Sayfa 2/2 İlkİlk 12
12 sonuçtan 11 ile 12 arası

  1. #11
    uğur çevrimdışı Yeni Üye
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 99 + 1246


    Cevap: Otuz ÜÇÜncÜ sÖz

    Bir özür de Ayasofya için gerekmez mi?
    28 Kasım 2011 Pazartesi 06:32
    Tarihimizin en karanlık bölümü, ne acıdır ki en yakın olanı. Yakın tarihimizin büyük bölümü yeniden aydınlatılmaya muhtaç. Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı Dersim belgeleriyle başlayan tartışma, yakın tarihimizle yüzleşme için kapıyı aralamış gibi görünüyor. Resmi tarihe göre Dersim bir "isyan"dı, şimdi ise "katliam". Gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkabilmesi için tüm arşivlerin açılması, siyasilerden çok tarihçilerin meseleye el atması gerekiyor.
    Evet Dersim tartışması yakın tarihimizle yüzleşmemizi sağladı. Ancak yakın tarihimizin, özellikle CHP'nin tek parti döneminin yüzleşilmesi gereken tek olayı değil Dersim... İstiklal mahkemeleri, İskilipli Atıf, Said Nursi, Türkçe ezan, Kur'an öğretenlerin çektikleri acılar, yıkılan camiler... "Hepsi mazide kaldı, bunları yeniden hatırlatmanın kime ne faydası var?" diye sorabilirsiniz. Ama mazide kalmayan, hâlâ devam eden bir acı daha var. Ayasofya...
    İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethinin simgesi Ayasofya Camii... Osmanlı dönemindeki adıyla Fethiye Camii... Osmanlı'nın son günlerinde, İstanbul işgal altındayken bile minarelerinden ezan sesi susmayan, İzmir'in düşman işgalinden kurtulduğu gün dönemin padişahınca mevlidler okutulan Ayasofya Camii hâlâ ibadete kapalı.
    Gelin önce, Ayasofya Camii'nin müzeye nasıl çevrildiğini şöyle bir hatırlayalım. Ayasofya'nın müze yapılmasına kadar varan süreç, Sultan Abdülmecid döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyonla başlar. Bu adımı, 1931 yılında Harvard Üniversitesi Bizans Enstitüsü kurucusu Thomas Whittemore'a verilen mozaikleri ortaya çıkarmaya yetkisi takip eder.
    1934 yılında camideki çalışmaları inceleyen Maarif Vekili Abidin Özmen, mabed dışındaki kısımlarının perişanlığını görüp, bu yerlerin ihya edilip, bir müze halinde halka açılması fikrini Atatürk'e açar. Atatürk'ün talimatıyla İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler görev alır. Ayasofya'yı inceleyen heyet, 27 Ağustos 1934 tarihinde bakanlığa sunduğu raporda, ibadet kısmının kapatılıp Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesini önerir. Ne acıdır ki, ibadet kısmının kapatılması fikrine heyetten sadece Alman Profesör Erkhard Ungar itiraz eder.
    Maarif Vekâleti, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: "... eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul'daki Ayasofya Camii'nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi..." teklifinde bulunur. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak açılışı yapılır.
    Ancak bakanlar kurulu kararı, fiziki özellikleri ve altında yer alan Atatürk imzasındaki çelişki nedeniyle hâlâ tartışma konusu. Belgenin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında Muamelat Müdürlüğü antetli kağıt kullanılır. Bugüne kadar, konuyu inceleyen araştırmacıların iddialarına göre, kararname 24 Kasım 1934 tarihli ve 1589 sayılı. Halbuki 22 Kasım 1934'te çıkan en son kararname numarası 1590-1606 arasında. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış görünüyor. Dolayısıyla kararnamenin numarası 1606 sayısını takip eden bir sayı olması gerekiyor. Oysaki kararnamenin numarası, tarihi sonra; sayı numarası ise daha önceki tarihlere ait. Bu nedenle kararnamenin gerçek olup olmadığı hâlâ tartışılıyor.
    Bir başka tartışma konusu ise belgenin altında bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk'e ait imzayla ilgili. 24 Kasım tarihli kararnamede "K. Atatürk" imzası bulunuyor. Soyadı kanunundan önce Gazi Mustafa Kemal imzasını kullanan Atatürk, K. Atatürk soyadını ise ancak 27 Kasım 1934'ten itibaren kullanıyor. Tarihçiler, Atatürk'ün üç gün öncesinden bu imzayı kullanmasının mümkün olmadığını belirtiyorlar.
    Gazeteci Ziyad Ebuzziya'nın anlattığı şu olay da, kafaların karışmasına neden oluyor: "Ayasofya işini inceleyen komisyonun cami kısmını da müzeye çevirmek teklifinde bulunduğu Bab-ı Ali'de duyulmuştu. Komisyon'un bu yersiz ve üzücü düşüncesinin, hükümetçe ne dereceye kadar benimsendiğini öğrenmek üzere Velid Bey, beni Maarif Vekili ve Dahilliye Vekiline gönderdi. Abidin Özmen Bey'i (Maarif Vekili) ziyaret ederek Ayasofya hakkında, vekaletinin tasavvurlarını sordum. Rahmetli Ayasofya'nın ibadete kapatılmasının söz konusu olup olmadığını sorunca, irkildi ve 'İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur.' dedi. Vekilin bu sarih teminatına rağmen endişeliydim. Kendisi Atatürk'ün yakını değildi. Buna mukabil, o sırada dahiliye vekili olan Şükrü Kaya Bey ise, Atatürk'ün yakınıydı. Kendisine gittim. Aynı suali sordum. Rahmetli Şükrü Kaya Bey de 'Kesinlikle söz konusu değil.' dedi ve ilave etti: 'İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.' dedi."
    Sözkonusu Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazete'de yayınlanmaması, Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi devletin resmi diğer kayıtlarında da izine dahi rastlanmaması ilginç bulunuyor. Anlayacağınız, Bakanlar Kurulu kararı nerede belli değil.
    Araştırmacılar, Ayasofya'yı müzeye çeviren Bakanlar Kurulu Kararı'nın hukuki olmadığı görüşünü belirtiyorlar. Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına "Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi" vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet. Ancak kararname ile, Ayasofya vakfıyesinde yazılan açık hükümlere rağmen amacı dışında müzeye çevriliyor.
    Başında Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. 5 metresi yırtılmış olarak ülkeye geri dönüyor.
    İşte Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya Vakfıyesi'nden bir bölüm:
    "İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyyen laneti onun ve onların üzerlerine olsun; azapları hafiflemesin; haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh'ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir."
    Başbakan Erdoğan'ın tam da Dersim çıkışını yaptığı günlerde, yani 24 Kasım 1934'te çıkartıldığı söylenen tartışmalı bir kararname ile Ayasofya müzeye çevriliyor. Hazır Dersim arşivlerinin açılması gündemdeyken, Ayasofya arşivlerinin de açılması çağrısında bulunuyoruz.
    Gerçekten arşivlerde böyle bir kararname var mı? Belgedeki Atatürk'ün imzası gerçek mi? Ayasofya'nın mülkiyeti kimde? Alınmış bir karar varsa bu ne kadar hukuka uygun? Bunca tartışmaya rağmen neden hâlâ Ayasofya Camii ibadete açılmamaktadır? Önünde hangi engeller vardır? Batılı ülkelerde Ayasofya'yı yeniden kilise yapma gayretlerine ve Avrupa Parlamentosu'nda bu yönde karar çıkartma çabalarına rağmen, neden hâlâ bir adım atılamamaktadır?
    Geliniz, Dersim için özür dilerken, bir özrü de Fatih Sultan Mehmet Han'dan dileyelim. Vakfıyesine uyup, Ayasofya'nın zincirlerini kıralım.
    Milli Gazete

    Dersim'den alnımızın akıyla çıkmak
    28 Kasım 2011 Pazartesi 07:01
    Aslında ilk adımı atan CHP milletvekili Hüseyin Aygün. Zaman muhabiri Habib Güler'e verdiği demeçte Dersim katliamını sorguluyor ve yaşanan faciadan o günkü tek parti yönetiminin (CHP yönetiminin) sorumlu olduğunu beyan ediyordu.
    Tunceli milletvekili (aynı zamanda araştırmacı) Aygün, elde ettiği bilgi ve belgelere dayanarak, "Atatürk'ün haberi vardı." diyor. Söylenen sözde bir yanlışlık yok. Gerçeği bir CHP'li vekilin (üstelik genel başkana akraba olan bir vekilin) dile getirmesi, CHP için bir kazanç da olabilirdi. Ne yazık ki heba edildi ve CHP, tarihî bir fırsatı daha tepmiş oldu.
    Parti içindeki muhalif kanat, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'ndan kelle isterken, Başbakan Tayyip Erdoğan, çok doğru bir hamle yaptı. Arşivlerdeki belgelerin bir kısmını açıkladı ve devlet adına özür diledi. Dersim inisiyatifini CHP'nin elinden aldı. Oysa CHP'nin başında Dersimli bir genel başkan vardı ve cesur bir duruş sergileyerek, kamu vicdanını rahatlatacak bir sorgulamaya imza atabilirdi. Maalesef öyle olmadı. Önce tereddüt, sonra sistemle karşı karşıya gelme telaşı yine CHP'nin kayıp hanesine yazıldı.
    Şimdi mesele başka bir mecraya doğru sürükleniyor. Daha düne kadar Dersim üzerinden kısık bir ses tonuyla oy devşirip Alevileri etkileyen güçler, şimdilerde Dersim kelimesini ağzına alamıyor. Hatta bambaşka tartışmaları gündeme getirerek statükonun devamı için kendini paralıyor. Neymiş? Tayyip Erdoğan, PKK ile görüşülürken "Devlet görüşür." diyormuş da, Dersim söz konusu olduğunda, "CHP yaptı." diyerek başka bir hedef gösteriyormuş. Bu önermenin temelindeki, katliamı meşru gösterme çabası resmen sırıtıyor. 'PKK ile devlet kurumları adına görüşmek' nerede, 'devlet adına bir şehirdeki sivil insanların üzerine bomba yağdırmak' nerede? İnsaf!
    Devlet, isyan çıkaran kişiler ya da kitlelerle tabii ki mücadele eder. Ancak hiçbir gerekçeyle devlet, sivil ve masum insanları öldüremez, isyanla ilgisi olmayan kişileri ibret-i alem için sürgün edemez. 90'lı yıllarda PKK ile mücadele ediyorum diye oradaki halka zulmedenlere de bu yüzden karşı çıkmak gerekiyordu. Kaldı ki, Dersim'de psikolojik bir harp metodu uygulanarak şartlar devletin müdahale etmesine müsait hale getirilmiştir. Ajanlar, provokatörler, tahrikçiler, saflar... Bunların hepsi de vardır o meş'um hadisenin içinde.
    Yabancı parmağı da karışmıştır; eyvallah. Lakin insanların itiraz ettiği nokta bu değil. İtiraz şuraya: Devlet, hukuku askıya almış ve sivil insanların ölümüne ferman kesmiştir!
    İşin içinde Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar vs. var diye yaşananları örtbas etmek dürüst bir tavır sayılamaz. Tarihe mal olmuş şahsiyetleri korumak için efsanelere sığınmak da yanlış, gerçekleri örtbas etmek de. Tarihle hesaplaşmak, öç almak için değil; aynı hataların bir daha yaşanmaması için yapılır...
    Aleviler, bir gerçeği artık net görmeli: Dersim olayının bütün boyutlarıyla konuşulmasını isteyen 'Sünniler', o gün yaşanan acıları yüreğinde hissediyor. Bu tutum, basit bir siyasi manevra ile açıklanamaz. Öteden beri Aleviler üzerinden ahkam kesenlerin kartondan kaleleri yıkılıyor. Alevilerin de benzer zulümlere aynı duyarlılık içinde yaklaşması, İstiklal Mahkemeleri'nde insanların bir hiç uğruna idam edilmesinden tutun, Bediüzzaman'ın onlarca sene bitmeyen sürgün ve hapis hayatına kadar, yaşanan bütün acı hadiselere karşı tavır alması gerekir. Şayet bir daha devlet adına halk kitlelerine zulüm yapılmasını istemiyorsak, devlet otoritesini kullanan kişilere bu mesajı çok net vermek zorundayız. Alevi'siyle, Sünni'siyle, Kürt'üyle, Türk'üyle, Müslüman'ıyla, gayrimüslimiyle şunu demeliyiz: Devletin insanlar arasında ayırım yapması, onlara psikolojik harp taktikleriyle tuzak kurması, suçluyu suçsuzdan ayırmaksızın onları sindirmesi geçmiş asırda kalmıştır. Bir daha asla!
    Dersim, bir samimiyet sınavıdır. İskilipli Atıf Hoca'nın hukuksuz bir şekilde idamı, takrir-i sükûnla insanların sindirilmesi, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in tuzağa düşürülerek katledilmesi, 6-7 Eylül komplosuyla gayrimüslimlerin darmadağın edilmesi... Onlarca senedir süregiden derin operasyonların mağduru durumunda gözükenlerin derin yapıdan medet ummasını Ergenekon davası sürerken yakından gördük. Dersim tartışmalarında da aynı refleksler göze batıyor. Oysa Türkiye, şeffaf bir ufka ulaşabilmek için bu karanlık tünelden geçmek zorunda...
    Zaman

    Devrimci olmak zorunda mıyım?
    29 Kasım 2011 Salı 07:00
    Cumartesi günü Başbakan Erdoğan'ın Dersim temalı konuşmasını devasa bir Atatürk resmi önünde yapmasının "trajik" bir durum olduğunu yazmıştım.
    Çünkü Başbakan, il başkanları toplantısında, "tek adam, tek parti" dönemi CHP'sine yükleniyordu. Ancak bu konuşmayı tam da eleştirmekte olduğu CHP'nin kurucusu ve Dersim tenkilinin siyasi sorumlusu önünde yapıyordu.
    Yani Vesayet Rejimi görselleşmiş bir halde karşımızda duruyordu.
    Peki, bu trajik durum sadece bir resimle mi oluşuyor? Yani o resmi oradan kaldırsak, sorun bitecek mi?
    Hayır, bitmeyecek. Çünkü "Ordunun siyasetçiler üzerindeki egemenliği" anlamına gelen Vesayet Rejimi, kanunlara da sızmış durumda.
    Örneğin Siyasi Partiler Kanunu... 1983'te yürürlüğe giren... Yani 12 Eylül 1980 darbesini yapan cuntanın eseri olan bu kanun 1982 Anayasası'nı andırıyor: Bazı değişiklikler yapılmasına rağmen, özü dimdik ayakta.
    ***

    Mesela kanunun 4'üncü maddesi şöyle diyor:
    "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar."
    ("İnkılapları" şimdilik bir yana bırakalım...) Partilerin Atatürk ilkelerine bağlı olarak çalışması... Olacak iş mi?
    "Atatürk ilkeleri" nedir? CHP'nin simgesi olan '6 Ok'tur!
    Yani: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik...
    Kenan Evren cuntasının yaptığı kanun, demokrasiden söz ediyor ama bütün partilerin CHP ilkelerine göre çalışmasını emrediyor!
    Kardeşim ben bu çağda Devletçi olmak zorunda mıyım? Devletçiliği reddedip Serbest Piyasayı savunamaz mıyım? Yine bu çağda Devrimci olmak zorunda mıyım? İnsanları zorlamayan türde bir değişimden (evrimden) yana olamaz mıyım?
    ***

    Gelim Kanun'un 85'inci maddesine:
    "Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk'ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar. Parti adları ile amblemlerinde Atatürk'ün adını veya resmini kullanamazlar."
    Şu hale bakın: Diğer tüm partilerden CHP'nin kurucusunu eleştirmemeleri isteniyor! Böyle şey olur mu?
    CHP oy toplamak için, kurucusu olan Atatürk'ün adını sonuna kadar kullanacak. Ama diğer partiler onların bu siyasetine gıklarını çıkaramayacak. 1923-1938 döneminin günahlarla dolu olduğunu bileceğiz ama görmezden geleceğiz. Susacağız.
    ***

    Siyasi Partiler Kanunu elbette havada durmuyor. Dayanağı Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü ve değiştirilemez ilk üç maddesi...
    CHP'lilerin, Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına başlarken "Bizim kırmızıçizgilerimiz var" demeleri boşuna değil. Diğer partilerin CHP ilkelerine uymaları işlerine geliyor.
    Çünkü Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü, kısaca ifade edersek, "Atatürk milliyetçiliğinden ve ilkelerinden ayrılamazsınız" demekte.
    ***

    Ben "siyasi hayat kuralsız olsun, herkes kafasına estiği gibi davransın" demiyorum elbette.
    İyi de, siyaseti ve partileri, Atatürk'e endekslemek... Daha doğrusu Atatürk adına konuşanların çıkarlarına bağlamak, kural oluşturmak değil ki!
    Kurallar, ilkeler ve yasaklar "soyut" olur. Halbuki biz Anayasasında ve kanunlarında "özel isim" üzerinden zorla yönlendirmeler ve yasaklar getiren üç ülkeden biriyiz. Diğerleri: Kuzey Kore ve İran...
    AK Parti'nin gücü kendi başına Anayasa yapmaya yetmiyor. Peki, bu gerici kanunları niye değiştirmiyor?
    Sabah
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

  2. #12
    uğur çevrimdışı Yeni Üye
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Aug 2011
    Mesajlar Mesajlar
    1.253
    Blog Blog Girişleri
    548
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 99 + 1246


    Cevap: Otuz ÜÇÜncÜ sÖz

    Davutoğlu: Bir neslin imtihanı
    29 Kasım 2011 Salı 06:35
    24 Kasım akşamı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile SETA Vakfı'nın organizasyonunda, yaklaşık 6 saat beraber olduk.

    Bir kısım yazar ve sivil toplum temsilcisi ile... Bu sürenin büyük kısmında Bakan konuştu. Kısa bir bölümü ise soru ve değerlendirmelerle geçti.
    Bakan, çok açık yürekli değerlendirmeler yaptı. Bu uzun değerlendirmeden düzenli bir makale çıkarmak istemiyorum. Sadece -o da birebir Sayın Bakan'ın ifadeleri olmamak üzere- bazı cümleler aktaracağım. Şunu söyleyebilirim ki bu cümlelerin her birinin altında çok geniş bir açılım mevcut. Tüm sohbeti özetleyecek bir söz nakletmek gerekirse, Bakan'ın "Bu, dış politika meselesinin ötesine geçti, bir neslin imtihanı bu" sözünün altını çizebilirim.
    İşte şöyle notlar aldım Davutoğlu'nun gecedeki konuşmasından:
    -Tarihi süreci doğru zemine oturtmak lazım.
    -Tüm coğrafyada yeni bir devrim süreci yaşanıyor. Eskinin tasfiyesi, yeninin inşası...
    -Türkiye'nin misyonu: Yüzleşme ve çözüm bulma.
    -Sistem arayışında Müslüman azınlıklar konusunu dikkate almalıyız. "İslam dünyası" dediğimiz olgunun üçte biri azınlık Müslümanlar'dan oluşuyor. Mesela Hindistan'da nasıl bir sistem kurulmasından yanayız? Köktendinci Hindu ya da Katolik yönetimi mi seküler yönetimler mi?

    Önümüzdeki talep yığını

    -Türkiye'nin önünde müthiş bir talep yığını var.
    -Problemler ne tek bir hükümetin ne de kişi veya cemaatin altından kalkabileceği gibi değil.
    -İki temel ilke:
    1. Değişimin yanında yer almak.
    2. Türkiye'de savunduğumuz ilkeleri diğer ülkelerde de savunmak.
    -Arap gençliği ayağa kalktı ve o gençliğe saygı duymalıyız.
    -Mümkün olan en az kanın dökülmesi için çaba göstereceğiz.
    -Bu hareketler en büyük gücünü doğallığından alıyor.
    -Eğer tarihin akışını doğru okuduğumuza inanıyorsak, politikamızda musır olmalıyız.
    -Yaşadığımız sancılı bir normalleşme sürecidir.
    -Gelecek gecikti.
    -Bütün bu değişimin omurgası Mısır'dır.
    -En zor sınav ise Suriye'dedir. 9 yılda 62 kere gitmişim Suriye'ye...
    -Başbakan "Biz yeni Kerbela'lara izin vermeyiz" dedi. İran'ın da "Biz yeni Hama'lara izin vermeyiz" demesi lazım.

    Kazımiye-Azamiye

    -İran Dışişleri Bakanı'na, "Irak'ta önce Kazımiye, ardından Azamiye camiine gidelim birlikte" dedim.
    -İslam dünyasındaki en önemli arayış, başarı hikâyesi.
    -Toplumu dönüştürecek olan sivil toplumdur. Siyasi kadronun yapacağı şey özgürlük alanı açmaktır.
    -Eğer bütün ülkelerde serbest seçimle yönetimin belirlenmesi mümkün olursa, "Halk hayırda birleşir" yaklaşımı gereği doğruya varılır. Bu sistem bir kere dönüşürse işler yoluna girer.
    -İslam coğrafyasında 4 ilke önemli:
    1. En üst düzeyde siyasi diyalog.
    2. Karşılıklı ekonomik bağımlılık.
    3. Çok kültürlülük. Çok dinli, çok etnisiteli bir yapı.
    4. Bu zemin üzerinde bir güvenlik düzenlemesi.
    -Ülke yönetiminde eğer talimatlar net ise bütün birimler buna uyarlar.
    -Kudretli devlet imajı toplumun ve yönetimin her kesiminde bir özgüven oluşturuyor. Bu da herkesi memnun ediyor.
    -Hacca gittim. Biraz içimi dinlemek istedim. Tavaf sırasında koluma yapışıp gözyaşları içinde Suriye için bir şeyler yapılmasını isteyenler oldu. Suriye yönetiminden razı olan bir tek kişiye rastlamadım.
    Gecenin 03.00'ünde bitti toplantı. Bakan, sabah 08.30'da İtalya Dışişleri Bakanı ile görüşecekti. Bizden ayrılırken sohbete başladığı sıradaki kadar diri idi. Dedi ki tebessümle: "Bünyeme dayanacaksın diyorum, o da söz dinliyor." Ne diyelim, Allah güç kuvvet versin, nazardan saklasın.
    Bugün

    Hz. Hüseyin’i sevdiğimiz kadar dedesini de sevmeliyiz
    30 Kasım 2011 Çarşamba 07:01
    Sizce de garip değil mi?
    Kim, Efendiler Efendisi (s.a.v.) kadar torunu Hz. Hüseyin Efendimizi sevebilir ki?
    Kim, Hz. Ali Efendimiz ve Fatıma Anamız kadar, evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i sevebilir ki?
    Kim, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Hz. Ali Efendimizi, Hz. Fatıma Anamızı, Hz. Hasan ile Hüseyin’i birbirlerinden daha çok sevebilir ki?
    Bu sorular, Müslümanca düşünmek isteyen insanımızın kafasındaki meselelerin netleşmesi için bir paylaşımdır.
    *
    Efendimiz (s.a.v.) buyurular ki, “Ben ilim şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır.”
    Hz. Ali Efendimiz, Peygaberimizin damadıdır ve Allah’ın aslanıdır. Dokuz yaşında Efendimiz için ölümü göze alan bir yiğittir.
    Hz. Ali Efendimiz; kendisinden önce İslam halifeleri olan ve Efendimiz (s.a.v.)’in can arkadaşları, İslam’ın ilk kahramanları, Peygamberimiz uğruna; mallarıyla canlarıyla mücadele etmiş; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında, üç halifeye de Şeyhülislamlık yapmış, yani fetva eminliği yapmış, öğretmenlik etmiştir.
    Bu sebeple de en son sıra ona gelmiştir. Bütün İslam tarihçileri, İslam âlimleri bunu böyle bilir ve böyle anlatır.
    Hz. Ali Efendimizi, iki cihan güneşi Peygamberimiz başta olmak üzere, can ve yol arkadaşları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Efendilerimiz, çok sevmiş, başlarına tac etmişlerdir. Başka türlü de olamazdı.
    Böyle bir yiğit, kendisine karşı haksızlık edildiğinde, hakkını alamamaktan aciz midir ki, asırlardan beri Hz. Ali haksızlığa uğradığı iddiasıyla onun adına mücadele edilmektedir.
    Kısacası, Efendimiz (s.a.v.)’in; “Ehli beytimi seviniz” Hadis-i şerifine uyarak; “Elhamdülillah ben de Müslümanlardanım” demek önemlidir.
    ¥
    Bir de Muharrem ayında Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti vardır.
    Evet Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti; dünyevi kin, öfke, garaz ve iktidar hırsına kapılmış Müslümanların elinden olmuştur.
    Peki hemen o günden bugüne gelelim.
    Bugün İslam dünyasında iktidar, mal ve siyaset hırsı yüzünden birbirini öldüren veya öldürten Müslümanlar yok mu?
    İslam dünyası içerisinde hâlâ fitne ve fesatlara inan ve ahiretlerini dünyaya tercih eden Müslümanlar ile Kerbela’da Hz. Hüseyin Efendimizi şehit eden zihniyet arasında ne fark var?
    ¥
    Söz uzarsa işin özü kaybolabilir. Hz. Hüseyin’i ve İslam’ı sevmek imandandır.
    En iyisi meramımı Bediüzzaman Hz.lerinin şu sözüyle anlatayım:
    “Katiyyen bil ki:
    Hilkatin en yüksek gayesi ve fitratın en yüce neticesi; ‘İmanı Billah’tır.
    Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, ‘İmanı Billah’ içindeki ‘Marifetullah’tır.
    Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki ‘Muhabbetullah’tır.
    Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalp, insan için en safi sevinç, o muhabbettullah içindeki ‘Lezzeti Ruhaniyye’dir.”
    Yeniakit
    CHP bu yüzleşmeden kaçamaz
    29 Kasım 2011 Salı 06:25
    Başbakan Erdoğan'ın Dersim özrü "siyasi tarihle yüzleşme"de bir milat oldu. Bu yüzleşmenin bize özgü bir yanı kuşkusuz var. Bir hazırlığımız yok, tarihe bütünsel bakmıyoruz ve konjonktürel yaklaşıyoruz. Ama bu, atılan ilk adımın öneminideğiştirmez.
    O süreç başladı ve tarihimizin her döneminde yaşanan karanlık olaylarla öyle veya böyle yüzleşeceğiz.
    Mustafa Suphiler'den Şeyh Said'e, Said Nursi'den Sabahattin Ali'nin öldürülmesine, Ağrı'dan Sason'a, 49'lar olayından Sivas Kampı'na, hatta 70'ler ve 90'lardaki kitle katliamlarına kadar, hepsiyle yüzleşmek zorundayız.
    CHP ve çevresi, Dersim'le başlayan bu yüzleşmeyi "CHP'yi karıştırmak" veya"Kılıçdaroğlu'nu sıkıştırmak" olarak yorumluyor.
    Oysa CHP zaten sıkışık durumda ve sürekli ivme kaybediyor. Tartışmayı başlatan da CHP Milletvekili Hüseyin Aygün.
    Kısaca ortada CHP'nin görmek istemediği bir gerçek var, o da şu: Türkiye toplumu artık geçmişin üstünü örterek ve ikiyüzlülük içinde yaşamak istemiyor. Bunun için de başta cumhuriyetin ilk yılları olmak üzere tarihiyle ve o tarihe yön veren siyasi aktörlerle yüzleşmek istiyor. Bu bize özgü bir durum da değil. Çünkü içinde yaşadığımız yüzyıl "yüzleşme ve şeffaflaşma" yüzyılı. Daha önce Nazi soykırımı nedeniyle benzer yüzleşmeler yaşanmıştı ama son 20 yılda çok daha arttı.Güneş Batmayan İmparatorluk mirasçısı İngiltere'de Başbakan Tony Blair, Gordon Brown'la başlayan tarihle yüzleşme sürecine en son muhafazakâr Başbakan David Cameron da katıldı.Nisan 2011'de İslamabad'da öğrencilerle konuşan Cameron şöyle diyordu: "Dünyanın birçok sorununa biz yol açtık..."
    Bu bir anlamda ülkesinin kanlı sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmenin ilk adımıydı.
    Dünyada daha somut yüzleşmeler de yaşandı. Avustralya'nın Aborjinlerle, Kanada'nın Japon vatandaşlarıyla yüzleşmesi gibi...
    Önceki gün Taraf gazetesinde Taner Akçam yazdı. Avustralya'da, 2008'de Başbakan Kevin Rudd, parlamentoda yapılan özel bir törenle, Avustralya Hükümeti ve Parlamento adına Aborjin olarak tanımlanan Avustralya yerlilerinden özür diledi. Törene yerlilerkendi özel kıyafetleriyle katıldı ve özür dileme anı televizyonlardan canlı yayınlandı.
    Bu süreç kolay değildi, 1997'de başladı ve ancak 2008'de özür dilenebildi. Ve tartışma hâlâ bitmiş değil. Benzer bir özür dileme Kanada'da yaşandı. II. Dünya Savaşı sırasında 14 bini Kanada'da doğma 22 bin Kanada vatandaşı Japon gözaltına alındı. Bizdeki Varlık Vergisi kurbanları gibi o insanların mülklerine el konuldu, toplama kamplarında zorla amele olarak çalıştırıldılar, sonra da hiç bilmedikleri Japonya'ya gönderildiler. 1949'da geri döndüler ama Kanada hükümeti ancak 2008'de Japon asıllı vatandaşlarından özür dileyip tazminat ödedi. Bizim işimiz hiç kolay değil.
    Birinci Cumhuriyet, Gülsün Bilgehan'ın da itiraf ettiği gibi "medeniyeti" neredeyse toplumun her kesimine "katliam, idam ve sürgün"le götürdü. İşte bu ceberut cumhuriyetle yüzleşmediğimiz sürece demokrasiyle buluşmamız mümkün değil.
    Yazar : Risale Forum
    Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli. Geçmiş lezaiz, ah vah dedirtir. "Ah!" müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş alam, "Oh!" dedirtir. O "Oh" muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün alamını çektirir, müterakimi unutturur. (Bediüzzaman Said Nursi - Hakikat Çekirdekleri'nden 90-91)

Sayfa 2/2 İlkİlk 12

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

140, 157, 159, 160, 161, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, abiler, abilerden, acizane, açıkladığı, adıyla, ahseni, alanında, âlemleri, alınmış, andan, aracı, araf, arkadaşı, asi, atan, ayrımı, ağzı, bab, bana, baskı, battaniye, başlayan, belgelere, berzahta, bildirir, bilirsiniz, bilmesi, binaen, bir adam, birebir, biri, birlik, bitirmiş, bitti, bizleri, budur, bulunmak, bütün, camiası, camiler, çok, çoktur, dadır, darbecilerin, dediler, delalet, derece, derslerle, değildi, değiştirilemez, değiştirme, dileyen, dine, doymak, dünyadan, dünyasına, duruma, düzenli, düğü, düşmanı, düşünüyorum, dışında, edenleri, efendiler, eksiksiz, eliyle, engeli, engeller, erdoğan, etmemiz, ettiğimiz, eşsiz, faaliyette, farzlarını, fikrini, fransa, fıtraten, geçiş, geçmesi, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gerçeğini, gerekiyor, gitmiş, gitti, görenlerin, görmeye, gösterme, gündeme, güvenin, hakikat, halka, hangi, hapis, harap, hatası, hayalleri, hayatım, hazretlerini, haşirde, hevâ, hissediyorum, hükümet, hıristiyan, ibarettir, içine, iddiaları, ilân, ilişkiler, ilişkileri, insanlığı, inziva, isbat, isimli, istediğini, istekleri, istemeye, isyana, iyi, işaret, işgal, işlevi, kabre, kadınları, kalmasını, kanunları, kardeşi, kardeşlerimiz, karışması, kat, katıldı, kavramlarını, kavramı, kayı, kendilerini, kendisinde, komünist, konuşmak, konuşmuş, koyup, kurulan, kuvvetle, kısmı, kısı, kısımlarını, lam, laneti, lâyık, lütuf, mahkeme, makamlara, manevra, mecmuası, meselesinin, meseleyi, metre, mevcut, milleti, mümkü, müş, neyin, odası, olduk, olduğundan, olgun, olmaktan, olmamak, olmayı, olsalar, onlardan, oradan, örfi, orga, ötesine, özellikle, öğrenmeyi, paylaşıyorum, pencerelerden, rahatla, ricası, sabahı, sahnesi, sakı, sarih, sayan, seniye, sevaplı, siyasal, sohbete, sokuyor, somut, söylüyorum, süfyan, süre, sûresi, süsleyen, sıhhat, sığı, sığınmak, takdiri, tartışmaya, tavır, tedirgin, tenkid, ters, toplamak, toplumdan, ülkesinin, üstü, vacib, verdiği, verilmiş, vesayet, vicdanında, vurmak, yalandan, yapması, yapıyorlar, yaratıcı, yayı, yazdığı, yazılan, yaşanıyor, yepyeni, yok, yönden, yükseliş, yüzleri, yüzleşmek, yıldızları, ışık, zamanla, zata, zira, zulmedenlere, zulmü, şapka, şartları, şerifi, şükürle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222