… Bana bir başka bir yer göster, cennetin izini taşıyan. Yok… Sadece orası. Orası, gönül yarası.
Döndüm. Döndüm mü acaba? Daha kaç gün sürecek bu rüya? Yaşadığım hayatla kıyası, ölünün diriye mikyası. Artık gerisini siz düşünün. Aşkının ikliminden çıkmak istemiyor gönül yâ Resulallah. Gönül yarasının şifası sende, bilmeyenlere seni anlatacak, seni söyleyeceğim söz.

Gönlüm orada kaldı… Ait olduğu yerde. Hâlâ orada. Seyran orda, devran orda. Bayram orda.
Hüznü keder deffola
Dilde hicap reffola
Cümle günah affola
Bayram, o bayram ola
Ve gönül gözü ağlıyor şevkinden yâ Resulallah.

Gönül aradığını sende buldu. Aşkını sende buldu. Ne bulduysa sende buldu. Daha da fazlasını. Nedir ki seni bize sevdiren, bizi sana doğru çeken nedir? Yâ Resulallah, inan ki anlamış değilim. Anlamaya da gerek yok. Aklın ayağıyla varamadığı yere, gönül kanatlarıyla uçtum. Bu yeter bana. Işığa koşan, ölümüne ışığa koşan kelebekler gibi… Atıldım sana, ravzana, kucağına. Sende ölüm yok. Sende doğum çok. Diriliş var, doğuş var. Yanış ve eriyiş içerden, dıştan görünen hâli kim bilecek? O hal ancak Rabbime âyân. Bâtınımızı, içimizi bilen O.

Bu dünya bir gönül bile etmez. O gönül Senin aşkınla yandıktan sonra. Dünya da yanar, dünya da döner; o da katılır bu devrana. O gönül seni bilip, seni sevdikten sonra.
Bir şey getiremedim Rabbim, Resulünün huzuruna. Oysa eli boş gidilmezmiş gidilen yere. Ben ise iki büklüm sırtımla, çok ama çoook günah getirdim.

Burası hacet kapısı, gönül kapısı, eli boş dönmeyeceklerden biri de ben olurum inşaallah. Sen Habibine verdin, istediği her şeyi verdin, en yüce Makamı Mahmud’a, en büyük şefaatine erdirdin. Bizi de erdir o lütfa, bizi de kandır o suya, bizi de daldır o denize. O deniz ki, zerresi, damlası bile onsuz olmayan kâinata bedeldir.
Yaşamak Seni anlamak. Yaşadığını bilmek, Seninle olmak.

Ey Sevgili Nebi! Ey Sevgili Resul! Gönlüm Sende kaldı. Gönlüm orda kaldı. Ruhumu didik didik ettim. Ayıkladım, yabani duygulardan gönlümü Sana verdim.

Ben kırık bir testiyim.
Sen taşan bir deniz.
Denizinden bu damlayı mahrum etme. Ey denizler dolusu, damlalar dolusu salât ve selâm gönderdiğim Şanlı Nebi (asm.).
Gönlüm huzurunu buldu… Aradığını buldu. Yâ Nebiyallah…
Hasretindir gezdirir yer yer beni, diyar diyar kalbimi. Uzakta sandığım yalan çıktı. Mesafeler, ülkeler yalan çıktı. Sahtelerin çektiği tuzaklara kandığım yeter. Senin nurun, Senin ışığın yakmıyor. Topluyor her gönlü. Gönüller ışığını Senden alıp parlıyor. Güneş bile Senden ışığını alıyor. Bildim nurunun nerelere eriştiğini…
Sen ki, ışık üstü bir Nursun,
Sen ki, baştan sona huzursun,
Sende aradığımdan daha fazlası var.
Sen ki, baştan sona huzursun.

Senden ışığından mahrum ülkeler ve gönüller devamlı karanlıkta. İnsanlar ışığı buldu ama, Seni unuttu. Gerçek ışığı, ışığın kaynağını unuttular. Aynadaki sözde tecelliye vuruldular. Oysa ki, Sen ışık üstü ışık, nur üstü nurdun… Nurunu bilmeyen, görmeyen gözler ve gönüller körler hâlâ. Işığını onlara da ulaştırmaya çalışacağım söz yâ Nebiyallah (asm.).
Söz, sözün sözü, özün özü. Seni sevdirmek kimsenin elinde değil ve haddine de değil ama izin ver. Rabbim bir küçük işaret levhasında, mesela bu mütevazi yazıda Seni gösteren, bir işaret taşı görevini lâyık görsün de yaptırsın inşaallah. Bir dile, bir gönüle girmek kolay değil. Ama güneş gibi doğuyorsun gönlümüzde ve hiç batmıyorsun.
Ey bahtımızın güneşi. Ey sevgililer sevgilisi. Ey maddi manevi hayatımızın canlı güneşi. Bütün insanlık kaybettiğini arıyor. Seni bulamadıkça daha da çok arayacak. Sen ki gönül evisin, şefaatçisin.
Gönlüm orada, evinde kaldı. Orası öyle bir yer işte, gönül orda yandı ve orda uyandı, yâ Resulallah…Sonsuza kadar salât ve selâm olsun sana...