Severim bir adını söylemeyi, severim o iki heceyi…

Durmaksızın “Allah Allah” demeyi…

Severim geceyi.

Severim Seni anlatır diye her şeyi.

Ayı, yıldızları, dünyayı severim. Küçük - büyük her şeyi. Seni anlatır diye her şeyi…

Çocukluk günlerimin tadı orada saklı. Yıldızlarda. Ne var ki beni oraya çeken? Başımı, bakışımı alamadım gitti oralardan…

Bana yıldızları anlat. Bana beni anlat. Bana Rabbimi anlat.

Dağları, çiçekleri anlattığın gibi. Kurdu kuşu şahit tuttuğun gibi. Avuçlarındaki taşların zikrettiği gibi.

Bir zaman hiçbir şey yoktu. Yok bile yok iken, Allah vardı. Ve bir gün “Ol!” dedi, oldu her şey, gözümüzün önünde ne varsa. Emir âleminden bir nidâ geldi “Ol!” diye. Biz de o emrin içindeydik.

Beden verdin, ruh üfledin. En güzel isimlerinle yarattın, bezedin. İnsan olmak yetmez miydi? Bir sıfat daha ekledin: Şereflerin en yücesini, mü’min olmak vasfını bize nasip eyledin.

Ete kemiğe büründük, Sen nasıl murat ettiysen öyle göründük.

Ve ruhum bu âleme inip bir bedene sahip olduktan sonra acaba ne yapabilirdi? Yöneleceği hedef ne olmalıydı? Tek bir şey vardı yapacağı, tek bir hedef vardı: Sana olan sevgisini yâd etmesi, Peygamberine (asm) sevgisini hasretmesi.

Misafirim. Alacağım nefesler belli. Ne yiyip ne içeceğim de belli. Bu kısa vadede neyi, nasıl öğreneceğim? Bana doğruyu kim anlatacak?

Sevgili Peygamberim (asm), Sen olmasaydın, bu karanlıklardan, bu yollardan nasıl çıkabilirdim?

Yâ Rabbi, hayretimizi arttır, marifetimizi artır. Faydasız bilmeklerden Sana sığınıyoruz.

Sana gelelim, Sana varalım diye önümüze işaretler koydun. Sevgimizi dökmek, kaybetmek istemiyoruz bu yollarda yâ Rabbi! Biliyoruz ki, “her insanın Allah sevgisi, ancak Allah’ı bilme derecesi kadardır.” Sana hayretimizi, muhabbetimizi arttır yâ Rabbi!

Nasıl ki bedenimiz topraktan geldiği için gıdasını o topraktan alıyor. Ama ruhumuz topraktan gelmediği için, Rabbimizden geldiği için onun gıdası da Rabbimizden geliyor.

O gıda bir zamanlar Tevrat idi, Zebur idi, İncil idi. Ve sonra kıyamete kadar gelecek olan insanlar da ruhî gıdalarını alsınlar diye Kur’ân’ı gönderdin, Hz. Peygamber’i (asm) gönderdin.

En güzel sözü duyalım diye Allah’ım, son kelâmını gönderdin. Ona kulak veriyoruz, onu dinliyoruz. O kelâmı bize ders veren Habib-i Ekrem’in (asm) dersine cân-ı gönülden bel bağlıyoruz.

Ey şefkatli Nebî! Ey re’fetli Resûl! Uyurgezer olmaktan çıkıp içimde bir yerde, en diplerde çağıldayan hayata ulaşmak istiyorum. Uyandır beni.

Bana yıldızları anlat. En uzak yıldızı ve en yakın duran meleği anlat.

Hayat ne ki? Bana hayatın ötesini anlat. Boğuluyorum dünyanın içinde. Bir pencere aç. Çıktığın yoldan, gittiğin yerden bir ışık uzat.

Ne var ki beni oraya çeken? Başımı, bakışımı alamadım gitti oralardan.

Yıldızlar yetmiyor artık. Ötesini, daha ötesini anlat. Gökler bir kapı ise, o kapının ardından açılan yolları anlat. Merak ediyorum, Rabbimi anlat.

Susarak konuştuğun zamanlar daha çoktu. Sükûtunu söz, sözünü sükût kabul ederim.

İçimdeki tellere bir dokun, yeter. Bir âyet, bir işaret yeter. Ne kadar uzaklara, ne kadar ufuklara bakarsam, beynim ve düşüncelerim de hızla hareket ediyor. Ötelere, daha ötelere odaklanmayan her akıl, her bakış, kaplumbağa hızından farksız. Aklı fikri bu kadar hızlı hareket ederken, kendisi yerlerde kalsın, yerlerde sürünsün, yakışmıyor insana.


Bizi ötelere taşıdın, Hakk’ın katında elçimiz oldun.

Belki de Ondan güzel bu gökler, belki de o yollardan Sen geçtiğin için. Senden bir toz bulutu kaldı diye geriye. Onun için… Nurundan izler taşıyor her şey.

Ve bir an mesafeler geride kaldı. Düşüncenin, hayalin hızını da aştı ve bir anda atomlar, siyahlar, maviler, ışıklar, güneşler, yıldızlar, mâsiva geride kaldı. O an kâinat hazır oldaydı. Sevgili Peygamberim (asm), Kâinatın Rabbi’nin huzurundaydı.

O dâvetin içinde biz de vardık, ben de vardım, bütün mü’minler de vardı. “İbâdillahi's-sâlihîn” cümlesi buna işaret ediyor. Bizi dünyada yalnız bırakmadın. Dünyada bizi nurundan, sevginden mahrum etmedin ki, orada edesin…

Onun için başım ve bakışım hep oralarda, yıldızlarda. Bana bir daha anlat, bir daha o geceyi. O geceyi, o mübarek hatırayı doya doya Senden dinleyeyim.

Senden dersini tam alan Üstadımız Bediüzzaman, söylenecek, anlatılacak ne varsa, Senden öğrendiği her şeyi en güzel şekilde ders veriyor bana Mi'rac Risâlesi ile. Bu bahsin yazılmasına, bize ulaşmasına sebep olan her ele, her gönüle selâm olsun. Efendim (asm), sana salât-u selâm olsun.

Allah bazılarına akıl verir. Ama o akıl sahipleri kendilerini anlatıp dururlar.

Bazıları da o akıl ile yalnız ve yalnız Allah’ı anlatır dururlar, Hazreti Peygamber’in (asm) açtığı o sırlı ve mübarek yolu anlatır dururlar bize. Akıllar arasındaki fark dünyalar kadardır. Dinleyelim, hak verelim:

“Mâdem bu kâinat gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir; elbette onun bir hâkimi, bir mâliki, bir ustası vardır.

“Mâdem, böyle haşmetli bir Mâlik-i Zülcelâl, bir Hâkim-i Zülkemâl, bir Sâni-i Zülcemâl vardır; hem mâdem umum o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık gösteren ve havâs ve duygularıyla umumuna münâsebettar ve nazarı küllî olan bir insan vardır; elbette, o Sâni-i Muhteşem, o küllî nazarlı ve umumî şuurlu olan insan ile ulvî, âzamî bir münâsebeti bulunacaktır ve ona kudsî bir hitâbı ve âlî bir teveccühü olacaktır.

“Hem, mâdem Âdem Aleyhisselâmdan şimdiye kadar şu münâsebete mazhar olanların içinde, âsârının şehâdetiyle, yani Küre-i Arz’ın nısfını ve nev-i beşerin humsunu daire-i tasarrufuna aldığı ve kâinatın şekl-i mânevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi, en âzamî bir mertebede, o münâsebeti Muhammed-i Arabî Sallâllahü Aleyhi Vesellem göstermiştir. Öyle ise, o münâsebetin en âzamî bir mertebesinden ibâret olan Mi’rac, ona elyak ve ona evfaktır.”
(Sözler, 517-518)
Mi'rac-ı Nebeviye’niz mübarek olsun.

Gittin ya Rasulallah! Ve giderken söylenecek bir tek söz bıraktınbize: Sözlerin en güzelini: Es-salâtü vesselâmü aleyke yâ Rasulallah…

Bize yaşattığın, düşündürdüğün bütün bu güzellikler için sana sonsuza kadar salât-u selâm olsun.

Bu âhirzaman fitnesi içinde sana olan sevgisini, Allah’a olan imanını bin bir müşkülat içinde korumaya çalışan bütün mü’minlere de duâlar olsun, selâmlar olsun.

Onların duâları da seninle olsun ya Rasulallah (asm)...

Bizi bu küçücük hayatın içinden ebedî bir hayata, en büyük bir hayata ulaştırmak istediğin için de sana sonsuza dek salât-ü selâm olsun.

Ne saadet bize, böyle ulvî bir yolculuğu hepimiz adına tamamlayan âhirzaman peygamberine ümmet olduğumuz için, ne saadet, ne büyük bir mutluluk...

Allah’ım, bunu bize yaşattığın için Sana sonsuza kadar hamd olsun. Habib-i Ekrem’ine salât-ü selâm olsun.



Selim GÜNDÜZALP