Tasavvuf; Kuran'ı Yaşamaktır



Yüce Allahın(cc) biz insanlara kurtuluş reçetesi olarak gönderdiği Kur'an-ı Kerim; son ilahi kitap, yaratıcımız, rızık verenimiz, sahibimiz, malikimiz, efendimiz olan Allah u Teâlâ'nın, biz insanlara buyruğudur.

Tasavvuf ise; Allah’ın kitabı ve bizlere hitabı olan bu yüce buyruğu Kur’an ve Resûlullah (sav) efendimizin sünneti üzere dosdoğru yaşamak, bid’at ve hurafelerden uzak durmaktır. Tasavvufun gayesi, nefis terbiye ve tezkiyesine, üstün ahlâka, yani Muhammedî ahlakaermektir. Âdî düşünceleri yürekten söküp atmak, nefs-i emaredeyi (kötülük emredici nefs) aşarak, ruhu nefsin egemenliğinden kurtarıp özgürlüğe kavuşturmaktır.
Kur'an'a göre, insanın yaratılış maksadı "ibadet", yani "Allah'a güzel bir şekilde kul olmak"tir. Bunun yolu da, Allah'a tek ve kamil Rab olarak inanmak (mü'min olmak); emir ve yasaklarına boyun eğip, teslim olmak (Müslüman olmak); bu iman ve teslimiyette samimi olmak, nifaka ve riyaya sapmamak (muhlis olmak); bu ihlası ve samimiyeti zedeleyip de Rabbinin gazabını hak etmekten korktuğu gibi, sevgisini kaybedeceğim endişesi ile müthiş bir endişe ve buna paralel bir dikkat bir gayret içinde olma (muttaki olmak); dolayısıyla imanına, İslâm'ına, ihlasına, takvasına, bir diğer ifadesiyle Rabbinin şanına uygun işlerde ve hallerde olmak (salih olmak)tır. Kur'an bütün bunları "ibadet" kelimesi ile anlatır ve cinlerin ve insanların ibadet için, yani Allah'a iyi kul olmaları için yaratıldıklarını bildirir (Zariyat, 55). Bunun yolu da öncelikle Allah'ı bilmek ve tanımak olduğu için, Kur'an, çoğu ayetinde Allah'ı insana tanıtır.
Tasavvuf, Allah’ı bilmenin yolu ve metodudur. Her türlü menfaat düşüncesinden uzak olmak, Hak'tan başka hiçbir şeye boyun eğmemek, kıymet vermemek, yalnız Hakk'a teslim olmaktır. Yani tasavvuf, İslâm'ın ma'nâsını gerçekleştirme yoludur.Yoksa tasavvuf dünyadan tamamen el etek çekip, işi gücü bırakmak ve şuna buna yük olmak, sofu elbisesine bürünerek zühd gösterip insanlardan menfaat sağlamak değildir. Tasavvufta bu gibi hareketler yasaktır.
Kur'an, Allah Teâlâ'nın yanı sıra insandan, hayattan ve kâinattan bahseder. İnsana, yaratıcısını, kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı tanıtır, fıtratına uygun insan modelini sunar. Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, nelerden sakınması gerektiğini bildirdiği gibi, bütün bu hususlarda en güzel bir örnek de sunarak, işini kolaylaştırır.
"Andolsun ki Allah'ın Peygamberi'nde sizin için, (yani) Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 21) buyurur.
Dolayısıyla insandan, örneği olmayan bir şey istenmez ve o Peygamber gibi olması tavsiye edilir. Ayrıca Kur'an seçkin ve örnek bir nesil olarak Hz. Peygamber (a.s.)'in ashabından bahseder; Allah'a kullukta Resulullah'ı örnek gösterirken, Resululah'a ümmet oluşta da, ashabı örnek gösterir.
Direkt olarak değilse de dolaylı olarak bize Resulullah gibi kul; ashab gibi ümmet olmamız tavsiye edilir; onlar Peygamberlerine nasıl ittiba etmiş, nasıl saygı ve sevgi göstermiş ise, bizim de onlar gibi Peygamber varisi olan büyüklerimize tabi olmamız, saygı ve sevgi göstermemiz istenir.
Tasavvuf kendini, "cami-i ahkâm-i Kur'an olmak" (Kur’an hükümlerini üzerimizde toplamak), "Kitab ve sünnete dört elle sarılmak", "şeriatin zahir ve batınını, ahkâm ve adabını iyi bilip yaşamak." gibi şekillerde tarif ederken, Kur'an ve Sünnet dairesinde olduğunu, gayesinin bu ikisini, yani Islâm'ı samimi bir tarzda hayata geçirmek olduğunu vurgulamaktadır. Kur'an'ın ve onun vasıtasıyla Rabbimiz'in istediği de budur.
Kur'ân-ı Kerîm ruhbanlığı emretmediği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) de:"İnsanın yediği en güzel ekmek, kendi elinin emeğiyle kazandığı ekmektir" demiştir.
İnsanın, iman ahkâm ve adabı ile İslâm'ı bir bütün olarak yaşamasına "ibadet" yani kulluk diyoruz. Kur'an'ın açık ifadesi ile, Rabbimizin bizim kulluğumuza ihtiyacı olmadığı gibi, isyanımızdan da bir zararı yoktur. Kulluğun insana yönelik faydası "tekamül" , yani "kemale ermek, kamil insan olmak"tır. Hak Teâlâ her insanı "kemalata erebilme" potansiyeli ile yaratır. İnsanın bu potansiyelini harekete geçirip, kemal mertebelerinde yükselmesini sağlayacak olan sey, Rabbinin ona bildirdiği reçetedir. O da Kur'an'daki kulluktur. Bu reçete ancak ciddi ve samimi şekilde uygulanırsa fayda verir, insan için yükselme sağlar. Bunu başarmanın okulu ise Tasavvuf ekolleridir.
Tasavvuf er yoludur. Başkalarını nefsine tercih edenlerin yoludur. Onun için mutasavvıfa aynı zamanda fetâ da denir. Fetâ yiğit demektir. Fetâ, yaptığı hiçbir iyilik karşısında menfaat gözetmez, her şeyi sırf Allah rızası için yapar.
İnsanın bir dış dünyası, bir de iç dünyası var. İnsan bu iki dünyasında birden yaşar. Dış dünyasına ibretle bakması gerektiği gibi, iç dünyasına da ibretle bakmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ'nın ayet, alamet ve delilleri, dış dünyamız gibi iç dünyamızı da süslemektedir.
Rabbimiz: "Biz onlara afak ve enfüsteki, yani dış dünyalarındaki ve iç dünyalarındaki ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun..." (Fussilet, 53) buyurarak buna işaret etmektedir. Dolayısıyla insan sırf dış dünyasında değil iç dünyasında da kulluk yapmakla mükelleftir ve bu açıdan iki dünya birbirini tamamlamaktadır.
Kur'an sırf dış dünyasında ilahî emirlere uyup, iç dünyasını şirkin, küfrün ve isyanın hakimiyetinden kurtarmaya gayret etmeyenleri "münafık" olarak nitelemekte ve bunun iki dünyasını da, inkara boyun eğmiş olanların halinden daha vahim saymaktadır.
Tasavvuf ehli, işte bu açıdan da bir tevhid , "birleme" içindedir. Çünkü onlar hem iç, hem dış dünyalarını imanın hakimiyetine vererek, içi-dışı, zahiri-batini bir hale gelmişlerdir. Böylece onlar Allah'ın buyruklarını, iç alemleri ve dış alemleri bir olduğu halde yerine getirmektedirler. Zaten Allah’ın kulundan istediği de budur..
Kur'an insanı bu şekilde iki boyutlu kabul edince, emir ve yasakları da iki boyutlu olarak gelmiştir. Her emir ve yasağın bir zahiri şekli var ise, mutlaka insanin iç dünyasına yansıyan bir batinî hali de vardır. Bu açıdan baktığımızda Kur'an'ın bütününün, hem dış dünyamıza, hem iç dünyamıza yönelik olduğunu ve "şunlar dış dünyamızla, şunlar da iç dünyamızla ilgili" diye ayetleri, emir ve yasakları arasında bir ayırım yapmamızın doğru olmadığını söylemeliyiz.
Namazdaki ihlası, huşuyu, namazın iç dünyamızdaki halini önemsemediğini düşünebilir miyiz? Elbette hayır... O sadece dış dünyamızdaki görünen şekli ile namazı anlatmaktadır ve bu da önemlidir . Bu açıdan, eğer "şeriat"i dinimizin ve imanımızın dış dünyamıza yansıyan kısmı olarak tarif ediyor isek, tasavvuf da iç dünyamıza yansıyan kısmıdır ve birbirinin tamamlayıcısıdırlar.. Yok eğer şeriatı, dinin bütünü olarak görüyorsak, tasavvufun ta kendisidir. Her iki açıdan da, şeriat ve tasavvuf, diğer ifadesi ile tarikat, birbirinin zıddı, karşıtı değil, kardeşi-arkadaşıdır. Her ikisinin de hedefi, inancı, ibadeti ve ihlası ile kâmil insanlar yetiştirmektir.
Tasavvuf söz değil, öz ister. Dış değil, iç ister. Bir Hadis-i Şerifte "Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalblerinize ve amellerinize bakar" denmektedir. Şeyh Sa'dî Şirazi (k.s)der ki:"Dervişlik yamalı hırka giymek değildir. Temiz derviş ol da ipek giy". Mühim olan devamlı olarak zikir halinde bulunmak, yani daima Allah'ı hatırlamak, her adımını O'nun rızasına uygun atmaktır. Çünkü O, daima bizi gözetlemektedir. Hareketlerini insanların değer ölçülerine göre değil, Allah'ın değer ölçülerine göre ayarlamaktır.Bir işte Allah'ın rızası varsa başkaları ayıplasa dahi onu yapmaktan geri durmamaktır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm: "Bir kınayıcının kınamasından korkmazlar" diyor.İslâm tasavvufu, inanan insanları düşman değil, dost eder. Eğer falan ekolun mensupları filân okulun mensuplarını ayıplar, onları hor görürlerse bu tasavvuf değildir. Bu İslâm’a aykırı bir davranıştır. Kur’an-ı Kerim “İnananlar Kardeştir” buyurarak Allah’ın varlığına ve birliğine inananları kardeşliğe davet etmiş,bu gerçeği de en güzel olarak tasavvuf ehli olanlar idrak etmiş ve yaşamışlardır.Gerçek tasavvuf erbabına göre Allah’ı bir bilen herkes Müslümandır. Bunlar ister Muhammedî, ister ehl-i kitap olsun fark etmez. Çünkü Allah’ın daveti Hz.Adem’den Hz.Muhammed (sav) e kadar aynıdır. Dinin esası değişmezTasavvuf kelimesi terim olarak sonradan kullanılmaya başlanmış olsa da, mahiyet ve manası itibari ile Kur'an ayetlerinde ve Kur'an'ın pratiğe aktarılması demek olan Hz. Peygamber'in hayat ve düşüncesinde nüve ve tohum olarak bulunmaktadır." Hem sonra sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayat ve düşüncesinde değil, "geçmiş peygamberlerin Kur'an'da geçen kıssalarında da tasavvufî hayat ve tecrübenin bariz özelliklerini, veciz bir anlatım içerisinde görebiliriz. Bundan hareketle bütün semavi dinlerde tasavvufî boyutun olduğunu söyleyebiliriz." Bu neticeye mantık yolu ile de ulaşabiliriz. Çünkü aklen, Allah Teâlâ'nın bizden önceki insanlara, batınında ihlas ve samimiyet bulunmayan bir ibadetle mükellef tutan şeriatlar gönderdiğini düşünmek abes olur.Yani tasavvufsuz bir din yoktur.Miskinlik, tembellik ve pısırıklık İslam ahlak ve fazileti ile bağdaşmaz. Tasavvuf ehli kendi hak ve hukukunu koruduğu gibi başkalarının hakkına da riayet eder. Başkasının sırtından yaşamak, kendini âdeta ulûhiyyet derecesinde görmek dinle, imanla, bağdaşmaz.
Bir mürşide bağlanmak, Cenab-ı Allah’ın tertibine uymak ve manevi yolumuz olan İslam’ı, bilen bir kişinin önderliğinde yaşamak ve Allah (cc)a yakınlık kazanmak için lüzumlu ve gereklidir.
Netice olarak diyebiliriz ki; Kur’an “Fatihadan –Nas’a kadar tamamen tasavvuftur. Çünkü Kutsal kitabımız Kur’an; emirler ,hükümler ve öğütlerdir. Bunları yaşamak , uygulamak tasavvuf, yolları ise tarikatlardır.
İlahiyatçı & Eğitimci Mehmet DABAK