Ey ensemdeki azılı düşman!



Ey her ânının ölümüyle lezzetindeki elemi tattığı halde hâlâ denî olana hırsla sarılan nefsim! Geleceğin geçmiş olsa da, yaptıkların mazi olmaz. Hep hafâ toprağında durmaz. Bilmez misin ki kara toprak altında gizli kalan kusurların gün yüzüne çıkacak. Bilmez misin ki canının arzusunu Cânân’ın rızası yaptığında huzur bulacaksın. Sen canı boğazına gelenleri de gördün. Onların etrafındakiler nasıl da çaresizdi. Korkmaz mısın canların çekildiği, hesabın başladığı o şedid günden?

Neyi bekliyorsun ensemdeki azılı düşman? Senin gâlip, benim mağlûp olmamı mı? Bir ömür boyunca süren aramızdaki bu çetin mücadelenin sonunda acaba sen mi yoksa ben mi kârlı çıkacağız? Her an ensemdesin, her an tetikte, uykuya dalmamı bekliyorsun! Derin bir gaflet uykusuna dalıp bir daha uyanmamamı istiyorsun!

Ey nefis! Dünyayı bana yakın, ukbâyı uzak göstermeye çalışırken, mühim bir hakikati gözardı ediyorsun. Üstelik çok mühim bir hakikati... Akıllara geldiğinde insanın dünya ile alâkasını kesip, dünya ötesini düşündüren keskin bir hakikat: Ölüm. Hayret ediyorum sana, nasıl da rahat yaşıyorsun! Kurtuluş beratını almış gibi gülüp oynuyorsun! Her şey bitmiş gibi nazlanıyorsun ey nefis! Sanki Cennetten müjde geldi, Cehennemden halâs oldun. Ölüm vakti gelinceye kadar hiçbir şey bitmiş değil. Henüz günahların için af fermanı yazılmadı.

Öyleyse ne diye kibirlisin? Neden başını secdeye koyup inlemezsin? Zaafiyetini, acziyetini derk edip O’nun huzurunda eğilmezsin? Henüz hiçbir şey bitmedi. Çilen tamamlanmadı. Sıkıntıların son bulmadı. Gevşeme.

Mânâdan yoksul ey nefis! Kâinatın kapıları hakikaten açık mı sence? Her şey gözümüze göründüğü gibi mi? Yoksa etrafındaki karsılaştığın hadiselere baktığında gördüğün sadece dıştaki tenteneli, kanaviçeli, süslü püslü tül perde mi? Her varlığın, her hadisenin bir iç, bir de dış yüzü; bir mülk, bir de melekût yönü yok mu? Aklı göze indirme, ten kafesinden geç, ukbayı fenaya tercih et! Çünkü gaflet hicap olur da, basîret peçelenirse, herşeyin rengi değişir. Nur-u Hak nihân olur, varlık yokluk zannedilir, dudakların mânâdan kupkuru kalır ey nefis! Ammâ gaflet perdesi kalkarsa, nur-u Hak ayân olur, her varlık imanın ve tevhidin birer delili olur.

Neye güveniyor, neye bel bağlıyorsun gafil nefis! Seni bu fenâ âleme bağlayan nedir? Geçerli bir sebebin varsa söyle, yoksa ilelebed sus. Abdullah b. Revaha’nın, içindeki azılı düşmana hitap ettiği gibi hitap ediyorum sana: “Eşini mi düşünüyorsun? O zaman bil ki ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleleri mi? Haberin olsun, ben onların hepsini âzâd ettim. Medine’de bulunan bağ ve hurmalıklara gelince, onların hepsini Resûl-i Ekrem’e hediye ettim. Söyle ey nefis! Diyeceğin başka bir şey kaldı mı?”

Diyeceğin başka bir şey kaldı mı ensemdeki azılı düşman? Başka ne ile beni kandıracaksın? Başka ne ile beni bu aldatıcı dünya oyununa inandıracaksın? Senle ben cephede savaşan askerler gibiyiz. Galip ve mağlûp belli olmadan bu mücadele bitmeyecek.

Unutma azılı düşman! Senin de sonun gelecek! Kıyamet kapında, geldi gelecek. Zira İsrafil (as), ağzında sur, gözü yüce makamda üfledi üfleyecek! Kâinat dağılmaya hazır patladı patlayacak! Sen de istesen de, istemesen de gafil nefis, işte o gün yıldızlar dürülecek, denizler yanacak, gök yarılacak, arz sarsılacak ve paramparça olacak. Sonra mahkeme kurulacak. İşte o gün hesap verme günü ey nefis! Bence iyi hazırlan, çünkü o gün senin için çok zor olabilir. Ah nefis, keşke gafletinin vahim âkıbetini bilseydin! Bilseydin yine böyle kahkahalarla, gırgır şamata ile geçirir miydin acaba koca bir ömrü? Bilseydin seni bekleyen o zor günü, yine böyle umursamaz davranabilir miydin?

Ey dünyaperest nefis?

Bütün bu gerçeklere sırtını dönüp, ukbayı hatırlamak istemiyor, adeta yok farz ediyorsun. Aslında öyle bir mugalâta içindesin ki, haline acıyorum. Ölüm mevzu bahis olduğunda “Herkes ölecek, herkes ne yapacaksa ben de onu yaparım” diyerek kendini kandırıyorsun. Uzun ince bir yoldasın, gidiyorsun nereye gittiğini bilmeden. Neden var olduğunu idrak etmeden, tâ başından sonu gözüken bir yolda gözü kapalı gidiyorsun. Derin meseleleri düşünmek istemiyor, beynini zorlamak istemiyorsun. Çünkü sen rahata, tembelliğe, uyuşukluğa alışmışsın, hep böyle devam etmesini diliyorsun.

İnsana fıtratına, özüne ve tabiatına zıt bir hayat tarzı aşılamaya çalışıyorsun. Fenâ ve zeval ile yoğrulan insanın mayasını değiştirmeye gücün mü var da, ölüme bile kafa tutuyorsun. Ne yaparsan yap, ebediyete müştak ruhlar senin bu gelip geçici oyununa itiraz edecek. Gayr-ı mahdut istidat ve emeller dile gelecek, senin önlerine sunduklarınla yetinmeyecek. Bazı baygın zihinleri uyutabilirsin, ama düşünen kafalara senin bu hilekâr oyunun tesir edemeyecek. Dipdiri, düşünen beyinler sana isyan edip, hodri meydan diyecek.

Ey ensemdeki azılı düşman! Bunları bil de, öyle söyle söyleyeceğini….

TUĞBA AKTAŞ