ZAİF HADÎSİ MEVZULUKLA İLTİBAS EDENLER

İslâm âleminin bazı hocalarında ve bir de bizim Türkiye'de süper olma heveslisi bazı âlimlerimizde, senede zaif olan bazı hadîsleri, âdeta mevzulukla karıştırırcasına, şuursuzca ilişmeler vaki' olmaktadır.

Meselâ: Yemekten önce tuzla başlamak ve tuzla bitirmek, sünnettir diye, İmam-ı Gazalî, meşhur Hakîm-i Tirmizî ve 12 mezhebden birinin imamı meşhur-u âlem olan fakîh Ebu-l Leys Es-Semerkandî ve sözü hüccet meşhur Molla Halil El-Esardî gibi büyük muhaddis ve muhakkik âlimler kitaplarında kaydetmişlerdir. Bunu elbetteki kendi kafalarına göre değil, bazı ehadîs-i şerifeye dayandırmışlardır. Amma bu mevzudaki hadîsler, senedi Zaif hadîslermiş. Kitaplarında bunu kaydedenler dahi bunu biliyorlar. Aynı zamada Kütüb-ü Sitte'den olan İbn-i Mace'nin de seneden saif olan hadîslerindendir. Hem ayrı ayrı tariklerle tuz ile ilgili hadîslerin hepsi de seneden zaif de olsalar, birbirini takviye eden zaiflerdir. Mevzu ise, âdâb-ı Neviyeden müs tehab olan bir husustur.

Yani Şeriat ve ibadete taalluk eden bir husus değil, hayat âdâbından bir çeşit tıbb-ı Nebevîyi işmam eden, ihtiyara bağlı bir iştir. Onu tatbik etmek ve etmemekle mecburî bir emir yoktur. Buna uymayan bir sünneti terketmiş sayılmadığı gibi, ona uyan ise, Peygamberini hatırlayarak en azından bir sevab ve sıhhat-ı hayatında herhalde bir menfaat görür. İşte mes'ele bu iken; diyelim, âmî bir adam, bunu saflığından açıkça ve bir çeşit riyalı şekilde yaparsa da, onu Mevlâna Camî gibi lütuf içinde güzelce ikaz etmek gerekir. Yani: "Kardeşim senin bu hareketin, istiskale sebeb oluyor. Hem bu, ibadete taallûk eden kuvvetli sünnetler kabilinden değildir. Belki âdet ve âdâba taalluk eden istihbabî ve ihtiyarî bir sünnet olup, hususî ve şahsîdir. Sen evvela ibadete bakan müekked sünnetleri yerine getirdikten ve en başta da farzlarını noksansız ifa ettikten sonra, bu gibi âdâba dair müstehabları da hususî olarak yapman iyi olur." tarzında irşad edilmelidir.

Lâkin, hoca ve vaiz efendi öyle yapmıyor, kızıyor ve bağırıyor: "Bu bir sünnet değildir, buna dair gelen hadîs zaiftir. O, Peygamberin sünneti değil, İmam-ı Gazalî'nin sünnetidir." diyor ve akılcılığıyla da tuzun bazı insanlarda yaptığı tıbbî zararları iddiasına destek yapıyor. Yani açıkcası seneden zaif olan hadîs-i şerifin, zımmen mevzuluğunu iddia ediyor.
Bu hoca efendi, kendi akılcağızını ve hususî his ve meşrebini, bazı kimselerin, dinin umumî ve cihanşümûl tefakkuhunda nasibi olmayan zâhirperestlik mesleklerine uydura dursun ve o yolda yürümesine de devam etsi., biz gelelim, tuz ni'metinin dünyadaki canlıların mutlak ekseriyetinin bilhassa insanların hayatında ne kadar kıymetli olduğunu ve ni'metlerin lezzetlerini ölçmeye, tatlarını almaya mahsus bir mizan tarzında olduğu hakkındaki durumuna bakalım. Tuz ni'metinin büyüklük ve umumîliğini anlatmaya gerek yoktur.

Şayet bazı yaşlı, hasta, tansiyonu yüksek insanlarda veya midesi ve karaciğeri hastalıklı kimselerde tuzun zararlı olduğu tebeyyün etmiş olsa da, elbetteki umumî ni'metiyat kaidesini bozmadığı ve tuzun tıbben ni'metiyet cihetini zedelemediğ ve iştihayı açan ve dolayısıyla hazma vezile olan, hazım ile de şifayı netice veren mübarek tuzun umumî olarak tıbbî faydadarlığını ihlâl etmediğini de hatırlamaya gerek yoktur.

Evet, tuzun sayılan birçok ni'metiyet tarafları ve bedene menfaat cihetlerinden bir-iki tanesi ekser insanlarda görülmesiyle; mânası ve hakikatı itibariyle, bu mevzudaki ehadîs-i şerife, bir kere değil, yüz kere seneden zaif de olsalar, yine de manası sahihin sahihidir denilir.

Acaba, senediyle ve mânasıyla sahihin sahihi olan birçok hadîs-i şeriflerde, balı âdeta her derdin dermanı, her hastalığın şifası olarak bildirdiği, İslâm doktorları birçok zâtlar da bunu tıb noktasında keşfettikleri halde; ateşli, hummalı hastalıklarda, balın zararlı olacağını da kaydetmiştir. Elbette hadîs-i şeriflerde ve Kur'anın işaretinde balın şifa kaynağı olduğu ve ekseriyete bakan kaide ile ele alınmış, bir-iki şâz hastalıkta aksi müşahede edilse de, kaideye zarar olmaz.
Getirdiğimiz tuz misali ile, burada onu müdafaa için elbette değildir. Onu mevzuumuza bir misal olarak getirdik. Bizim bu misal ile gayemiz şudur ki: Ehadîs-i şerifenin seneden sahih olanları olsun, zaifleri olsun, sırf akıl ile ve bazı maddî ölçüler ile onu tartmaya tevessül etmek, bilhassa dinin umumî tefakkuhunda rusûh-u tâmmı olmayan akıllar ile hadîs-i şeriflere yaklaşım göstermek bir çeşit hamakatlı gabavettir, belki fesadı netice veren ve mizansızlıkla hürmet müvazenelerini sarsan bir davranıştır diye bir hatırlatmayı lüzumlu görüdüğümüz için kaydedildi.

Mevzumuzun bir misali de: Zaman zaman Türkiye televizyonlarında diyanetin yetkili hocaları tarafından yapılan bazı röportajları veya dinî konuşmalarında; Kur'anın işaretlerinde ve sahih hadîslerin sarahatlarında mevcud ve bütün İslâm üleması, başta Sahabe ve Tabiînler olmak üzere İslâm ümmetinin kabul ettiği manevi şifa hakikatını kökten inkâr etmek durumu görülmüş ve görülmektedir.

Başta Sahih-i Buharî olmak üzere bütün sahih hadîs kitaplarında "Bab-ür Raky" diye, Kur'anın âyetlerinden maddî hastalıkların manevî şifalarını ve yollarını bildiren sahih hadîsler olduğu halde, (*) "Dinde böyle birşey yoktur!" diye bir mollalık taslanırlar. Şahıslar kendi âleminde, hususî anlayışında böyle bir inkârı taşıyabilirler. Amma koskoca T.C. Diyanet İşlerini temsil eden bir dairenin temsilcisi sıfatıyla, umum âleme karşı bu âşikâr cehalet ilânı, büyük bir talihsizlik addedilmiştir.

Evet hiçbir âlim ve gerçek mü'min; son zamanlarda, bilhassa avam halkın içinde orada-burada bazı câhil-cühelanın halkı kandırarak, para dolabı için "muska" yapmasına fetva vermez ve razı olmaz, destek veremez, hoş da göremez. Amma bu durumu takbih ediyorum diye, dinde aslı var olan bir hakikatıda düpedüz inkâr etmek, o kötülük kadar kötülüktür. Maddî asrın, maddeperest insanların keyifleri hesabına ve onlara bir çeşit rüşvet tarzında olarak; doğrudan doğruya Resulullah'tan mervî ve samimi bir imanın tereşşuhu olan mezkûr hakikatı inkâr ile heder etmek, büyük bir cehalettir. Her ne ise...

Evet İslâm dini sihri, kehaneti, falcılığı ve cinlerin haberlerine inanmak gibi durumları haram kılmış, yasak etmiş ve hattâ bu gibi şeylere inanmayı küfür kadar büyük günah saymıştır. Amma Kur'an'ın şifa ve tılsım dualarını ise, kabul etmiş ve güzel görmüştür. Nitekim İslâm âlimlerinden büyük bazıları, hususî şekilde havas ve tılsım ilmiyle meşgul olmuş ve eserler bırakmıştır.


Evet, İslâm din, maddî tıbbı ve tababeti, ilâç ve tedaviyi teşvik etmiş, güzel görmüş ve kabul etmiştir. Lâkin aynı zamanda manevî şifa cihetini, yani, Kur'an âyetlerinin tılsımlarıyla yapılan bir tedavi tarzını da kabul etmiş ve hattâ teşvik de etmiştir. Hakiki mânada bu işin ehli, salih ve müttakî ülemanın eliyle bu tılsım işleri olduğ zaman, hem te'siri mücerrebdir hem de hakikattır. Lâkin cahil-cühelanın İslâm harflerini bile doğru yazmaktan âciz, ehliyetsiz ve nâdan bazı kimselerin yaptıkları iş ile, bir kandırmadan, bir düzenbazlıktan ve sahtekârlıktan öteye geçemez. Elbette İslâm dini, benzeri fiil ve işleri kat'iyetle reddeder ve çirkin görür.

________________________
(*) Sahih-i Buharî 3/121 ve 133; Sahih-i Müslim 4/1724, 1728 ve 2015. sahifelerine bakılabilir.