Azab saçlarıma ak
Yüzüme çizgi serdi
Ruhumu çırılçıplak
Soyup çarmıha gerdi.

Ufka bakıyordu, gözleri binbir elemin ve ızdırabın sızısıyla donuklaşmıştı. Yüzünde de ayni Öyle keder çizgileri vardı. Saçları kıvırcık dalgalı gibiydi. Kollarında esaret zincirinden daha menfur prangalar, ayaklarına tuzakların en şenaatlisi geçmişti.

Vücudu çıplaktı.. Ve ötesinde berisinde jilet izi, sigara izmariti yaraları vardı. Dört bir tarafını sarmış kemiriciler en nazik yerlerini ısırıyorlar; o, bu haşarata karşı elini dahi kımıldatamıyacak kadar acizleşmişti.

Onlar hortumlarıyla, kıskaçlarıyla çeşitli yerlerini deşiyorlar, ısırıyorlar, kemiriyorlar. Fakat o avazesini bir türlü duyuramıyordu.

Acaba acıları mı dilsizdi, yoksa ayrı frekansta bir sese mi sahipti de çevresinde İki ayaklı dolaşanlar onu duymuyorlar yahut onu göremiyorlardı?

Yoksa o bir ruh adam mıydı? İliklerine kadar ızdırabı tatmış. Ve şimdi hemcinslerinin gadrına uğramış da bu da onun yüzyıllardan beri süregelen bir tasviri miydi?

Heyhat ufuk gidip geliyordu gözünde.. Şimdi alnından boşanan tere karışan çeşitli yerlerinden sızan kanlar vücudunu kıpkırmızı bir renge boyamıştı. Yoksa bu sabır abidesi Eyyub muydu?

İşte ufkun çizgisinde bir kafile nurdan ışıktan sevgiden pırıltılı alınlarıyla cihanı pür-nur ederek geliyorlardı. Kederli yüz, aydınlığın aksiyle birazcık tebessüme gelmişti.

Ah, O belki de gözü yaşlı Yakub idi! Yusuf için sîne-çak olan Kenan illerinde inleyen bir ney, ağlayan sîne, pare pare olmuş bir kalbdi, bir gönüldü. Hasret mi O'nu bu hale getirmişti; yoksa duygu ve düşünceden yoksun cellatlar mı?

Halâ anlayamıyordu.. Fakat ne önemi vardı bunun. Şimdi yaraları birer gül-ü Muhammedî gibi kokuyordu. Bu, altın neslin kokusuydu. Çile ve ızdırab suyu ile yetişen bir görkemli neslin kokusu.. Bu nesil, bir sabr-ı cemilin meyvesiydi ve bedendeki herbir yara o neslin müjdesini veren birer kanlı şafaktı..