Semerkand Dergisine dair hepimizin ayrı bir hikâyesi var kuşkusuz. Uzun zaman oldu. Çok ele değdi, çok göze değdi Semerkand. Dile kolay, 157 ay geride kalmış, 13 tam yıl, bu on dördüncüsü...


Biz de bu güzel yolculuğun hikâyesini dinlemek, Semerkand'ı yakından tanımak için, derginin ilk sayısından bugüne yayın yönetmenliğini yürüten Sabahattin Aydın'la röportaj yaptık.


Semerkand Dergisi yayın hayatına ne zaman başladı?


Semerkand, Ocak sayısıyla beraber 14. yılına girmiş bulunuyor. 1999 yılının Ocak ayında ilk sayısı yayınlandı. Dergi 2003 yılına kadar Ankara'daydı, sonra İstanbul'a geldi. Ülkemiz dergi yayıncılığında çok rastlanmayan bir istikrarla 13 yıldır yayın hayatına devam ediyor.





Kuruluş amacı ve hitap ettiği kesim hakkında bilgi verebilir misiniz?


Kestirmeden söylersek, Semerkand Dergisinin kuruluş amacı, kafaların hayli karışık olduğu dinî/tasavvufî sahada doğru sözü, doğru duruşu okuyabilen her insana anlatmak... Çok iddialı gibi duruyor ama değil. Sözün çoğaldığı, her sözün her yere ulaştığı günümüzde İslâm'ın ne olduğuna, ne istediğine dair ciddi bir kafa karışıklığı var. Yani son derece vahim bir yanılgı olarak İslâm, muğlak, anlaşılmaz, her hükmüne ve talebine dair sayısız görüşün bulunduğu flu, karışık, kaotik bir mevzu halinde görülüyor. Kanaatimce kastî olarak toplum üzerinde böyle imaj oluşturuldu. Oysa din böyle değil. Din her şeyden kolaydır. Anlaşılması, yaşanması kolay... Hayatını idame ettirecek akıl düzeyine sahip bir insan da dinen mükellef sayıldığına göre İslâm'ı herkes kendi dünya ve ahiretine yetecek kadar anlayabilir, yaşayabilir. Dinin sınırları son derece net.


Sizin bu söyledikleriniz daha çok İslâm'ın hükümler kısmını akla getiriyor ama dergide işin bu tarafını pek görmüyoruz.


Haklısınız. Semerkand Dergisinde doğrudan fıkıh yazıları yer almıyor. Çünkü halk açısından fıkıh, yani dinî hükümler, temel ilmihal konuları hariç, bireysel okumalarla öğrenilecek bir mesele değil. Sorulması gerekir. Çünkü bir konudaki helal haram meselesi hayatî bir meseledir, yanlışa düşmemek gerekir. Oysa konuya dair bir yazı tam olarak sizin meselenizi değil, benzeri başka bir durumu anlatıyordur. Belli bir fıkıh altyapınız yoksa siz de "madem bu meselede hüküm budur, benimkinde de şöyle olması lazım" diye akıl yürütürsünüz, yani içtihat yapmış olursunuz. Diğer taraftan 170 bin okuyucumuzun tabi olduğu farklı mezhepler var. Birine göre yazsanız diğeri için olmaz, hepsini birden yazsanız "böyle de oluyormuş" diye kafa karışıklığı... Alim kavilleriyle halkı karşı karşıya getirmek yanlıştır. Bunu yaparsak başta söylediğimiz ateşe biz de odun taşımış oluruz. Peki bu mevzuda çözüm ne, Semerkand neyi öneriyor? İki şey: birincisi, temel konulara dair mezhebinize göre yazılmış bir ilmihali başucu edeceksiniz. İkincisi detay ya da karmaşık konuları soracaksınız. Ehil bir alime... O ne derse sizin için hüküm odur. Bu iş tarih boyunca böyle yürümüştür, yine aynı minval üzere devam etmek zorundadır.





O halde Semerkand hangi konular üzerinden İslâm'ı anlatıyor?


Bizim yayın çizgimizin temelinde "didaktik/öğretici" olmaktan ziyade geniş bir konu yelpazesi üzerinden bir anlayışı, duruşu sunabilmek. Daha da önemlisi Cenab-ı Hak'la sağlam, sürekli, muhabbetli bir irtibata davet ve teşvik etmek. Kendimizi, bizi okuyanları... Geniş bir konu yelpazesi derken, okuyucularımız bilir, Semerkand'da sadece inanç, güzel ahlâk, tasavvuf yazıları değil, tarihten mizaha, güncel meselelerden edebiyata pek çok konuda yazılar yayınlanıyor. Bunu da bir zorunluluk olarak görüyoruz, çünkü hayatın içinde dinî olan/olmayan diye bir ayrım yok. İslâm ve onun insan derunundaki tecrübesi olan tasavvuf hayatın bütününü kuşatır. Yani dergâhta sufi işyerinde, evde, sokakta başka bir şey olunamaz. Camide dindar, dışarıda aklına estiği gibi bir yaşantı olmaz. İşte bu bütünlük ilkesinin bir tezahürü olarak Semerkand elinin erdiği her konu üzerinden bir duruşu, bir anlayışı yansıtmaya çalışıyor.





O anlayışı biraz açabilir miyiz?


İslâmî iddiası olan herkes dediği için Kur'anî anlayış demiyoruz. Cenab-ı Mevlâmız'ın insanlığa bu son mesajının Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat anlayışı ve uygulaması diyelim. Bu da muğlak olduysa şöyle açabiliriz: Bilindiği gibi İslâm tarihi içinde ve bugün pek çok anlayış ve uygulama biçimleri var. Bunların bir kısmı bireysel kalırken, bir kısmı kurumsallaşmış, çeşitli fırkalar haline gelmiş. Mutezile, Şia, Haricîlik, Batınîlik ve bunların türevleri gibi. Bir de ana yol var. Sünnet-i Seniyye'ye bütün zerreleriyle bağlı, çoğunluğun tabi olduğu yol. "Ümmetim bâtıl üzere ittifak etmez" nebevî hükmüne binaen İslâm'ın aslı, kendisi budur.


Bu yolda kimler var? Başta sahabe-i kiram efendilerimiz ile onlardan sonraki neslin büyükleri; iki itikadî ve dört amelî hak mezhebin imamları ve onların takipçileri olan zatlar... İmam Gazalî hazretleri, Saadat-ı Nakşibendiyye ve dinin zahir çerçevesine zerre muhalefet etmeyen diğer tasavvufî kollar, Hz. Mevlâna, Ebussuud Efendi İbn Abidin ve benzeri Osmanlı uleması, Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen ve benzeri son devir alimlerimiz... Bir de çağın savurganlığına karşı klasik medrese geleneğimizi ayakta tutan, ilmin ve edebin zerresi zayi olur diye titreyen, icazet silsilesiyle vahyin en taze demlerine uzanan, orayı buraya getiren seydalarımız... Allah hepsinden razı olsun. Semerkand'ın hem anlamaya hem anlatmaya çalıştığı duruş, anlayış, yaşayış budur.


Semerkand kendini tasavvufî dergi olarak tanımlıyor. Bu çerçevede tasavvufu nerede ve nasıl konumlandırıyorsunuz?


Önce şunu söyleyelim: Bu kabaca anlattığım yol içinde tasavvuf daima var olan son derece güçlü, etkili, canlı, vazgeçilmez bir unsurdur. Biraz önce ismiyle bereketlendiğimiz zevatın hangisine bakarsanız bakın, mutlaka tasavvufla karşılaşırsınız. Bu son derece tabiidir. Çünkü "Bedenim namaz kılıyor, peki kalbim ne yapıyor?" diye yakıcı bir soru ortada dururken, başlıca meselesi kalbi sahibine ait kılmak olan tasavvufu nasıl göz ardı edeceksiniz? Kur'an-ı Kerim insanın yaradılış amacını "ibadet" diye açıklarken, bütün maksadı Cenab-ı Hak'la sürekli irtibatı temin etmek olan tasavvufu nasıl görmezden geleceksiniz? Soruları çoğaltabiliriz. Fakat kanaatimce tasavvufun vazgeçilmezliğini en iyi anlatan söz, tasavvuf için yapılmış olan "batınî fıkıh" tanımıdır.


Semerkand Dergisi ve tasavvuf ilişkisini evvela bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Burada şunu da ilave etmek yerinde olur kanaatindeyim: Dergimiz, kendi meseleleri, terminolojisi, sistematiği olan bir ilim olarak tasavvufun her yönünü anlatmıyor. Bu yüzden "tasavvuf dergisi" tanımı yerine "tasavvufî dergi" tanımını tercih ediyoruz. Yani tamamen tasavvuf anlatan değil, tasavvufa paralel, uygun dergi...




Bu tercihin sebebi nedir?


Tasavvufun bir takım konuları vardır ki ancak ehli anlar, hal sahibi olmak gerekir. Yani zihin yetmez. Bu yüzden tasavvuf yazılır mı yazılmaz mı diye tartışılmıştır. Önce batınî hale ilişkin meseleleri yazarak anlatabilir misiniz? Hadi anlattınız, okuyan anlayabilir mi? Anladı diyelim, hangi mertebede anlamıştır? Bu hassasiyet sebebiyle, eski zamanlarda bazı sufiler tasavvufla ilgili üst konuları anlattıkları risaleleri özel bir siyakatle bir nevi şifreli yazmışlar. Herkes okumasın diye... Bazıları da "bizim kitaplarımız avama/sıradan insanlara haramdır" demiş. 170 küsur bin tirajı bir dergide vahdet-i vücut vahdet-i şuhut meselesini anlatmak olmaz. Hiç dokunmadığımız başka yüzlerce konu var böyle.


Peki biz ne anlatıyoruz? Tasavvufun bir de ahlâk tarafı var. Zahire yansıyan, görülebilir, gözlemlenebilir, dolayısıyla anlatılabilir tarafı. Sünnet-i Seniyye'ye tabi olmak, haramlardan uzak durmak, güzel ameller işlemek, hizmet etmek, ihlâs, dürüstlük, tevazu, nezaket, vs... İşte Semerkand'ın farklı bağlamlar üzerinden anlatmaya çalıştığı, tasavvufun bu yönü.


Semerkand'ın konuları ele alış biçimi, dili ve üslubu konularında neler söylersiniz?

Öncelikle herkesin anlayabileceği sade bir dil, canlı bir anlatım... Bunu yapmaya çalışıyoruz. Fakat anlatımla ilgili önemsediğimiz başka kritik hususlar var. Bir örnek vereyim: İslâm'a dair anlatımlarda sıkça kullanılan kalıplardan biri "İslâm'a göre" veya "Kur'an'a göre" ifadeleridir. Oysa bu ifade biçimi ne kadar masum görünse de, deyim yerindeyse düşünsel bir virüs taşır. Bir mümin için İslâm ve Kur'an bahis mevzu ise "göre"likler olamaz, çünkü bu ikisi hakikatin ta kendisidir. "Kur'an'a göre" dediğinizde "Kur'an'la birlikte başka kitaplar da var, biz şimdi içlerinden birine bakıyoruz, diğerine de bakabiliriz." demiş oluyorsunuz. Böylece bir görecelik oluşturarak Kur'an'ı zayıflatıyorsunuz. Dile gelmese de alt beyindeki etki bu! Bu yüzden Semerkand'da bu ifadeyi bulamazsınız. Buna benzer başka pek çok hassasiyetle hazırlanıyor dergimiz.


Konuları işlerken de olabildiğince canlı bir bağlam üzerinden konuşmaya çalışıyoruz. Bol ara başlık, konuyu destekleyen görsel malzeme ve temiz bir sayfa grafiği ile okunaklı bir şekilde sunmayı hedefliyoruz.


Semerkand ve politika ilişkisi nedir? Semerkand'a apolitik bir dergi diyebilir miyiz?


Dergimizin yayın çizgisini belli ölçüde anlatabildiğimi sanıyorum. Bu çizgi içinde doğrudan politika yok, buna gerek de yok. Bu manada evet, siyasi bir dergi değiliz. Fakat diğer taraftan Müslüman olmak aynı zamanda bir siyaset sahibi olmak manasına da geliyor. Bir defa İslâm içine doğduğu toplumda bütün güç dengelerini değiştiren, hatta tersine çeviren, bambaşka bir paradigma üzerinde toplum ve devlet inşa eden bir din. Yöneten-yönetilen, Müslüman olanlar ve diğerleri arasında bu paradigma üzerinden münasebetler tesis ediyor. Bunun temelinde de İslâmî içeriği ile "adalet" ilkesi var. Bu bakımdan böyle "dünyalı" bir dinin mensubu olarak elbette dünyaya dair bir duruşumuz olmak zorunda.


Diğer taraftan zamansız ve mekansız yaşayamayız, değil mi? İçinde yaşadığımız dünyanın halleri var, Müslümanların, ümmetin içinde bulunduğu durum... Bunlara sırt çevirmek, bigâne kalmak İslâmî telakki ile, tasavvufla ne kadar bağdaşır?


Bu noktada altının çizilmesi gereken bir husus var. Bütün bunlar bir politik angajman manasına alınmamalı. Yani bir siyasi oluşuma tabi olmak, taraftarlık, kayıtsız şartsız destek manasına asla gelmez. Yönetimlerin olumlu bulduğumuz icraatlarına destek olmak kadar yanlışına karşı çıkmayı da vazife biliriz. Bu meyanda Dergimizde "Dünya Hali" diye bir köşemiz var. Hem yukarıda anlattığım "hayatın bütünlüğü" ilkesi bakımından hem de doğruya destek, yanlışa tavır bakımından dünya halini de Semerkand'a taşımış oluyoruz.


13 yıllık yayın süreci içinde eksik kalanların ve başarının muhasebesi sadedinde neler söylersniz?


Elbette eksik kalanlar var, yanlışlarımız da... Fakat daima eksiği tamamlamayı, yanlışı gördüğümüz anda dönmeyi ilke edindik. Yapabildiğimiz ölçüde... Biliyorsunuz, insan hayal eder fakat her zaman yapamaz. Tadat etmeye gerek yok, hayalini kurup yapamadıklarımız var elbette. Belki zamanı gelmemiştir.


Diğer taraftan 170 binin üzerinde satış rakamına ulaşmak her dergiye kısmet olan bir başarı değil. Bu ifadeyi tashih edelim, şöyle demek lazım: Semerkand'ın banilerinin meramına uygun, büyük bir kitlenin teveccühünü hak eden bir dergi. Ulaştığı yer kendinden değil yani.


Bir de... Semerkand okuduğu için bir tek kişi Allah yoluna teşvik olmuşsa, bir tek kişi bâtıldan hakka dönmüşse ve maneviyat uluları dualarında burayı hatırlıyorsa muhasebeyi kim ne yapsın?


Semerkand Dergisine dair hayli bilgimiz oldu, teşekkür ederim.


Ben de teşekkür ederim.