Marks ve Lenin hayranlığından Risale-i Nur talebeliğine geçen Nihat Erdoğan hayatındaki dönüm noktalarını anlattı.

Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?


1953 Eskipazar Karabük doğumluyum. Daha önce Çankırı’ya bağlıydı. Memur çocuğuyum. Memur çocuğu olmam hasebiyle, Kırşehir Kaman, Çankırı, Yozgat gibi bazı yerlerde bulunduk. O zamanlar okumaya çok meraklıydım. Böyle hastalık derecesinde okuma merakım vardı. İlkokulu Kayseri’de, ortaokulu ve liseyi Çankırı’da okudum. Bilahare üniversiteyi, İşletme bölümünü Bursa’da okudum. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğünde göreve başladım. Sonra askere gittim. 79’da askerden döndüm. Tekrar Emekli Sandığına girdim. Birçok üst düzey görevlerde bulundum en son Aksaray Kültür ve Turizm Müdürlüğünden emekli oldum. İki yıldır emekliyim.


O KİTAP BENDE İMAN BURCUNU YAKTI



Risale-i Nur’u nasıl tanıdınız?


Risale-i Nur’u tanıma aşamaları çok uzun bir süreç. Yani zaman olarak uzun ama, her dönem köşe başı dönemleri yaşandı. Her köşe başında bir mesafe kat ediliyor. Bu mesafeler benim çocukluğumdan başlıyor. Babam çok gazete okurdu, bizler de okuyalım diye, Zafer gazetesi alırdı. O zaman demokratlar zamanında 1962 yıllarında, gazetelerde “Nurcular ayin yaparken yakalandılar” diye, farklı farklı haberleri görürdüm gazetede. “Bunlar kimdir? Ne yapmışlar?” derdim kendi kendime. Hepsi çocuk resimleri, başları takkeli, başlarında bir ağabeyleri, işte “yakalandı, götürüldü” manşetleri. Bu bende soru işaretleri bırakıyordu. Bu soru işaretleri hep kafamda büyüdü.


Ortaokula geldik, o zamanı hiç unutamıyorum, Minyeli Abdullah o zaman çok modaydı. Bana o kitabı okumayı tavsiye ettiler. Nasıl elime geçtiyse geçti. Bir solukta okudum. O kitap bende iman burcunu yaktı. Gerçekten beni etkiledi o kitap. Tabi ehli dünya bir yaşantımız vardı. Babamla ben birlikte tavla oynardık, gezerdik, tozardık, beni çok serbest yetiştirmek isterdi, çok severdi. Üniversiteyi kazandıktan sonra, Bursa Ticari İlimlere giderken, baktım bizim bütün arkadaşlar sol görüşlü. Oradaki hocalarımızdan da Çankırılı olanlar da sol görüşlü. Ilımlısı var, aşırısı var. O sıra bana bir sürü tavsiye kitaplar verdiler, Marks’ın, Lenin’in kitaplarını. Etrafım, sağım, solum kitap doldu. 12 Eylül öncesi 74-76 yılları çok hareketli idi. Olaylar oluyor, arkadaşlarımız vuruluyor, yaralanıyorlar biz de daha sıkı bir sistemi savunur hale geliyorduk.


NUR TALEBELERİNE SORUYORUM: NE VAR EKONOMİK PAKETİNİZDE?




Yani öyle ki Üstadın “kuvve-i zaifa duygusu” dediği her şeye hayır demek, her şeyde bir kabahat bulmak, ayağımız sürçe düşsek hemen sisteme, devlete bağlarsın, ev bulamazsın devlete bağlarsın, başına bir olay gelse sistem suçlu, bir mağduriyet psikolojisi içerisindeydik. Cumhuriyet gazetesine aboneydim, okuma sıralarında bayağı yoğundum. O arada bizim hemşerimiz Dursun Sivri de orayı kazanmış. Onun nasıl nurları tanıdığını bilmiyorum da, beni arada bir derslere götürmeye çalışırdı. Derslere gittiğim zaman çok hoşuma giderdi, o manevi havayı alıp çıktıktan sonra kendi evime militan, sol görüş sempatizanı arkadaşların yanına giderdim, onlarla kendi hayatımıza dönerdik. Yani böyle tek tük derslere gitmem oldu, gerçeği görmem lazımdı birilerinin söylemesi değildi bu önemliydi.


Dursun o zamanlar benimle çok uğraşırdı. Gelirdi Marks’ı yırtar atardı, tekrar yapıştırırdım, öyle bir mücadelemiz olurdu. Tabi bir birimizi çok sevdiğimiz için nazımız geçerdi, bir birimize bir şey de diyemiyorduk. Dinliyoruz bir birimizi. Ben onu o beni dinliyor ama, sosyalizmin evrensel kuralları var. “Ne ezen ne ezilen hakça bir düzen”, gerçekten cazip bir şeydi. Özgürlük, eşitlik, yani evrensel herkesi kucaklaması bizi cezbediyordu.


Gerçekten doğruları vardı. Halen de inanıyorum. Sosyalizmin doğruları var. Ta Şili halkından tut bilmem ne halkına kadar herkesle ilgili bir düşünce, ideoloji, bir de heyecan vardı. O yürüyüşlere katılıyorsun, öğrencilerle kol kola geliyorsun, polislere karşı, bir fedakârlık duygusunu iliklerine kadar yaşıyorsun. Bir de çözüm var önünde. Problem de belli, “daha ben ne diye dinimi, imanımı düşüneyim?” diye düşünüyorsun.
Bursa’da Üniversite bittikten sonra Nur Talebelerine sormuştum. Ya siz ne yapıyorsunuz? bir araya geliyorsunuz, din, iman tamam da Türkiye’nin kurtulması için ne yapıyorsunuz? Ne var ekonomik paketinizde? Bir reçeteniz var mı? Sosyolojik veya tarihi bir süreçten geçiyoruz bir sürü aşama kaydedeceğiz bu aşamalarda neler yapacaksınız? Projeniz ne?

Türkiye’nin kurtuluşunu düşünüyorsunuz, kendi kurtuluşunuzu değil…


Evet, hem zaten bir davaya bağlı oldun mu tatmin oluyorsun, kendini davana mal etme, adama, o duyguyu yaşatıyor/yaşıyorsun. Orada da samimiyet var gerçekten. Bunu ben hep duydum. Emekli Sandığına girişte de hep sol görüşlü insanlardı. Hep bir araya gelirdik “üçümüz hepimiz derdik.”


İMAN IŞIĞI YANIYOR YANMASINA DA YAŞANTIYA GEÇİRMEKTE ÇOK ZORLANIYORSUN


Şahsı manevi duygularını yaşardınız?


Evet, o şahsı manevi duygusunu yaşardık. Hele o faşitlerin saldırısı olunca bir başka heyecanlanırdık.


Peki dönüş nasıl gerçekleşti?


Dönüş dediğim gibi çok aşamalı. Gölcük’te dershanede kaldım mesela. Orada Faruk Çiçek abi vardı. Hiç namaz falan kılmazdım. “Niye kılmıyorsun” diyen de olmazdı. Orada kaldım, yedim içtim yattım. Ama derslere katıldım, dinledim, törpülendim, yumuşadım. İman ışığı yanıyor yanmasına da yaşantıya geçirmekte çok zorlanıyorsun. Yani bayağı bir esir olacağım gibi zannediyorum, o daireye girdim mi?
Ya gireceksin ya girmeyeceksin. Bir ayağın denizde, ya kayığa binip gideceksin, ya karada kalacaksın. Öyle bir durum içerisindesin. O durumdayken askere gittim, askerde bayağı sıkıntı çektim. Yedek subaydım bayağı enaniyeti kuvvetli görevlerde bulunduk. Komutanlık, bölük komutanlığı gibi, çok kişilere hitap edecek şekilde, sorumluluğumuz çok vardı. O anlarda bir defasında dershaneye gittim, girmemle çıkmam bir oldu ama, çok sıkıntı çektim.

Bu sıkıntı nereden geliyor bilemiyorum. Namaza koşa koşa gidenleri görüyorum ama bende öyle bir şey yok. İman ışığı var ama uygulama olmayınca onun verdiği bir eziklik var. O haleti ruhiye içinde askerliğimin bitmesine bir ay kalmasına yakın benim etrafıma sanki özel gelmiş gibi Güven diye bir arkadaş vardı. Ticaret Lisesi öğretmeni. Beraber askerlik yapıyoruz. Beni yakaladı zorla derslere götürdü. Balıkesir Evren kazasında, orada ağabeylerle tanıştırdı, benimle bayağı uğraşıldı yani.
Askerlikten dönemedim, zimmetten dolayı. 20 gün fazla askerlik yaptım. Hatırlıyorum mektup yazdım Dursun’a. “Arkadaş askerlikten dönüş yaptıktan sonra sizin yolunuza gireceğim, dershanede falan kalacağım, bu yol yol değil” diye. Musibetlerin bir faydası oldu, tokat oldu. Tabi babam telgraf çekiyor, derken 20 milyar zimmete yakın borcum silindi gitti. Nasıl oldu ben de anlayamadım. Komutan geldi “tamam tamam” dediler, imzaları attı herkese mecburi bir sürü açık kapandı gitti. Yani tezkere alacağım.

OKUDUĞUM ÜNİVERSİTEYE NUR TALEBESİ OLARAK DÖNMEK ÇOK ENTERESANDI


O niyetle yazdığınız mektuptan sonra mı oldu?



Bilemiyorum. Babamın da tesiri var herhalde. Bu oğlan niye gelemiyor diye belli yerleri sıkıştırıyor. Askerlikten kurtulduk, bir iki ay sonra göreve başladım. Göreve başlayınca direk Sincan dershanesinde kaldık. Bedirhan Yalçın vardı. Çok hoş sohbetler oluyordu. Ramazana da denk geldi, yoğun bir eğitim vardı. Yani gece ders, gündüz ders, otobüste, trende ders zaten iş yerimizde namaza gidiyorum, geliyorum. İki aylık yoğun bir zamandan sonra, tekrar Bursa’ya tayin istedim. Ankara’da yer bulamadık. Okuduğum üniversiteye Nur talebesi olarak dönmek çok enteresandı. Sol görüşlü azılı bir militan havasındaydık. Sempatizanlığı aşmıştık. Yine o havayla döndük solcu arkadaşlarla görüştük. Onlara “ya ben şu görüşteyim” de diyemiyorum. Sonradan namaza gittiğimi görünce hiç kimse bir şey demedi. 12 Eylül öncesinin sivrilikleri aşılmıştı.


Şimdi o sorulara cevap bulabiliyor musunuz? Türkiye’yi kurtaracak projeleri şimdi de savunabilir misiniz?


Zaten Risale-i Nur’a vurgun olmam şöyle; Ben atasözü, vecize şeyleri, köşe başı insanı etkileyen sözleri çok severim. Risale-i Nur’da da böyle edebi bir usul var, insan ruhuna işleyen bir şey var. Kalbi bilhassa aklı tatmin eden bir özelliği var. Şu kelime şuradan çıksa olmaz, girse fazla olur, öyle bir kelime düzeneği kurulmuş ki, bir sistem mantığı var ki, o kelimeler çarpıcı geliyor bana, ona vuruldum daha çok. Anlasam da anlamasam da… Mesela okuduğum yıllarda unutamadığım bir hatıram var. Üniversitede okuyorum. Haşir risalesini Dursun bana verdi. Başucumda dururdu, alır bakardım, okumazdım, anlayamazdım koyardım yerine. Böyle beş altı sene geçti. O ilk kitabın bana verilmesiyle Nurları kabul etmem arasında beş yıl geçti. Haşir risalesi eskimiştir ama anlamıyorsun. Sözlüğü yok. O anda senin de acelen var bitirmen lazım gelen siyasi işler var. Öyle pat diye olacak bir şey değil, anlatılması lazım, derslere gidersin orada olur ama derslere gitmek için imkan da olmuyor bırakamıyorsun. Seni bağlayan bir çevren var. O çevrenin sıcaklığı var.

Cemaatin (Solda da olsa) şahsı manevisi var?


Evet küfürde de olsa şahsı manevisi var. O seni bırakmıyor öbür tarafa. Onun için zorlandım. Aslında, öğrenme yoluyla kolay geçmem lazımdı, benim gibi okumayı seven bir insanın. Ama nasip…


Risale-i Nur’u tanıdıktan, dindar olduktan sonra ailenizin tepkisi ne oldu?


Annem çok sevdi çok hoşuna gitti. Bayıldı benim bu işime. Babam tam tersi aksül amel yaptı. Babam sol görüşlüydü, annem sağ görüşlüydü. Annem demokratların hastasıydı, Menderes hayranıydı. Babam Ecevit, İnönü hayranı… Bayağı evde o çatışma olurdu. Ama babam o kadar şiddetli değildi. Hür düşünceliydi. Ama yine içten içe sevinirdi.

Babanız namaz kılar mıydı?

Önceleri kılmazdı ama yıllar sonra kılmaya başladı. Ölmeden 20 yıl önce. Nurları tanıdıktan on sene sonra namaz kılmaya başladı. Hiç unutmam bir gün Bartın’a gittim. Daha Nurları yani tanımıştım. Kültür Bakanlığına geçtik. Bir gün Bartın meşvereti (orta Karadeniz’in bütün illerinden ilçelerinden) evimizde oldu. Salonumuzda 60 kişi vardı. Babam da tevafuk o anda oradaydı. Baktı böyle herkes aklı başında insanlar, kelli felli insanlar, güzel bir istişare oluyor. Tanışmalar oluyor, cemaatimizin tarikatvari bir cemaat olmadığını anladı. Bir ilim cemiyeti olduğunu anladı, hep tek tek teşekkür etti, onlara saygılarını gösterdi. Onlar da tabi babama ilgi alaka gösterdiler. Hatta o zamana kadar babam altın yüzük taşırdı ondan sonra görmedim.


Cemaatın oraya gelmesi tevafuk olmuş onun intibahına vesile olmuş değil mi?


Evet, hatta o gece birkaç kişi bizde kaldı. Gece muhabbetimiz de çok sürdü, babamın inadı kırıldı. Zaten içinde vardı da dışına vuramıyordu. Öyle bir yapısı vardı. Daha sonra Bartın’da dershane açtık.


Peki Nur talebesi olduktan sonra o militanlığınız devam etti mi? Risale-i Nur dairesinde de aynı aktifliği devam ettirdiniz mi?


Elbette insanın yapısı değişmez. Mesela bir defasında Genel Müdürle çatıştım. Fikri Sağlar’dı Bakan. Onun zamanında Müdür sol görüşlü idi. Ben de Şube Müdürüyüm. Çatıştık, beni kütüphane müdürlüğüne verdiler. Orada hizmet imkânı daha iyi oldu. Seyyar kütüphane arabamız vardı. Ona bindim Üstadın kitaplarını koydum. Nazım Hikmet’in kitapları da var ama onları bir kenara koydum. “Bilinmeyen Taraflarıyla Said Nursi” kitabını tam başta, kapıdan girdin mi onu görüyorsun. Bu arabada bir ay gezdim. Köy köy… Kitapla geziyoruz… Tabi muhalifler rahat durmamış ve resim çekmişler. Bizim evi, sohbet ve meşveret yaptıklarımı araştırmışlar falan derken bayağı o hızlı bir devremizde bizi iyi bir gözlemlemişler gazeteciler. Zonguldak’ta, Bartın’da çıkan bir gazete, bayağı etkili sol gazete. Bir gün ikinci sayfada benim adım var. Sekiz sütuna “Bartın Şube Müdürü bu gücü nereden alıyor” diye başlık atmışlar. Altında da yazıyor, “bu adam, memleketimizde Nurculuk yapıyor, örgüt kuruyor, organize ediyor, Karadeniz Bölgesinde, millete kütüphanelerden kitap dağıtıyor, Nurculuğu yayıyor.” Böyle allamış pullamış yazmışlar.

Tabi meşhur oldum. Bu gazete Valinin eline geçiyor, hakkımızda tahkikat açıyor. Açtırıyorlar daha doğrusu. Bu soruşturma bayağı sürdü. Bana önce aylıktan kesme cezası verdiler, sonra, Vali şaşırdı buna aylığını kestirecek kadar bir şey yoktur diye düşündü ki, sonra tekrar cezayı iptal ettiler. Bu defa “kınama cezası” aldık. Said Nursi’yi propaganda yapmaktan falan. Ondan sonra arkasından Şırnak’a tayinim çıktı. Şırnak tayinini allayıp pullayıp böyle cezanın arkasından da tayin emri geldi. O zaman Nevzat Ayaz, Çankırı milletvekiline gittik.


Risale-i Nur’un felsefesi, Risale-i Nur’un hedefleri konusunda neler söyleyebilirsiniz?


Risale-i Nurun hedefi sonuç almak değil sürece odaklanmaktır. Bizim çok çalışmaya ihtiyacımız var, her halde bunu yaparsak ümitsiz olmaya gerek kalmaz. En son diyeceğim mevcuda iktifa dun himmetliktir bu çok önemli bir kelime. En büyük motivasyon bir kelimedir bu benim için.


Kaynak: Risalehaber.com
Röportaj: Nurettin Huyut