12 Eylül 1980 darbesinin ardından kaldığımız Mamak korkunç bir yerdi. Akşama kadar bulunduğumuz hücrelerde ‘nazari’ ve ‘ameli’ eğitim yapıyorduk.

Eylül darbecilerinin yargı önüne çıkacağı günlerdeyiz. Bundan 32 yıl önce, bu “her şeye hakim” üniformalı adamların bir gün yargı önüne çıkacaklarını hayal etmek bile pek mümkün değildi.
Askeri darbe; bütün toplumu cendereye almakla birlikte, asıl gücünü ve insafsızlığını, cezaevlerinde, emniyet ve MİT işkencehanelerinde gösteriyordu.


Diyarbakır Cezaevi’nde yaşatılan vahşeti zaman içinde öğrendik. Özellikle de, insanlıkdışı vahşi işkencelerin nasıl yapıldığını… İşkence ve zulüm merkezlerinden birisi, Mamak Askeri Cezaevi’ydi. Her iki askeri darbede (12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980) bu askeri cezaevinde kaldığımı belirteyim…


16 Temmuz 1974 tarihinde üç yıllık tutukluluğumun ardından çıkarılan afla Mamak Askeri Cezaevi’nden tahliye edilirken, gardiyanlar inşaatı süren 1 No’lu cezaevini göstererek şöyle demişlerdi: “Bir daha gelirseniz yeni cezaevinde yatacaksınız, eski cezaevini çok ararsınız.”
Gerçekten de, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kaldığımız Mamak korkunç bir yerdi. Sabahtan akşama kadar bulunduğumuz hücrelerde ‘nazari’ ve ‘ameli’ eğitim yapıyorduk. ‘Nazari’ yani teorik eğitimde ‘Atatürk İlkeleri’ başlıklı bir kitabı okuyorduk. Başımızdaki askerler kitapta yazılanlardan bizi imtihan ediyorlardı. Bunu beceremediklerini fark edince bu sorumluluğu tutukluların içinden bir ‘kıdemli’ye bıraktılar.


Kıdemlinin insafına göre yürüyordu işler. Eğer o “Bilemedi komutanım” derse yanmıştınız. Dayak, hakaret, eziyet; sırasıyla işlemeye başlıyordu. Bu dayaklarda yaşamlarını yitirenler de oldu, akıl sağlığını kaybedenler de...


‘Ameli’ yani pratik eğitim ise askerlerin yaptığı talimin tutuklulara uygulanmasıydı. Sabah erkenden kalkıyor, hücremizin içinde hançeremizi yırtarcasına söylediğimiz marşlar eşliğinde yerimizde sayarak talim yapıyorduk. Bu ‘rap rap’ eğitim saatlerce sürüyordu. Havalandırmaya çıkarıldığımızda, aynı eğitim, daha şiddetli bir dayakla birlikte uygulanıyordu. Verdiğimiz dilekçeler sonrasında, bir grup tutuklu arkadaşımla birlikte, koşulları daha iyi olan Ordu Dil ve İstihbarat Okulu’ndaki cezaevine gönderildik, Mamak’taki zulüm düzeni 1990’lara kadar sürdü.


Daha sonra Bursa Cezaevi’nde birlikte kaldığım arkadaşlardan dinlediğim zulmü ‘Mamak Askeri Cezaevi’ kitabımda anlattım. Cezaevinde zulme ortak olan üniformalılar çoğunluktaydı ama aralarında vicdanı sızlayanlar da vardı.


Bunlardan birisi de Binbaşı Hikmet’ti: “Raci Tetik (Mamak Askeri Cezaevinin ünlü Komutanı Albay, acımasızlığıyla ünlüdür), tek tek sıraya dizilmiş tutukluların karşısındaydı. Ellerini arkasına koyarak onları düşman gözlerle süzdü, küfür ve hakaretle dolu konuşmasını şöyle tamamladı: ‘Rahatlık size batıyor. Sopayı sırtınızdan kaldırdık mı böyle oluyor. Bana kalsa hepinizi tek tek hücrelere koyar, her gün birinizi kurşuna dizerim. Geri kalanınız da elleri şakaklarında ölümü beklerler’....


Raci Tetik, gözlüklü olanların gözlüklerini teker teker topladı ve yere atıp ayaklarıyla iyice çiğnedi. Artık herkese rahatça yumruk atabilirdi. Sırayla çenelere destekli yumruklarına başladı. Çok gergin ve sinir bozucu bir hava vardı.


Tam bu sırada operasyona katılan Binbaşı Hikmet sinir krizi geçirdi ve kendisini yerden yere atmaya başladı. Binbaşı Hikmet, ‘Daha önce dayak atılmayacak diye ben söz verdim. Böyle şey olmaz sözümüzde durmalıyız’ diye tepki gösterdi. Hemen derdest edilip hastaneye kaldırıldı, delirmişti.’”(Oral Çalışlar, Mamak Askeri Cezaevi, Everest Yayınları, s.67-68)


Raci Tetik acaba nerelerde? Vicdanlı Binbaşı Hikmet’e ne oldu?
Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanması başlarken bunları hatırladım. Hesap verecekler yalnızca onlarla sınırlı kalmamalı... Bu yargılamanın başlamasıyla birlikte, genel olarak, işkencecilerden, üniformayla insan öldüren yetkililerden hesap sorulmasının yollarını açmalıyız.


Oral Çalışlar