Sayfa 4/4 İlkİlk 1234
39 sonuçtan 31 ile 39 arası

Konu: Zühre

  1. #31
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 226


    Elhasıl, hadiste vardır ki: هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلوُنَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظِيمٍ 1


    Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.2 İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.

    Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlar ile resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tabir etmiş: وَمَآ اَنَا بِالْبَاغِى عَلَى الْحُبِّ رُشْوَةً ضَعِيفٌ هَوًى يُبْغىَ عَلَيْهِ ثَوَابُ 3

    Yani, “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünkü, mukabilinde bir mükâfat, bir sevap istenilen muhabbet zayıftır, devamsızdır.” Hattâ hâlis muhabbet, fıtrat-ı insaniyede ve umum validelerde derc edilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam mânâsıyla validelerin şefkatleri mazhardır. Valideler, o sırr-ı şefkatle, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir. Tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için—Hüsrev’in müşahedesiyle—kafasını ite kaptırır.


    DÖRDÜNCÜ MESELE: Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve ağaç gibi), doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı





    Not
    Dipnot-1“İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” bk. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 3:414,4:179, 362.
    Dipnot-2 el-Hâkim, el-Müstedrek 4:341; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1:244.
    Dipnot-3 bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 1:95, 207; ez-Zehebî, Târihu’l-İslâm 103.




    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
    amel: iş, davranış batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
    derc edilmek: yerleştirilmek elhasıl: kısaca, özetle
    emr-i İlâhî: Allah’ın emri esbab: sebepler
    esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı
    hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış halâs: kurtulma
    harekât: hareketler hâlis: içten
    ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme ihtiyar: dileme, irade
    mazhar etme: eriştirme medar-ı necat: kurtuluş sebebi
    muhabbet: sevgi mukabele: karşılık verme
    mukabil: karşılık mânâsıyla: anlamıyla
    mükâfat: ödül müreccah: tercih edilen
    müşahede: gözlemleme netice: sonuç, son
    rıza-yı İlâhî: Allah’ın rızası saadet-i uhreviye: âhiret hayatındaki mutluluk
    sırr-ı şefkat: şefkatin içinde gizli olan sır tabir etmek: açıklamak, ifade etmek
    talep: istek tereccuh etmek: üstün gelmek
    umum: bütün valide: anne
    vazife-i İlâhiye: İlâhi görev zat: kişi
    zerre: atom

    Yazar : Risale Forum

  2. #32
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 227


    hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillâh de, al.
    Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü 1 وَلاَ تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz” demektir.

    O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’amdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.

    Esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, iktiran tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem birşeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor.


    Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkuf ile beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil.

    Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti o nimete mukarin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet rahmet-i İlâhiyedir. Evet, o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi, nimetin ademine illet olurdu. Fakat, mezkûr kaideye binaen, o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.




    Not
    Dipnot-1 “Üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin!” En’âm Sûresi, 6:121.





    Bismillâh: Allah’ın adıyla Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah
    adem: yokluk, hiçlik binaen: dayanarak
    cetvel: su kanalı esbab-ı zâhiriye: görünürdeki sebepler
    esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren ihsan: bağış, iyilik, lütuf
    ihtiyar: irade, tercih etme iktiran: iki şeyin bir arada bulunması
    illet: esas sebep illet-i hakikî: gerçek sebep
    in’âm: nimetlendirme kaide: kural, prensip
    kudret ve irade-i Rabbâniye: bütün varlıkların idaresi ve terbiyesi elinde olan Cenâb-ı Hakk’ın güç, iktidar ve iradesi lisan-ı hal: hal ve beden dili
    mağlâta: aldatmaca meyl-i ihsan: iyilik yapma eğilimi
    mezkûr: adı geçen, anılan mukaddemât: başlangıçta olan şartlar
    mukarin: beraber, bağlantılı mâdum: yok, hiç olmuş
    mânâ-yı işarî: işaret edilen anlam mânâ-yı sarih: açık anlam
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak
    rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti tabir edilmek: ifade edilmek
    terettüp etmek: bir şeye bağlı olarak ortaya çıkmak, meydana gelmek tevakkuf: durma, bir şeye bağlı olma
    tevehhüm: kuruntu umum: bütün
    vücud: varlık zâhir: açık, âşikar
    zâhirî: dış görünüşte âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
    şerâit: şartlar, belirtiler şükür: teşekkür, Allah’a karşı minnet duyma

    Yazar : Risale Forum

  3. #33
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 228


    Meselâ, Risale-i Nur’un şakirtleri içinde Cenâb-ı Hakkın nimetlerine mazhar bazı zâtlar (Hüsrev, Refet gibi), iktirânı illet ile iltibas etmişler, Üstadına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki, Cenâb-ı Hak onlara ders-i Kur’ânîde verdiği nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş.

    Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyleyse onun ifadesi, istifademize illettir.”

    Ben de derim: Ey kardeşlerim! Cenâb-ı Hakkın bana da, sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş. İki nimetin illeti de rahmet-i İlâhiyedir. Ben de sizin gibi, iktirânı illet ile iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirtlerine çok minnettarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: “Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir biçare nasıl hizmet edecekti?” Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz.

    Bu Dördüncü Meselede gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.


    BEŞİNCİ MESELE: Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle terettüp eden bir şerefi, bir fazileti o cemaatin reisine veya üstadına vermek hem cemaate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar.

    Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek



    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)
    Refet: (bk. bilgiler – Refet Barutçu) bedel: karşılık
    biçare: çaresiz cemaat: topluluk
    ders-i Kur’ânî: Kur’ân dersi enâniyet: benlik, gurur
    fazilet: değer, üstünlük fethetmek: ele geçirmek
    gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli ganimet: savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler
    hasene: iyilik hâsıl olan: meydana gelen
    ifade: konuşma, hakikatleri dile getirme ihsan: bağış, iyilik, lütuf
    ihsan etmek: bağışlamak iktirân: iki şeyin bir arada bulunması
    illet: esas sebep iltibas: karıştırma
    kudsî: kutsal masdar: kaynak, bir şeyin çıkış yeri
    mazhar: bir nimete ulaşan, elde eden menba: kaynak
    minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendisini borçlu saymak mukarenet: yan yana olma
    muvaffakiyet: başarı muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet
    mürşid: doğru yolu gösteren nefis: bir kimsenin kendisi
    netice: son, sonuç nevi: çeşit, tür
    nimet: iyilik, lütuf, ihsan nimet-i ifade: ifade etme, söyleyebilme nimeti, faydası
    nimet-i istifade: bir şeyden yararlanabilme nimeti rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz şefkati
    reis: başkan sa’y: çalışma
    sevk etme: gönderme tabur: bölüklerden meydana gelen askerî birlik
    telâkki etmek: kabul etmek terettüp etmek: meydana gelmek, ortaya çıkmak
    vakıf: halkın faydasına sunulmuş mal vasıtasıyla: aracılığıyla
    zaptetmek: el koymak zat: kişi
    zulüm: haksızlık ümmî: okuma-yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
    üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi şakirt: öğrenci, talebe
    şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür


    Yazar : Risale Forum

  4. #34
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 229


    gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ, hararet ve ziya sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Sen de, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir.

    Evet, âyine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir, Cenâb-ı Haktan gelen feyze mâkes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla, feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.


    Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlâsıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile, o mürid, başka yolda aldığı füyuzâtı, üstadının mir’ât-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasıl ki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır, o âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.


    ON DÖRDÜNCÜ NOTA

    Tevhide dair dört küçük remizdir.


    BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celb olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?




    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Endülüs: (bk. bilgiler)
    Sibirya: (bk. bilgiler) Yemen: (bk. bilgiler)
    acip: hayret verici aksedilme: yansıtılma
    celb olmak: bir yerden getirilmek cenup: güney
    cevher: değerli taş dikkat-i nazar: dikkatle bakmak
    divanelik: akılsızlık esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren
    feyiz: mânevî gıda, bereket füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler
    garaib: tuhaf, şaşılacak şeyler garip: hayret verici, şaşırtıcı
    garp: batı hararet: ısı
    harici: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı ve dikkati tek bir yere yoğunlaştırmak
    hâkim-i mu’cizekâr: her şeyi mu’cize olan ve her şeyi emri altında bulunduran hâlis: içten, samimi, saf, temiz
    irşad etme: doğru yolu gösterme kasır: saray
    kuvvet-i irtibat: güçlü bağlantı kâmil: manevî mertebelerde yükselip olgunlaşan
    küre-i arz: yerküre, dünya makam: derece
    manyetizma: telkin ve hipnoz yolu ile birini tesir altına alma masdar: kaynak
    mazhar: bir özelliği üzerinde taşıyan ve yansıtan minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek
    mir’ât-ı ruh: ruh aynası muhafaza etmek: korumak, saklamak
    mâkes: yansıma yeri mürid: bir mürşide talebe olan
    mürşid: doğru yolu gösteren müşahede etme: gözlemleme
    nota: bildiri nâkıs: eksik, noksan
    remiz: işaret safvet-i ihlâs: ihlâsı zedeleyecek hiçbir yönün olmayışı
    sarf edilen: kullanılan telâkki edilen: kabul edilen
    tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme vesilelik: aracılık
    ziya: ışık ziyade: çok, fazla
    Çin: (bk. bilgiler) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
    üstad: bir alanda kendini yetiştirmiş olan ve birikimini talebelerine aktaran kişi şark: doğu
    şimal: kuzey

    Yazar : Risale Forum

  5. #35
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 230


    İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.

    İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zât olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

    İKİNCİ REMİZ: Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedit bir his ile onun muhafazasına çalışır—tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh, güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derk etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görünen güneş, âyineye tâbi değil, bekàsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekàsı onunla değil; belki âyinenin hayattar parlamasının bekàsı, güneşin cilvesine tâbidir.

    Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedit bir muhabbet-i bekà, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil. Belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâlin cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; يَابَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى 1 de. Yani, madem Sen varsın ve bâkisin. Fenâ ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!




    Not
    Dipnot-1 Ey Bâkî! Sadece Sen bâkisin, ebedîsin.




    Bâkî-i Zülcelâl: kendi varlığı sonsuz olan, sınırsız heybet ve haşmet sahibi olan Allah Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası; Allah’ın ilminin bir adı
    Zât: Allah acib: hayret verici, şaşırtıcı
    adem: yokluk, hiçlik aktâr: bölgeler
    alâka: ilişki anâsır: unsurlar, elementler
    arz: yeryüzü bekà: devamlılık, kalıcılık
    belâhet: aptallık bâki: devamlı olan, sonsuz
    cilve: görüntü, yansıma derk etmek: anlamak, algılamak
    ebed: sonsuzluk ebleh: ahmak
    edvâr: devirler, dönemler ehemmiyet: değer, önem
    emel: arzu, istek ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmaksızın bütün zamanlar, öncesizlik ve sonsuzluk
    fenâ: son bulma fıtrat: yaratılış, mizaç
    halâskâr: kurtarıcı hayattar: canlı
    hususan: özellikle hâcât: ihtiyaçlar
    hükmetmek: emri altında tutmak, hâkim olmak hüviyet: temel, özellik
    intişar etmek: yayılmak istidad: kabiliyet
    kasr-ı garip: şaşkınlık uyandıran saray kasr-ı İlâhî: İlâhî köşk
    kasır: saray mahiyet: nitelik, özellik
    medet: yardım melce: sığınak
    menzil: konaklama yeri muhabbet: sevgi
    muhabbet-i bekà: sonsuz yaşamayı sevme, arzu etme mâbûd: kendisine ibadet edilen
    mâlik: bir şeyin sahibi mütevakkıf: bağlı
    rabıta: bağlantı remiz: işaret
    saray-ı acip: hayranlık uyandıran saray semâ: gökyüzü
    semâvât: gökler tabi: bağlı
    tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek ukbâ: ahiret, öbür dünya
    âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âlem: dünya
    âlem-i ervah: ruhlar âlemi âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
    şedit: şiddetli

    Yazar : Risale Forum

  6. #36
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 231


    ÜÇÜNCÜ REMİZ:
    Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

    Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.


    Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

    Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.

    DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr‑ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.


    Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali




    Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah ağleb: çoğunluk
    batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü cihazat: cihazlar, âletler
    cihet: taraf, yön cüz’î: küçük, ferdî
    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dane: tane, tohum
    dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün ekser: çoğunluk
    gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli gark olmak: boğulmak
    gayr-ı mevcut: var olmayan hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
    hakikat-i vücud: gerçek varlık hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki
    hat: çizgi hazer et: dikkatli ol
    hissiyat: hisler, duygular hâlet: durum, hal
    in’ikâs etmek: yansımak istiab etme: içine alma, kaplama
    kuvve-i hafıza: hafıza duyusu, bellek lem’a: parıltı
    letâif: ruhtaki ince duygular lâtife: ruhtaki ince duygu
    mahiyet: temel yapı menzil: ev, mekan
    musibet: belâ, büyük sıkıntı mâdum: yok, hiç olmuş
    mânevî: mânâya ait, maddî olmayan remiz: işaret
    sahaif-i ömür: ömür sayfaları sahife-i a’mâl: amellerin kaydedildiği sayfa
    satıh: yüzey sür’at-i hareket: hızlı hareket
    sıklet: ağırlık tahrik: harekete geçirme
    tasavvur etme: düşünme, hayal etme vehim ü hayal: vehim ve hayal; olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme ve hayal etme
    zerrecik: atom

    Yazar : Risale Forum

  7. #37
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 232


    uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

    Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ 1kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.



    ON BEŞİNCİ NOTA

    Üç meseledir.2
    BİRİNCİ MESELE: İsm-i Hafîzin tecellî-i etemmine işaret edenفَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ 3 âyetidir. Kur’ân-ı Hakîmin bu hakikatine delil istersen, Kitab-ı Mübînin mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîzin cilve-i âzamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-i kübrâsının nazîresini çok cihetlerle görebilirsin.

    Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı, karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra, mizansız ve eşyayı fark etmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula.

    Sonra, senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak. İsrâfilvâri melek-i ra’d,




    Not
    Dipnot-1 Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
    Dipnot-2 On Beşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Meseleleri, Yirmi Dördüncü Lem’a’dır. Üçüncü Mesele ise Barla Lâhikası’nda yer almaktadır.
    Dipnot-3 “Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür.” Zilzal Sûresi, 99:7-8.





    Kitab-ı Mübîn: kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah’ın kudretine ait nizam ve intizam kanunlarını içeren manevi kitap Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
    berk: şimşek cihet: taraf, yön
    cilve-i âzam: en büyük yansıma cismâniyet: maddî beden, maddî varlık boyutu
    cismânî: maddî câmid: cansız
    daire-i hayat: hayat alanı derece-i hayat: hayat derecesi
    ezcümle: örneğin, mesela hakikat-i kübrâ: en büyük gerçek
    hayvâniyet: maddî yönden canlılığı olan hayvânî: canlı
    ism-i Hafîz: herşeyi koruyan, bütün özellikleriyle kaydedip muhafaza eden anlamına gelen Allah’ın bir ismi kabza: avuç
    kelime-i kudsiye: kutsal cümle kâinat: evren
    marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma mistar: cetvel, şablon
    mizansız: ölçüsüz muhalif: farklı
    muhtelif: çeşitli, farklı nazîre: benzer
    nev/nevi: çeşit, tür nota: bildiri
    sandukça: küçük sandık senevî haşir: yıllık haşir; bitkilerin bahar mevsiminde yeniden dirilip toplanmaları
    tecellî-i etemm: noksansız tecelli, eksiksiz yansıma tevehhüm: kuruntu
    vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu âlem: dünya, evren
    âlem-i nur: nur âlemi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
    âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi İsrâfilvâri: dört büyük melekten olan Hz. İsrâfil gibi [bk. bilgiler – İsrâfil (a.s.)]

    Yazar : Risale Forum

  8. #38
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 233


    baharda, nefh-i sur nev’inden yağmura bağırması, yeraltında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîzin tecellîsi altında, kemâl-i imtisal ile, hatasız olarak, Fâtır-ı Hakîmden gelen evâmir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki, onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kast, bir irade, bir ilim, bir kemâl, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünkü, görüyorsun ki, o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor.

    Meselâ bu tohumcuk bir incir ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîmin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte, ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar.


    Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sümbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvânî hayat mertebesine terakki etsinler.

    Ve hâkezâ, kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. 1 فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîzin cilvesiyle ve ihsanıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor.

    İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyetin tecellî-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir.



    Not
    Dipnot-1 “Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?” Mülk Sûresi, 67:3.




    Fâtır-ı Hakîm: her şeyi benzersiz bir şekilde ve yerli yerinde yaratan Allah Zât-ı Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan Zât, Allah
    basiret: görme cilve: görünme, yansıma
    defnedilen: gömülen evâmir-i tekviniye: kainatta geçerli olan kanunlar
    galat: hata hadsiz: sınırsız
    hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hayvânî: hayvansal, canlı
    haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma hikmet: bir gayeye yönelik olma
    hâkezâ: bunun gibi ihsan: bağış
    iltibassız: karıştırmadan imtisal etmek: emre uymak, boyun eğmek
    inkişaf etme: ortaya çıkma, gelişme irade: dileme, tercih, seçme gücü
    irsiyet: soydan gelen, miras olarak kalan ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her şeyi muhafaza eden, koruyan anlamına gelen ismi
    kabza: avuç kast: amaç, hedef
    kat’î: kesin kemâl: olgunluk, mükemmellik
    kemâl-i imtisal: tam ve mükemmel bir şekilde emre uyma kıyamet: dünyanın yıkılıp, âhiret hayatının başlaması
    melek-i ra’d: gök gürültüsüyle görevli melek mertebe: derece
    muhafaza: korumak, saklamak muhtelif: çeşitli
    mütenevvi: çeşitli nebâtî: bitkisel, bitki ile ilgili
    nefh-i ruh: ruhun üflenmesi nefh-i sur: kıyamet koptuktan sonra Hz. İsrafil’in Sur’a üflemesi ve haşir meydanında insanların ve diğer canlıların diriltilmesi
    nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi nev’: çeşit, tür
    neşir: yayılma nimet: iyilik, lütuf
    sureten: görünüşte surette: şekilde
    tecellî: görünüm, yansıma tecellî-i ekber: en büyük tecelli, yansıma
    temayüz etmek: ayrıcalıklı olmak, ayrılmak terakki etmek: ilerlemek, yükselmek
    tevfik-i hareket: hareketini bir şeye uydurma şuur: bilinç, anlayış

    Yazar : Risale Forum

  9. #39
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.052
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Zühre - Sayfa: 234


    Evet, bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki, ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan, emanet-i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef’âl ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemâl-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek.

    Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.


    İşte, hafîziyetin cilve-i kübrâsına ve mezkûr âyetin hakikatine şahitler had ve hesaba gelmez. Bu meseledeki gösterdiğimiz şahit, denizden bir katre, dağdan bir zerredir.

    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 1




    Not

    Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.




    akvâl: sözler, laflar amel: iş, davranış
    arz: yeryüzü azîm: büyük, yüce
    cilve: görünme, yansıma cilve-i kübrâ: en büyük cilve, yansıma
    ebed: sonsuzluk ebedî: sonsuz
    ef’âl: fiiler, davranışlar ehemmiyet: önem, değer
    emanet-i kübrâ: büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler fâni: geçici olan, ölümlü
    galat: hata
    had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
    hafîziyet: Allah’ın her şeyi koruyup saklaması hakikat: gerçek mahiyet, içinde gizli gerçek
    halife: temsilci, bir kişi ve mekân adına hareket eden hamele: taşıyan
    hasenat: iyi ameller, hayırlar hâşâ: asla
    hüccet-i katıa: kesin delil katre: damla
    kemâl-i dikkat: tam ve eksiksiz dikkat lem’a: parıltı
    meb’us: gönderilmiş, görevli mezkûr: adı geçen, zikredilen
    muhafaza etmek: korumak, saklamak muhasebe: hesaba çekilme
    namzet: aday neşretmek: yayımlamak, basmak
    saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk seyyiat: günahlar, kötülükler
    taltif: iyilik ve güzellikle muamele etme, ödüllendirme teksir: çoğaltma
    tesir: etki zerre: atom
    zâil: geçip gidici, yok olucu âsâr: eserler
    âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi âyâ: “acaba mümkün mü?” anlamında şüphe bildiren ünlem edatı
    şekavet-i daime: sürekli bedbahtlık, hiç bitmeyen sıkıntı

    Yazar : Risale Forum

Sayfa 4/4 İlkİlk 1234

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

103, 113, 119, 121, 131, 134, 139, 140, 147, 149, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 179, 181, 192, 193, 197, 198, 199, 203, 204, 205, 206, 207, 227, 592, abdini, acip, adedince, adetlerini, adıyla, aklı, aldatan, aldıkları, âlemleri, alınmış, amelin, amellerin, anlaşılmadığından, aracı, araf, arınmış, arz, askerlik, atmak, aya, âyine, ağzı, bahçeyi, bahusus, bazı, bağlantı, bağırarak, bağış, başıboş, başındaki, berkten, beşer, biliniz, bilmüşahede, binaen, bir adam, birdir, birlik, bitkisel, bozan, boğulmak, boşa, budur, çalışıyorlar, çekemedikleri, çiçek, cihanı, cihazat, çok, çoklar, çoktur, cömertlik, cumhur, çıkan, çıkış, daha, daire, dane, demişler, derece, değiştirmek, dikkatle, dile, dilemek, dininde, diyarında, diyordum, dünyadan, dünyaperest, duruma, duyan, düzenli, dış, dışında, edenleri, edilsin, ediyorlar, efes turları, eksiksiz, eliyle, ellerinde, emanetin, emrini, emsal, envârı, erdiremezsin, esenlik, ettir, ettiren, ettirir, faideleri, fiyat, galebe, gayret, geçmesi, gelmiyor, gelmiş, gidiyoruz, girdim, girmemiş, gitti, gökteki, göremeyecekler, göremiyorlar, görmeye, görünmek, görüyorum, gösterme, günahtan, gururu, güvenme, hakikatine, haktan, harap, hararet, harbi, hatası, haydut, haşirde, hendekte, herşeye, herşeyin, hilkat, hitaben, hizmete, hücum, huylu, ibarettir, ihata, ile, ilham, imaniye, imaniyeyi, imdat, inananlar, isen, istekleri, işaret, iştiyak, jpg, kabre, kabrimi, kadar, kâfiri, kahramanlarından, kainatta, kalacak, kalbinin, kaldıramadıkları, kanunları, kapanmak, kapında, karakterli, kardeşi, kardeşlerimin, kendilerini, kitabını, kudretine, küfrü, kullar, külliye, kurtarıcı, kuvvetle, kısa, kısmen, kısmı, kıyamete, lâkin, lütuf, manevî, mağfiret, mecbur, mertebesini, meselâ, meselede, meseledir, meseleyi, mevcudat, mevsimlerin, meydanı, milleti, misliyle, mücahede, muhabbete, muhakkak, mümkü, mürşidi, müstehak, müş, nefer, neşretmek, nihayet, nursî, nuru, olduk, olduğundan, öleceksin, olmamak, orga, öyledir, özellikle, parçalar, peygamberlere, rabbâniye, rahatla, rahmeten, risale-i, risalesinde, rububiyeti, saadetine, sakı, sanmak, sayılan, servet, sizlere, sözlerde, surlar, sırra, sığı, sığınmak, takdim, taksim, tamamıyla, tasavvur, tavukları, tavır, tecavüz, terakki, tokat, toplamak, tutma, ubudiyeti, ücretli, uçurur, uhrevî, umum, unutması, üstü, uykunu, vardır, varlığının, vazifesidir, verdiği, vesveseler, veyahut, vicdanında, vurmak, yanlışlar, yardımı, yarım, yayı, yazılan, yazıldığı, yerden, yönden, yükleri, yükletme, yüzleri, ışık, zahmet, zarif, zelzele, zerrelerin, şahsî, şartları, şeklinde, şevk, şeye, şeytanı, şüpheli

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222