Zamanın gittikçe genişleyen dehlizinde hızla yuvarlanıp giderken arkamızda bıraktıklarımızın farkında değiliz. Zaman çabucak geçsin ve sıkıntılarımız bitsin istiyoruz. Bu dünyayı rahat ve konforlu bir koltuk gibi düşünüp hep daha iyi günlerin
özlemiyle için için yanıyoruz. Duvardaki takvim yaprakları hızla düşerken, ağaçlar yeşil, turuncu, sarı yapraklarını aceleyle bırakırken, mevsimler birbirini kovalarken, biz bu döngüye bakıp seviniyoruz. Geçen vakitlerin kıymetini; günler haftaları, ayları ve en acımasızı yılları bulurken anlıyoruz. Oysa iş işten geçmiş, ömür sermayesi tükenmiş… Geriye dönüp baktığımızda kum saatinden süzülen son tanecikleri görüp isyan ediyoruz.

Şairin dediğini biz hayatımızda yaşıyoruz. Dudaklarımızda şairin dizeleriyle, hayıflanmaya başlıyoruz:

Ah o kadrini bilmediğim günler,
Koklamadan attığım gül demeti,
Suyun sebil ettiğim o çeşme,
Eserken yelken açmadığım rüzgâr!
Gel gör ki, sular batıya meyleder,
Ağaçta bülbülün sesi değişti,
Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hatıralar.

Hatıralar… Hatıralar… Yıllar geçmesine rağmen ısrarla, inatla, sabırla zihinde saklı tuttuklarımız. Aklımıza geldikçe ya bizi tebessümlere gark eden yahut hüzünlere boğan kesitler. Belki geçmişe tutunduğumuz bir dal… Çocukluğumuzun gülümseyen yaşlı teyzesi… Tüm kuzenlerin oynadığı bir beysbol maçı… Kekik kokularının eşlik ettiği bir piknik sahnesi… İlk gençliğimizin kırgınlıkları, arkadaşlarla yaşanılan tatsızlıklar, kazanılan dostluklar... İlk sivilcelerin yüzümüzde belirmesi. Lise sıralarına kazılan isimlerimiz. Şu günler bir geçse de kendimi üniversite çimlerine atsam dilekleri. Sıra altlarında gizliden gizliye çözdüğümüz testler. Üniversitenin kazanılmasıyla yaşanılan ilk ayrılıklar. Aileden ayrı kalmanın ilk tecrübesi. Ayakları üstünde durabilmenin mücadelesi. Arkadaşlarla yepyeni bir hayata başlamak, birbirine destekçi olmak. Hayatı omuzlayabilmenin acı tatlı sevinçleri. Derken vize ve final telâşesi geçer, mezuniyet töreni yapılır. Kepler havaya atıldıktan kısa bir süre sonra parmaklara yüzükler geçirilir, eller imza atar.

Yeni bir aile kurmanın telaşı, sevinci, sorumluluk bilinci insanı bambaşka dünyalara götürür. Hayatın sıkıntısı, çilesi, derdi işte o zamanlarda anlaşılır. Sıkıntılarla gelen güzellikler yaşanılır. İlk göz ağrısının dünyaya teşrifi. Anne babanın seninle yaşadıklarını çocuğunla yaşaman. Onun doğumu, emekleyişi, ilk kelimesi, okula başlayışı, evden ayrılıp üniversiteye gidişi, evlenişi…

İşte hayat bıktırmayan tekrarı içerisinde süratle dönerken, ne olup bittiğini sonradan anlarız. Kadrini bilmediğimiz o güzel günlerin vefasını hatıralarımızın kucağına kendimizi bırakarak göstermeye çalışırız.

Farkındayızdır! Hatıralar en çok, sonbaharda ve yaşlılıkta gösterir kendini. İnsan yavaş yavaş firaka doğru yol alırken, hatıralarda vuslatı yaşamanın hazzını keşfeder. Hatıralara sığınılır bu yüzden. Gelen giden misafirlere, kendisiyle aynı yaşta olan kırtasiyeci Mehmet Efendi’ye, torunlara, kapıcı Bulgar göçmeni Hatice Teyze’ye ha bire maziden olaylar anlatılır. Hatıralarda yaşanılır. Geçmişin gücünün gelecekten daha keskin ve cüretkâr olduğu ispat edilir bu sayede. Hatıralar ondan vazgeçmememiz için tüm çekiciliğini kullanır. Kâh bir şarkı sesi bizi en olmadık zamanlara götürüp bırakıverir. Kâh bir çiçek kokusu en güzel anılara sevk eder. Kâh bir yağmur tanesi en acı hatıralarla kanatır içimizi.

Anlarız! Hatıralar sürgit denizler gibidir, bakınca sınırları belli olmayan. Hatıralar ana göğsü gibidir, bizi şefkatiyle saran. Hatıralar baba ocağı gibidir, sığınılacak limanları olan. Ve hatıralar ruhumuza dinginlik veren su gibidir, hava gibidir, toprak gibidir, vazgeçilmesi mümkün olmayan.

Genç Yaklaşım D.