Bediüzzaman Ayasofya Camisinde Mevlüd-i Şerif okuttu
19 Ekim 2010 Salı 06:31
Bediüzzaman Ayasofya Camisinde Mevlüd-i Şerif okuttu
Zaman su gibi akıp gidiyor. Korkular, beklentiler değişiyor. Geriye hatıralar kalıyor. Bunların kimisi tatlı kimisi acı. Bir İstanbul’un fethini gören Ayasofya var! Bir Meşrutiyet bayramını kutlayan Ayasofya var. Bir İmam Bediüzzaman’ın 50-60 bin kişiye Nutuk okuduğu Ayasofya var! Bir de Abdurrahman Karahisari’nin yazdığı Hulefa-i Raşidin levhaları, giriş kapısından çıkarılamayınca sağa sola atılan bir Ayasofya var! Birde yıllarca ezan sesine hasret kalan Ayasofya var!
Bu levhalardan birini bir parça canlandırmaya çalışalım!
MENKABE-İ CELÎLE-İ CENAB-I PEYGAMBERİ
İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti, Rebîülevvelin onbirinci günü Ayasofya Camisinde okunacak bir mevlüt merasimi ile kuruluşunu resmen duyurmuş olacaktı. Bunun için davetnameler hazırlandı. Cemiyet-i İlmiyye, Talebe-i Ulum Cemiyeti, Cemiyet-i İslamiyye, İttihad ve Terakki Fırkası, Ahrar Fırkası, Askerî, Arnavud, Çerkeş, Kürd İttihad ve Teavün Kulüpleri ile bütün matbuat-ı Osmaniyye sahib-i imtiyazları davet edildi.
Tarih 8 Nisan 1909, kadim İstanbul surlarının Ayasofya’ya çıkan sokakları içerisinde farklı bir heyecan yaşanıyor. Üzerinde “La İlahe İllallah Muhammedü'r-Resu-lullah” ve "İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti" yazan yeşil sancaklar taşıyan insanlar, erken saatlerde sessizce Sultanahmed Meydanına ilerliyorlar. Sokaklarda başka bir ruhaniyet, başka bir kudsiyet hissediliyor. Kalbler pür-sürur, İslamî adabı rencide edecek hiçbir hareket görülmüyor gelenlerde. Ümmet-i Muhammed'in nasiyesinde bir sevgi nuru ışıldıyor adeta. Tebessümler dalga dalga yayılıyor. Bütün kalblerden kopup gelen "Bugünü de gördük, haza min fazlı rabbena" sadası fısıltılar halinde kulaklara sızıyordu.
Gerisini Derviş Vahdetî’den takip edelim:
“Saat dört raddelerinde Talebe-i Ulum Cemiyeti'nin önünde Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî hazretleri olduğu halde dış kapıda her gelene muntazır olduğumuz gibi müşarünileyhimi de bulunduğumuz noktada istikbal etmiş idik. Hazret-i Kürdî, bizi görünce dayanamadı. Güya ki, aşık maşuka kavuşur gibi birbirimize sarıldık ve el ele vererek artık cami-i şerife gitmiş idik.
Talebe-i ulumun başlarındaki sarıklar, nur gibi beyaz, çiçek gibi ruh-efza, hele bunlardaki terbiye-i dîniyye, kendilerine başka bir güzellik bahş ediyordu.
Bizim hazret, yani Bedî-i alem-i İslamiyyet, o Kürd elbisesiyle, o Kürd tavr-ı kahramananesiyle, daima taşıdığı belindeki hançeriyle kürsî-i hitabete çıkması kendisinden rica olunduğundan kemal-i salabetle kürsüye çıkarak ve kaim olarak bir nutk-i belîğ îrad buyurmuşlardı. Nutku zabt edemedik, fakat gelecek nüshalarımızın birinde müşarünileyhten tamamını alıp neşredeceğimizi ümid ederiz.”
İmam Bediüzzaman’dan sonra kürsüye çıkan Derviş Vahdetî (Ey ümmet-i Muhammed) diye başlayan heyecanlı bir nutuk okudu. Ardından Namık Kemal'lere, Midhat'lara rahmet ve Niyazi'lere Enver'lere Hasan Beylere, Eyüb Sabri'lere, Salahaddin'lere hülasa mücahidin-i saireve de dua ettiler.
Nutuklardan sonra Fazıl-ı şehir Hafız Osman el-Musulî el-Mevlevî Efendi ile Hırka-i Saadet imam-ı sanîsi Hafız Hüsnü Efendiler mevlid-i şerif okudular.
Enderun-i Hümayun Efendileri ilahiler okumuş, ruh-i pak-i Cenab-ı Mustafa'ya salat u selam edilmiş hediye edilmiş necip İslam milletine ve İslam ordusuna dualar edilmişti.
Camiden kemal-i edeb ile çıkan davetliler eşliğinde kurbanlar kesilmiş, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin başarısı için tekrar dua edildikten sonra herkes ayrı ayrı sevinç içinde evlerine dönmüştü. (Volkan Nr: 94 22 Mart 1325/13 Rebîülevvel 1327)
MEVLÜD-İ NEBİ’DEN SONRASI
Bu mevlid-i şerif hadisesinden sonraki gelişmeler ilginçti: Dokuz gün sonra 31 Mart hadisesi diye tarihlere geçen düzmece isyan ve isyan bahanesi ile yapılan askerî ihtilal yaşandı. Bu olay esasında Türkiye için bir milattı. Müslümanlara gerici, mürteci yaftası, bu olaya atfen yapıştırıldı. O tarihten itibaren devletin gücünü şahsî çıkarları için kullanma konusunda büyük tecrübe sahibi olan gayr-ı millî güçler, hayatın her kademesinde Müslümanları korkunç bir baskı ve sindirme altında tutmak için bu olayı kullandılar.
Derviş Vahdetî 31 Mart irticası ile özdeş hale getirildi. Yanılmıyorsam bu olayla ilgili olarak idam edildi. Sadece idam edilmekle kalmadı, neredeyse bir asır her söz açıldıkça küçümsendi, cahil, yobaz, şarlatan bir şark kurnazı olarak aşağılandı.
Nurcular da bu olayı hiç anmadılar. Ne olur ne olmaz Derviş’e bulaşmak hayır getirmezdi. Üstad’ı onun yanında göstermek, savunulacak bir durum olmaya bilirdi. Oysa gizli ya da açık komiteler bu imajın tohumlarını kendileri ekmiş, kendileri büyütmüştü. Bu olayı gündeme almamın sebebi rastladığım bir gazete küpürü: (İkdam Gazetesinden)
İTTİHAD-I MUHAMMEDÎ CEMİYETİ
Karşı gazetelerinden biri dünkü nüshasında Cumartesi günü tertib edilen miting münasebeti ile İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nden bahsettiği sırada şu suretle irad-ı makale ediyor:
“İstihbarat-ı mahsusamıza nazaran Şeyhülislam ve Kadıasker Efendiler bu dinî nümayişlerin önünü almak üzere teşebbüsatta bulunmağa karar vermişlerdir.
Şeyhülislam hazretleri ahval-ı hazıra şer-i şerife tamamıyla mutabık bir surette cereyan eylemekte bulunduğundan bu ahval aleyhinde vuku bulacak her teşebbüs ve nümayişe, bir hıyanet nazarıyla bakılarak, fail ve müsebbiplerinin de şeriate itaatsizlik ve vatana hıyanet ile ittiham edileceklerini de beyan eyleyeceklerdir.
Diğer taraftan hükümet bundan itibaren, devr-i sabık idaresine doğru atılacak bu adımların önünü almak için tedabir-i lazıme ittihaz eylemiştir.”
İkdam -merciinden icra eylediğimiz tahkikat neticesinde şu malumatı istihsal eyledik:
Ne Şeyhülislam Efendi, ne Kadıasker Efendiler hazaratı kat’an bu yolda bir karar ittihaz eylememişlerdir. Şeyhülislam Efendinin beyanına fıkra-i saniyeye gelince kendilerinin fi’l-hakika bu gibi beyanatta bulunup bulunmayacakları malum değilse de ancak buna dair hiç kimseye beyan-ı mütalaa etmemişlerdir. Binaen aleyh hal-i hazırda buna doğru ve varid nazarı ile bakılamaz. Nihayet refikimizin afvlarına iğtiraren üçüncü fıkranın da esassız olduğu beyanıyla sözümüze hitam verelim” (İkdam 8 Nisan 1909)
İkdam’ın bu haberini okuyunca yüz yıldır aynı senaryonun defalarca sahneye konduğunu bilmem söylemeye hacet var mı? Bu küçük haber aslında 31 Mart hadisesini kimlerin planladığını, kimleri hangi suçlarla itham edeceklerini, irtica ithamlarının Müslümanları devlet işlerinden uzaklaştırmak için bilinçli bir şekilde imal edildiğini açık bir şekilde ifade etmektedir.
İrtica ithamı ile karşı karşıya kalan Müslümanlar kendi özlerindeki güzellikleri ortaya koyma fırsatı bulamadılar. Tıpkı bizim yaylalardaki (geçen hafta yayınlanan [Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.] anlatılan yaylalar) palamut fideleri gibi. Her bahar mevsiminde muzır keçiler filizlerin başını koparır boy atmaları bir başka bahara kalırdı. Sonra hükümet keçileri kaldırdı.
Şimdi Zümrüt yaylasının yamaçları boyumca fidanlarla doldu. Bu gelen bahar toprağa daha derinden kök salmak için bir fırsat olabilir mi?