Kendi önünüzden çekilin!’ (I)

Milletçe kas geliştirir gibi kişilik geliştiriyoruz. Meddahlık yeteneği ileri psikologların huşû içinde dinlenildiği seminerler, ‘yaşam koçluğu’, K. Amerika’nın kolaycı formülleriyle şişirilmiş kişisel gelişim kitapları derken gelişim ateşiyle yanıp kavruluyoruz! Bu memlekete akıl sır ermiyor. Kristal gibi, bir yanda en pespayesinden ‘içini göster, yaralarını göster, bununla rahatla’ programları, öte yanda ‘sen aslında başka birisin, potansiyellerini harekete geçir’ diyen gelişimciler. Ne oluyor da ‘kişisel gelişim’ bizi bu kadar ilgilendiriyor? Yüzeysel sloganlar, ‘hadi aslanım’ gazlamaları, hayata dair o sahte bilgelikler.. bütün bunlar neden şimdi alıcı bulmaya başladı? Moderniteyle birlikte ‘benliğin yükselişi’ne tanıklık ediyoruz. Benliğin hayatı tek başına anlamlandırması ve insanın duygularına yakınlaşmak suretiyle ‘kendi’ benliğini bulması gerektiği düşüncesi ‘kişisel gelişim’ mitinin belkemiğini oluşturuyor. Bir kültürel kurgu olarak kişisel gelişim, benliğin yükselişi sürecinde ortaya çıktı ve özellikle ABD mahreçli popüler psikoloji eliyle yaygınlaştırıldı. Bu yazıda ‘benliğin yükselişi’ne eleştirel bir gözle bakmaya çalışacağım.


Modernizm insanı öldürüyor!


Modernitenin yükselişiyle birlikte benliği diğerlerinden ayırt eden şeye (’ben’ kimliği), insanları birbirine bağlayan şeyden (’biz’ kimliği) daha fazla önem verilmiştir. Kimi yazarların ‘terapi kültürü’ kimilerinin de ‘terapinin zaferi’ olarak isimlendirdiği bu süreç; bize ‘gerçek benlik’lerimize yakınlaşmamızı, içimizdeki ‘ben’i keşfedip geliştirmemizi telkin eder. Gerçek benlikleriyle temas eden bireyler aile baskılarının yapay tortularından, sosyal rollerden, başkalarının beklentilerinden özgürleşen kişilerdir. Modern toplumda sağlam, üzerinde anlaşılmış değerler bulmak zordur. Değerler sorumluluklardan haklara doğru bir dönüşüm göstermiş, ahlaki ödevler yasallıkla yer değiştirmiştir. Ahlaki doğru üzerinde güçlü ve kolektif bir inancın olmayışı kendisini pek çok biçimde ifade eder: Yaygın şüphecilik, ahlaki bir görececiliğin tanınması, kurnaz kural bozucuların takdir görmesi bunlardan birkaçıdır. Geleneksel görüşte ahlaki olmak bazı manevi amaçlara ulaşmak için olmazsa olmaz bir şeydi. Moderniteyle beraber ahlakilik de mevzisini yitirdi.


Ahlaki davranış için özdenetim fikri, kişinin kendisini ifade etmesi ve gerçekleştirmesi söz konusu olduğunda kolayca feragat edilecek bir şey halini aldı. 20. yüzyılda psikoloji ve cinsellikteki yeni eğilimlerin de etkisiyle ahlakilik artık ‘baskıcı, otoriteryen ve muhtemelen iç nörotik çatışmalarla ilgili’ bir durum olarak algılanmaya başlandı. Baskıcı ahlakiliğe yönelik tepkiye terapi üzerine kurulu bir insan ilişkileri anlayışı da eşlik ediyordu. Bu görüşe göre amaç insanları mutlu, sağlıklı ve uyumlu kılmaktı; doğru ve yanlış mefhumları görmezden gelinebilirdi, ahlakilik kişinin kendisini ifade etmesine izin vermiyorsa ondan kolayca vazgeçilebilirdi. Terapötik etik ‘önce kendinle barış, önce kendini sev’ diyerek en üstün amaç olarak kendini kabulü gösteriyor ve ahlakiliği buna boyun eğdiriyordu. İnsanlar öfkeli duygularını dahi kabul edip açıklamaya teşvik ediliyordu, öte türlüsü ruh sağlığına ziyandı. Toplumun geçirdiği ekonomik ve toplumsal dönüşüm ahlakiliği toplum hayatiyetinin vazgeçilmez bir vasıtası olmaktan çıkarmıştır. ‘Olduğunuz gibi olun ve kendinizi olduğunuz gibi kabul edin, duygularınızı ahlaki ölçütleri dikkate almaksızın açıklayın’ diyen bir entelektüel hareket ahlakiliği neredeyse açıkça eleştirmektedir.


Bu iklimde benliğin yükselişi gerçekleşti. Araştırmalar, çağdaş insanın kendisinden bahsetmeyi geçmiş çağların insanına göre daha fazla sevdiğini gösteriyor. İnsanlar kendileri hakkında ana babalarının neslinden daha olumlu düşünüyor. Geçmiş yüzyıllarda insanlar servet arayışlarını insanseverlik gibi yüksek amaçlara sığınarak meşrulaştırmaya çalışırken, bugün zenginlik, tanınma, iktidar ve nimetlerin peşinde koşmak adeta ekonomik hayatın merkezini işgal ediyor, ahlakiliğin bu arayışı kınayan tutumu anlamsız bulunuyor.


Çağımızda kendimizi keşfetmemiz gerekiyor. Pek çok klişe, benliğe yüklenen bu anlamı ele veriyor: Kendi benliğimizi bulmak, duygularımıza dokunmak, kendimiz için doğru olan neyse onu yapmak, kendimiz olmak, bir numarayı aramak, kimlik krizi, ‘ben’ kuşağı vb. Benlik artık pek çok kişinin ortak bir zihinsel meşguliyeti olmuştur. Popüler kitaplar ve sinema kişinin kendisini anlaması, iç doğasını keşfedip geliştirmesi ve kendi tercihlerine göre eylemde bulunması üzerine göndermelerle dolu. Bunlar hazcı eğilimler değil neredeyse yarı kutsal yükümlülükler, kişinin kendi eğilimleri hilafına hareket etmesi yanlış ve uyum bozucu sayılıyor. Benliğin biricikliği yaygın kabul görüyor ve insanlar özel, biricik bireyler olarak davranılmaya hakları olduğunu düşünüyor.


Bu kültürel kurgu bize, özel benliklerimizin derinlerindeki inançları ortaya çıkarmamız gerektiğini telkin ediyor. Günümüzde pek çok insan, davranışlarının meşrulaştırıcı kaynağı olarak kendileri için en iyi olanı ve onlara en fazla kişisel tatmini sağlayanı gösteriyor. Benlikten daha yüce bir ahlaki otorite olmadığında benliğin tercihleri kendiliğinden onaylanmış oluyor. Doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün nesnelleştirilebilir ölçüleri olmadığında benlik ve onun duyguları tek başına bir ahlaki kılavuz haline geliyor. Size doğru geliyorsa doğrudur!


Dinî değerlere saldırı boşluk oluşturdu


ABD’de kadın dergileri üzerine yapılan bir araştırma, II. Dünya Savaşı sonrasında ahlakiliğin giderek daha az biçimde nesnel, bükülmez ve evrensel bir kurallar bütünü olarak algılandığını, daha çok da bireysel bir karar ve kişisel bir sorun olarak ele alındığını gösteriyor. Benliğin değer sağlayıcı bir üs haline gelmesi, dinin ve geleneğin değer ve anlam sağlayıcı özelliklerini kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Bir değer üssü olarak benlik, aşk ve işe karşı tutumları da belirliyor. Aşk ve iş; benliği keşfetmek, geliştirmek ve kutsamak içindir, bunları sağlayamıyorsalar meşruiyetlerini yitirirler. Benliği geliştirmeyen bir ilişki bozulabilir, kendini ifadeye izin vermeyen bir iş terk edilebilir.


Günümüzün insanı kendisini giderek daha fazla güvenliksiz, başkalarının onayına bağımlı, içsel boşluğunu doldurmak için yoğun duygusal yaşantılar peşinde koşan bir kişi olarak hissediyor. Hayata anlam sağlayacak daha geniş bağlam ve değerlerden koptuğu için yaşlanma ve ölüme tahammül edemiyor. Yaşlanma korkusu sadece bir gençlik kültü yaratmıyor, aynı zamanda bir benlik kültü de ortaya koyuyor. Pop psikoloji de bencilliği ve öz çıkarları artıran ‘kişisel gelişim’ kitaplarıyla bu koroya katılmaktadır. Girişkenlik ruh sağlığının bir belirtisi sayılarak bencillik meşrulaştırılmaktadır. Kişisel tatmin, doğru uyumun kanıtı ve amacı sayılmaktadır. Bu görüşe göre kişinin kendi arzularını, duygu ve düşüncelerini bastırması psikolojik sıkıntı ve ruhsal hastalığın kaynağıdır.


Modern çağ; önemli, çoğu zaman keşfedilmemiş zenginlikler içeren bir içsel benlik fikri geliştirmiştir. Bu potansiyeller keşfedilmeli, üzerinde çalışılmalı ve ifade edilmelidir. Bu içsel potansiyelleri harekete geçirmek kişinin kendi hayatını gerçekleştirmesi için olmazsa olmazdır. Bu benlik kendi kendini doğurmak ister gibidir. Zamanımızın narsisistik kişiliği yaratıcılığın en üst noktası olarak kendi benliğini yaratmayı görür. Kendisi olmak için kişi gerektiğinde bütün bağlarını koparıp gidebilmelidir. Benlik ve kimlik karşısındaki bu büyülenme hali sadece bir ahlaki zayıflık veya sadece para harcayıp hayatın tadını çıkarmayı öğütleyen modern reklamcılığın bir ürünü değildir, çocuklarımızı nasıl besleyip eğittiğimizle ilgili bir kazadan da fazlasıdır. Benlik artık hayatın temel anlam sağlayıcısıdır. Dinin, geleneksel ahlakın ve geleneğin kaybolması bir değer boşluğu yaratmıştır.