Bize göre 14 Şubat; paralel ilişkilerin tekinsiz dünyasında, güven ve mutluluk devşirme çabasının sahne alındığı tarihtir. Sevdiğini söyledi, söylemedi...

Hediye aldı almadı. Nalân’ınki tek taş, beni bir çiçekle başından savdı. Evlilik teklifinde işimiz başka bir Şubat’a kaldı minvalinde gizli-açık savaşların veya zaferlerin topluca ilânıdır... Bu günün istihkakından evliler de; bir sevgi sözcüğü duymak, bir günlük de olsa kıymeti bilinmek, ilişkiye bir renk ve taze kan sağlamak insiyakıyla paydaş olsalar bile; günün nirengi noktası, hedef kitlesi ve kapsama alanı; nikâh gibi bir meşrûiyetin dışında kalan sevdalara matuftur... İşte bu yüzden aslında Sevgililer Günü; gayr-ı meşrû bir muhabbetin neticesi merhametsiz azap çekmektir düsturunun beyhude kamuflajıdır. Canım, cicim perdesinin arkasında çekilen ızdırabın üzerine; ele güne teşhir edilen ve hemen ertesi gün bozulan mutluluk makyajıdır! Üstelik problem sadece gayr-ı meşrû ilişkileri legal hale getirmeye münhasır olmasından kaynaklanıyor da değildir. Medeniyet-i hazıra patentli ve onun veledi bir olgu olduğu için; menşeî gibi mecrası da mutluluğa ulaştırmaktan aciz olmasındandır. Menfaat, tüketim, özendirme, his ve hevesatı teşyi etme gibi birçok esassız düsturu heybesinde taşımasından, alıcısını içi başka, dışı bir başka yapması, dilde terennüm edilen sevgi sözcüklerinin aksine içten başka pazarlıklara sergi açtırmasındandır. Günün mağduru erkeği; günler öncesinden; şimdi bi de başımıza ‘tektaş lobisi’ çıktı, alamazsak halimiz harap diye kara kara düşündüren, kadını ise; etrafında, parmağındaki yüzüğü bir nisbet edasıyla gösterme görgüsüzlüğü ile salınanlara bedel kendi değersizliğine kanaat getirtip; “Bize ancak BeşikTAŞ’tan, KabaTAŞ’tan sahile bakmak; ÇemberliTAŞ’tan tramvaya binip kös kös eve gelmek düşer” diye içini kanattırıp umutsuzca söylettiren günün, neresi iyidir... Hem biz gün kıtlığına mı uğradık? Örf ve adetlerimizde; evlilik münasebetinin sağlam temellerle atılması yolunda yerleşmiş binlerce ölçü ve sevgiyi sadece iki kişi arasında değil; hısımlık bağıyla da merhale merhale artıran onlarca gün vardır. Görücü gelinme günü, birbirini görme günü, kız isteme günü, söz-nişan günü, çeyiz serme günü ve tabiî ki; nikâh-düğün dernek günü.... Ne diyelim Allah gençlerimize iyi günler göstersin, bu günlerin mürüvvetini nasip etsin! Güne reddiye veya kabullenme; muhatapların tercihi tabiî. Fakat böyle günlere rağbet edenlerin çokluğu; özellikle hanımların aile içinde yansıtılmasını istedikleri; sevgi, ilgi, kıymet, takdir, gönül alma gibi fıtrî ihtiyaç ve beklentilerinin, beyler tarafından esirgendiği veya ihmal edildiği gerçeğni ortaya koyuyor. Bu konuda bir mahrumiyetin varlığını ihsas ettiriyor. İfrat-tefrit açmazlarının muvazenesizliğinden hali kılınan sevginin; mahrem, ama muhatabını mutlu eden onlarca mesajı var halbuki... Ancak bunu ne geleneğin biçtiği ve erkeğin temsil ettiği; taşfırın veya kazak (!) gibi isimlerle tesmiye edilmiş katı rollerinde ve ne de moderne mağlûp hanımların; istediklerini dayatma noktasındaki tavizsiz, erkeği sık boğaz eden, geçmiş zamanların kadınının ezilmişliğinin intikamını; bir çırpıda almak hırsına bürünmüş, tahakkümvarî sevgi beklentilerinde okumak pek mümkün görünmüyor. Sevgilerin izharının fıtrî dayanağının ve dengeli misallerinin gönül hanemize yansımaları ancak Kur’ân ve Sünnete imtisal etmekle tezahür edebilir... Meselâ; evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. tavsiyesini imtisal etmekle cisimleşir muhabbet... Yoksa hanımın parmağına ‘tektaş’ takmak değil ki asıl marifet; Allah’ın mümtaz bir emaneti bilip bağrına taş bastırmamak, gözünden yaş aktırmamaktır aslolan. “Kişi sevdiğine sevdiğini söylesin” nebevî ikazına riayetten cimri kalmamaktır. Allah için sevmek en çok da; rızayı gözetmek, ihtiyarlık, hastalık gelip çattığında daha bir artan sevgilerin sahibi olmak... yardıma muhtaç olduğunda yardımı esirgememek, hürmetten muhabbetten vazgeçmemek gibi sayısız misalleriyle İslâmî ve insanî halete büründürmek ile tecelli eder... Kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. “Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır” düsturunun rehberliğinde fena ve fani birlikteliklerin biçtiği kıymetlerle mukayese kabul etmez mevki bahşederek; ebedî saadete namzed ve muntazır kılar.. Risale-i Nur’da cennet meyvelerini dünyada yememek manasının izahı tahtında verilmiş aşağıdaki örneği konumuza uyarlayıp; eşlerin; yuvaları için yapmış oldukları feragat ve fedakârlığın karşılığını burada bekleme gibi bir yanlışa düşmemeleri adına; ibretli bir referans olarak hayatımızda yerleştirebiliriz... İstediğimiz; fakat gerçekleşmeyen her bir arzumuza sabır ve şükür içinde katlanmanın sonunun; cennetteki sarayların taşlarını inşa ettirdiğini ümit etmenin, bir gün değil sonsuz mutluluklara gark olmayı ummanın; dünyadaki evceğizlerimizi de cennet saraylarının küçücük bir misali mesabesinde; hane-i saadet haline getirecek ahlâkî bir duruşla bezenmenin verdiği huzurun mikyasına hangi sahteden icad edilmiş etkinlikler bizi eriştirebilir? “Eskiden bir zat, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine: “İhtiyacımız şedittir.” Birden, altından bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: “İşte Cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir.” Birden o mübarek hanım demiş ki: “Gerçi çok muhtacız ve ahirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fani bir surette bu zayi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil.” Birden yerine gitti, Keşifle gördüler diye rivayet edilmiş.” (Emirdağ Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektubun Lâhikasının Zeyli, s. 77) Hasıl-ı kelâm: Taife-i nisa olarak hanımların ilgilerini ve hassasiyetlerini kalbinden vuran böylesi cazip gündemlerin çekim gücünden azade kalamadığımızı itiraf etmekle birlikte; her halde en uygun mecrasına bu şekilde oturtabiliriz. Lâtif bir tevafuk eseri tam da bu misale benzer biçimde; Suna Durmaz Hanım’ın sosyal medya sayfamızdaki yorumuna tebessümlerle “Belî “deyip, müteselli olabiliriz: “Beyden hanıma söz: ‘Bekle hanım 10. yılda olacak... Olmadı, 20 yılda olacak... Ya bu sefer de olmadı kusura bakma 30. yılda sürpriz var!’ Bu ne ‘taş’mış kardeşim! Otuz yıldır yüzünü göremedik. Bu gidişle göremeden de göçüp gideceğiz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da umudumuz Allah Teâlâ. İnşaallah bizleri Salihalardan eyler de Cennet ırmaklarının kenarlarında ‘tek taş’ değil, zümrütler, yakutlar, elmasları hep beraber toplarız. Hayali bile dünyaya bedel!”


Zeynep Cakir
Yeni asya