TERSİNE DÖNEN DRAMLI BİR HUSUS

İslâm âleminde, hususuyla Arab dünyasında, Hicrî 13. asrın başında beri felsefenin, maddî akılcılığın bir derece te'siri altında gelişen bir hal hükümferma olmuştur. Şöyle ki: İslâm'da madde ile mâna, zahir ile maneviyat, başka bir tabir ile: Medreseler ilmiyle tekke ve zaviyelrin feyiz ve münacatları ekseriyetle beraberlik ve yek-âhenk içinde yaşayagelmişken, bir cereyan vardır ki; münacat, zikir, feyiz, sırr ve velâyet gibi İslâm'ın hakikatında mündemic olan mesleğe el atan nuranî zümreye ve mefkûresine zıd olarak gelişme göstermiştir. Felsefenin hissiz, maneviyatsız bir çeşidi tarzında inkişaf kaydetmiş ve 14. Hicrî asırda İslâm âleminde din erbabı içinde galebe ve hâkimiyet elde etmiş gibidir. İslâm âleminde, bilhassa Arab dünyasında bu gün yetişen ülemadan mutlak ekseriyeti, adı geçen ekolün te'siri altında yetişiyor ve onnu müdafi'leri durumunda oluyorlar. Yani velâyet ve kerametin, feyz ve münacat ve maneviyat hakikatının zımnî de olsa inkârı, hiç olmazsa onun tezyifi cihetinde tavır almak taraftarı oluyorlar.

Beri yanda, Tarikat ve Tasavvuf denilen zümrenin erbabında ise, maalesef yüksek ve müdakkik ülemanın çok azalması sebebiyle, âdeta bugün tasavvuf tarikatları ekseriyetle cahil avamın, yahutta âlim namı altında hakikatlı olmayan bazı kimselerin elinde kalmasıyla, birçok su'-i istimaller ve gayr-ı meşru' a'mal ve ef'al ve müteassıbane taklid ve iltizamlar ve hayalî müfritâne hüsn-ü zanlar gösterildiği için, mağlub olmalarına sebeb oldukarı gibi, öteki ekolün ise, bir çeşit din ilmi adına ve İslâm dini namına bugün âlem-i İslâm'da galib gelmesine de sebeb olmuştur.

İşte, bu durum ve hal, bugün İslâm âleminde, bilhassa Mısır ve Arabistan'da yetişen âlimler arasında tam yerleştiği için; Evliyadan, tasavvuftan ve tarikatlardan iyi bahsetmek dahi, bir kabahat ve medar-ı ittiham bir aşağılık addedilmektedir. Bir âlim, bir eserini, yahut fikriyatını bugünkü ortamda, o gibi yerlerde kabul ettirebilmesi için -kalben taraftar ve razı olmasa da- kitabında yer-yer bir nevi bahşiş tarzında mezkûr ekolün imamlarını "Bilmem Şeyh-ül İslâm falan bin filan" yahut "İmam ve muhaddis filan oğlu filan" deyip medhetmek ve rüşvet vermek mecburiyetini duymaktadır.
Eskide hadîs ilminde, El-Hâfız ve El-Hüccet olarak bulunmuş büyük velî zâtların aynı ilimde yazmış oldukları eserlere bile, bu his ve sâikle bakılmakta ve "Eh, canım o da sofi değil midir?" denilmektedir. Bu garib ve tersine dönmüş kaziyenin kötü te'sir ve dalgaları bizim Türkiye'nin bazı resmî ve meşhur hocalarına da, hattâ samimi müderris ve vaizlerine de sirayet etmiş gibidir.

Bir nümunelik misal: Gümüşhaneli Şeyh Ahmed Ziyaeddin Hazretleri ki, büyük bir Şeriat âlimi, aynı zamanda hadîs ilmine çok âşina bir zâttır. İşte bu zâtta tarikat, velâyet ve sofilik mesleği bulunduğu için, yazmış olduğu ve yüzde altmışını Kütüb-ü Sitte'nin hadîslerinden aldığı "Râmuz-ül Ehadîs" isimli eserini, bizim âlimlik taslayan bazı hocalarımız, mezkûr havanın dalgalarına kapılmışlığın bir eseri olarak; bu kitapta yer alan umum hadîslerine âdeta toptan ilişmek isterler. Sebeb ise, bu zâtın ehl-i tasavvuf olmasıdır. Hattâ benim dostum genç bir hoca, bir gün o kitap için: "Baştan sona hadîsleri müttehemdir." dedi. Tabii bu genç hocanın bu hükmünde vukufsuzluk âşikârdır. Çünki o kitabın hemen bütün hadîsleri, İmam-ı Suyutî'nin El-Câmi-üs Sagîr eseriyle, onun Ziyadat'ından ve ayrıca hadîs ilminde allâme Abdürrauf-ul Menavî'nin "Feyz-ül Kadir" eserinden ve saireden alınmış bir eserdir. Hakikat noktasında İmam-ı Suyutî'nin eserini çürütemeyen -ki çürütemez, haddine de düşmemiştir- buna da dil uzatamaz. Lâkin gel görelim ki, avam halkın meclislerinde ilim-füruşluk kisvesiyle dil uzatıyor ve müslümanların samimi efkârını da bulandırıyorlar.
İşte bütün bu tersine dönmüş ahvale rağmen ve feleğin ma'kûs işleyişinin zıddına olarak, kat'iyyen inanıyoruz ki; işler düzelecektir. Gönül erbabı ile ülema-i zâhirin arasında zıtlık ve münaferet boşluğu doldurulacaktır.