Müslümanlığımızın Anlamı

İmanı en zayıf müminin iman nurunun bile yerle gök arasını doldurduğunu haber verir Hz. Peygamber Efendimiz.

Mümin kıymetlidir. Cenab-ı Hakk’ın kıymetlisi, peygamberlerin, meleklerin, ruhanilerin kıymetlisi. Mümin, müminin kıymetlisidir.

Bu kıymeti anlamadan, bu kıymetle saygınlık kazanmadan elde edebileceğimiz hiçbir hakiki izzet yok.

Kendimize, insanlığa ve üstünde yaşadığımız şu yaşlı dünyaya bir iyilik borcumuz varsa, o da müslüman olmanın büyüklüğünü ve saygınlığını yeniden anlamaktır.

Hadis kaynaklarının naklettiğine göre Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir gün Kâbe’ye bakarak şöyle buyurmuştur:

“Sen ne güzelsin, kokun ne güzel! Sen ne büyüksün, saygınlığın ne büyük! (Ama) Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran (Allah)’a yemin ederim ki, müminin saygınlığı Allah nazarında senin saygınlığından
daha büyük...” (İbn Mâce, Taberânî)

Müminle Kâbe’yi kıyaslayan buna benzer ve yakın ifadeler, birçok güzide sahabîden de rivayet edilmiştir.

KIYMETİMİZ NEDİR?

Acaba müminin bu kıymet ve saygınlığı nereden gelmektedir?

Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Mümin olmasından! Zira Allah Tealâ’nın biz kulları için beğenip seçtiği dine, o dinden kaynaklanan yüce değerlere bütün benliğiyle bağlanıp teslim olmak, insanın Yüce Allah
nezdindeki en kıymetli amelidir.

Esasen var oluşumuzun biricik anlamı budur. İnanmak, teslim olmak ve yaşamak... Bu anlamı hakkıyla idrak etmek, yeryüzünde “Hakk”ın ve “Hakikat”ın biricik temsilcisi olma şuuruna ulaşmak demektir ki, üstünlük ve saygınlığın bundan başka bir kaynağı da, adresi de yoktur.

İlâhi vahye gönülden bağlanıp teslim olmanın insana kazandırdığı değer, her türlü beşerî kıymetin ötesinde ve üstündedir. Bu bağlamda Allah Tealâ Kur’an’da müminlere hitaben şöyle buyurmaktadır:

“Ve Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti, üzerinize dinde bir zorluk da yüklemedi. Haydin babanız İbrahim’in milletine! Bundan evvel ve bunda (Kur’an’da) size müslüman ismini O verdi, ki peygamber size şahit olsun, siz de bütün insanlara şahitler olasınız.” (Hacc, 78)

“SEÇKİNLER” KİMDİR?

“Seçilmiş millet” tabiri kullanıldığında aklımıza ister istemez İsrailoğulları gelir. Bu elbette sebepsiz değildir. İsrailoğulları sırf belli bir soydan gelmeleri sebebiyle “seçilmiş” olduklarına inanırlar. “Seçilmiş” olmak için o soydan gelmek dışında herhangi bir meziyete/özelliğe sahip olmak gerekmez onlara göre. Üstelik o soydan gelmeyenlerin “seçilmişler” safına geçmesi mümkün değildir.

Yani Allah Tealâ insanları yaratırken -hâşâ- “seçkinler” ve “diğerleri” şeklinde bir ayrım yapmış gibi, kendilerini doğuştan üstün kabul ederler.

Bu tamamen onların kuruntusudur. Zira Kur’an, yukarıda mealini zikrettiğimiz ayette, iman eden herkesin “seçilmişler” grubuna dahil olduğunu vurgulamaktadır. Bu demektir ki “seçilmişler” sınıfına dahil
olmak her insanın elindedir; dili, ırkı, rengi ne olursa olsun, Hakikat’a gönülden inanıp bağlanan herkes Allah Tealâ nazarında diğer insanlardan daha üstün bir konuma geçer. Dolayısıyla buradaki -herkese açık olan- “seçilmişlik” ile İsrailoğulları’nın sadece kendi soylarına tahsis ettikleri “seçilmiş ırk” anlayışını birbirine karıştırmamak gerekir.

Evet Kur’an’da İsrailoğulları’na hitaben, “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” (Bakara,47, 122) buyurulmuştur. Yani İsrailoğulları “bir zamanlar” alemlere üstün kılınmıştır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu üstün kılınmışlığın biricik gerekçesi onların Hz. Musa a.s.’ın tebliğ ve davetine yürekten katılmış olmalarıydı. İsrailoğulları ne zaman ki Allah Tealâ’ya verdikleri sözü unutup yoldan saptılar ve hahamlarının uydurduğu şeyleri vahyin dosdoğru çizgisine tercih ettiler, işte o zaman ilâhi gazaba muhatap oldular.

İNSANLIĞIN ŞAHİDİ OLMAK

Hak ve Hakikat’e sahih bir imanla inanıp samimi bir şekilde bağlanmak, insan için eşi benzeri bulunmaz bir mazhariyet ve kıymettir. Bu sebeple yukarıda mealini zikrettiğimiz Hac Suresi 78. ayet-i kerimesinin
devamında Ümmet-i Muhammed’in bütün insanlık üzerine “şahit” olacağı, Efendimiz s.a.v.’in de Ümmet-i Muhammed’e şahitlik yapacağı ifade buyurulmaktadır.

Bu noktayı dikkatimize sunan bir diğer ayet de şöyledir: “İşte böylece, insanlık üzerine şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi adil bir ümmet kıldık.” (Bakara, 143). Yüce Kitabımız’ın bu vurgularından açık bir şekilde anlaşılıyor ki, Ümmet-i Muhammed s.a.v.’in en bariz vasışarından birisi, “insanlık üzerine şahit” olmasıdır.

Acaba buradaki “şahitlik”in anlamı ve mahiyeti nedir? Yani Ümmet-i Muhammed s.a.v.’in, bizlerin, insanlık üzerine şahit olması ne demektir?

Bu sorunun cevabını Efendimiz s.a.v. şöyle veriyor:

“Ben ve ümmetim kıyamet günü, bütün yaratılmışları görecek şekilde yüksekçe bir yerin üzerinde olacağız. (Bizim dışımızdaki) insanlardan her biri bizden (bizim aramızda) olmayı arzu edecek...” (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, 1/258)

Bizi diğer dinlerin mensuplarından ayıran en temel özellik, “Hakk”ın ve “Hakikat”ın mihengi olmamızdır. Usul-i Fıkıh kaynaklarında İcma-ı Ümmet’in delil olduğunu ispatlamak amacıyla zikredilen ve Ümmet-i Muhammed s.a.v.’in dalalet üzerinde görüş birliği etmesinin söz konusu olmayacağını ifade eden hadisler (bkz. el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/460) de bu hususu ifade etmektedir. Yani bu ümmet “Hak” ve “Hakikat”ın mihengi olduğuna göre bu ümmetin alimlerinin görüş birliği ettiği hususların “Hak” ve “Hakikat” olması eşyanın tabiatı gereğidir.

YİTİRDİĞİMİZ NEDİR ARADIĞIMIZ NE?

Bir keresinde, yanında bulunanların, önlerinden geçen bir cenaze hakkında güzel sözler söylemesi üzerine Hz. Ömer r.a. “Vacip oldu!” dedi. Bir başka seferinde bir başka cenaze hakkında tam aksi istikamette şeyler söylendiğinde yine aynı ifadeyi kullandı. Kendisine, “Vacip olan nedir?” diye sorulduğunda şöyle dedi:

- Rasul-i Ekrem s.a.v.’in söylediği gibi söyledim. O şöyle buyurmuştu:

“Sizden dört kişi herhangi bir müslüman hakkında hayırla şahitlik ederse Allah Tealâ onu cennete koyar.” Bizler, “Bizden üç kişi böyle şahitlik ederse?” diye sorduk, “Üç kişi(nin şahitliği) de (aynıdır)..” buyurdu. “İki kişi?” diye sorduk. “İki kişi de..” karşılığını verdi. Sonra (hayâ ettiğimiz için) bir kişinin şahitliğinin de aynı olup olmadığını soramadık. (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hibbân)

Bir başka rivayette de Efendimiz s.a.v.’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Sizler ilk cenazenin lehinde şahitlik yaptınız; ona cennet vacip oldu. İkinci cenaze hakkında ise aleyhde şahitlik ettiniz; ona da cehennem vacip oldu. Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.” (Aynı
kaynaklar, belirtilen yerler)

Hz. Peygamber s.a.v.’in “Ölülerinizi hayırla yâd edin.” ve “Ölülerinizin iyi amellerini anın, kötülüklerini zikretmeyin.” (Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Hibbân, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Hâkim, Abdürrezzâk...) tarzındaki
emirlerinin altında yatan hikmet de, Allah bilir, Ümmet-i Muhammed’in şahitliğinin makbuliyetinden başka bir şey değildir.

Yani bizler ölülerimizi hayırla yâd eder, insanlık tabiatı işledikleri kusurları ise söz konusu etmeyiz ki, onlar hakkındaki bu iyi şahitliğimiz bağışlanmalarına vesile olsun.

Bu itibarla son yolculuğuna uğurlanan kardeşlerimizin cenaze namazını kıldırdıktan sonra, imam efendinin “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorması, cemaatin de “İyi bilirdik.” cevabını vermesi anlamsız, boş ve laf olsun diye yapılan bir iş değildir. Orada bulunan müminler, cenaze namazını kıldıkları kardeşleri hakkında böyle güzel şahitlikte bulundukları zaman onun bağışlanmasına vesile olmaktadırlar.

İşte biz buyuz!

KENDİ DEĞERİNİN FARKINDA OLMAK

Bir Kur’an ve Sünnet’in inananlara verdiği değere, bir de İslâm aleminin içine düştüğü acıklı duruma bakın!

Bir yandan türlü yönlendirmelerle Batı’ya bağımlı hale getirilmiş ve bunun tabii bir uzantısı olarak ekonomik bağımsızlığını kaybetmiş, diğer yandan da “ulema-i sû’” (bâtıla çağıran ilim adamları) vasıtasıyla Batı’dan ithal edilen değer yargılarını ve din anlayışını merkeze alarak kendi inanç ve değerlerini sorgulama talihsizliğine düşürülmüş bir millet!..

Batılılar gibi yaşayan, onlar gibi düşünen, dünyasını onların değerlerine teslim etmiş, doğrudan veya dolaylı biçimde onlar tarafından idare edilen, değer yargılarını ve hatta alışkanlıklarını dahi onların belirlediği müslümanların “Allah Tealâ’nın yeryüzündeki şahitleri” olduğunu nasıl düşünelim?

Türlü oyunlarla içine düşürüldüğü zaaf dolayısıyla bâtılın taklitçisi olmayı ve bâtıl yandaşları gibi yaşamayı marifet sayma noktasına getirilmiş bir millet, hangi vasışa bâtıl üzerine şahitlik yapabilir ki?! Allah ve Rasulü’nün bizi layık gördüğü konum ile bugün ümmet-i Muhammed s.a.v.’in yaşadığı zillet arasındaki uçurumu fark edebiliyor muyuz?

İZZETTEN ZİLLETE

Kur’an’da “İzzet Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir.” (Münâfikûn, 8) buyurulur. Güç ve kuvvet, itibar ve şeref, üstünlük ve galibiyet anlamlarına gelen “izzet”in Kur’an’da bu şekilde tahsis edilmiş (münhası-
ran Allah Tealâ’ya, Rasulü’ne ve müminlere ait kılınmış) olması tabii ki boşuna değildir. Mümin olmanın, aynı zamanda onurunu, haysiyetini, kimliğini ve izzet-i nefsini hassasiyetle korumak ve bedeli ne olursa olsun bu eğerlerin yıpranmasına asla göz yummamak, izin vermemek anlamına geldiği asla unutulmamalıdır.

Günümüzde izzeti maddi servette, makam ve debdebede arayan, daha doğrusu tahkikî imandan kaynaklanan izzetin yerine bunları koymaya çalışan bir anlayışın yaygınlaşma eğiliminde olduğunu üzüntüyle
görüyoruz. Oysa izzet Allah ve Rasulü’nün müminlerde görmeyi arzu ettiği bir haslet iken, diğerleri nefsi putlaştırmanın alametidir.

Nitekim Hz. Hasan r.a.’a birisi, “İnsanlar senin gururlu ve kibirli olduğunu söylüyor.” dediğinde, “Bende gördüğünüz bu hal gurur/kibir değil, izzettir.” demiş ve yukarıda mealini zikrettiğimiz ayet-i kerimeyi okumuştu. (Nesefî, Tefsîru’n-Nesefî, 4/249; Âlûsi, Rûhu’l-Ma’ânî, 28/116)

Bu hususiyet Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz ve Sahabe’den devralınan bir müstesna miras olarak nasıl tarih boyunca müminlerin ayrılmaz bir özelliği olarak taşınagelmiş ise, bugün ve yarın da müslüman kimliğimizin temel unsuru olarak aynı liyakat ve ehliyetle taşınmak durumundadır. Bu, “mümin” adını almanın ne anlama geldiğinin idrak ve şuurunda olan herkes için temel bir görevdir.

İslâm dünyasının bugün içinde bulunduğu durum hakkında şimdiye kadar yapılan değerlendirmelerin temeline şu hakikatin yerleştirilmesi gerekmektedir:

Ecdadımızın kurduğu muhteşem medeniyetler, müslüman kimliğinin en temel unsuru olan “izzet” üzerinde yükselmiştir. Onlar izzetlerine hassasiyetle sahip çıktıkları için yüceldiler. Bizim önümüzdeki seçenek de tekdir: İzzetimize sahip çıkmak.

ONLAR VE BİZ

BİZİ ALLAH YÜCELTMİŞ

Yine Bâkıllânî, Büveyhîler devletinin resmî temsilcisi olarak Bizans’la esir değişimi ve benzeri bazı hususları görüşmek üzere İstanbul’a gelen heyetin başkanı olarak İmparatorun huzuruna girerken, protokol kuralları gereği sarığını çıkarmak zorunda olduğu söylendiğinde hiç düşünmeden bunu reddetmişti. İmparator, herkese uygulanan bu protokol kaidesine uymamasının sebebini sordurduğu zaman şöyle demişti:

- Ben müslüman bir âlimim. İmparatorun benden istediği şey, benim anlayışıma göre zillet ve küçülme ifadesidir. Oysa Allah Tealâ bizi İslâm ile yüceltmiş, peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v. ile izzetli kılmıştır. Kralın yapması gereken şudur: Bir başka hükümdarın elçisi kendisine geldiği zaman, özellikle bu elçiler ilim ehli kimseler ise, kadru kıymetlerini bilmeli ve onlara saygı göstermelidir.

Bu sözler tercüman vasıtasıyla imparatora aynen tercüme edildi. İmparator bu izzetli duruştan son derece etkilendi ve huzuruna istedikleri gibi girme konusunda serbest bırakılmalarını istedi. (Kadı Iyâd, Tertîbu’l-Medârik, 2/595-596)

ALÇAK KAPIDA EĞİLMEDEN

Müslümanların başkaları önünde eğilmediğini bilen gayrimüslim yöneticiler, “hiç olmazsa kapıdan girerken önümüzde eğilmiş olsunlar” diye düşünerek makamlarına girilen kapıyı ancak eğilerek geçilebilecekalçaklıkta yaptırmışlardır. Fakat el-Bâkıllânî’den İmam-ı Rabbânî’ye kadar birçok İslâm büyüğü, müslümanın izzetini muhafaza hassasiyetiyle böyle bir kapıdan geçerken eğilmek yerine, ya geri geri yürüyerek, ya da eğilmeden dizlerini kırıp çömelerek içeri girmişlerdir. (Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 4/5319)