Mutluluk, bir insanın iç âleminde, dış âleminde, yani başka insanlarla ilişkilerinde ve Allah ile olan ilişkilerinde, kesintisiz bir sulh ve sukûn hali yaşamasıdır. Bu sulh ve sukûn halinin 3 âlemde birden hükümrân olması lâzım, birinci şart.
İkinci şart; kesintisiz olması lâzım. İşte böyle bir dizaynı yaşayabilen insanlar, mutluluğa ulaşmışlardır. Kimlerdir bunlar? Bunlar, daimî zikrin sahipleridir. Özellikleri nedir? Özellikleri, nefslerindeki bütün afetleri yok etmişlerdir. Yerine nefslerinin kalbine, Allah´ın nurlarını ve ruhun hasletlerini tamamen doldurmuşlardır.
Ne olmuştur? Nefsleri de, ruh hüviyetine girmiştir. Evvelce devamlı birbiriyle kavga halinde olan, afetler sebebiyle hep şerri emreden nefsin yerine, artık o nefsin kalbini, Allah´ın nurları tamamen doldurduğu için, Allah´ın bütün emirlerini mutlaka yapmak isteyen, yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemek istemeyen bir nefs oluşmuştur. Bu ise mutluluk demektir; iç âlemde mutluluk, dış âlemde mutluluk, Allah ile olan ilişkilerde mutluluk.
İnsanlar neden mutsuzdur? Çünkü; nefsleri şerri emreder, ruhları hayrı emreder. İkisi de dediklerinden vazgeçmez ve mutlaka kendi dediğinin yapılmasını ister. Bu sebepten, insanların nefsleri ve ruhları arasında devamlı bir kavga vardır.
Nerede kavga varsa, nerede kaos varsa; orada mutsuzluk, huzursuzluk ve belirsizlik vardır. Nefsin afetleri ile ruhun hasletleri arasında devamlı savaş olduğu için, o insan mutsuzdur.
Nefs, devamlı şerri talep eder. Yani, Allah´ın yasak ettiği fiillerin işlenmesini. Allah´ın emrettiği fiillerin ise yapılmamasını ister. Ne zaman akıl, nefsin bu talebini kabul ederse, o zaman kişi huzursuzluğu yaşar. Çünkü; Allah´ın emrine itaatsizlik edilmiştir. Allahû Tealâ, mutlaka onu azaplandıracaktır ve Sünnetullahın bu azabının ötesinde, yaptığı bu büyük hata sebebiyle ruh da nefsi azaplandıracaktır.
Hem nefsin hatalar işlemesi sebebiyle, hem de ruhla nefs arasında devamlı savaş olması sebebiyle bu kişi mutsuzdur, huzursuzdur, sıkıntı içerisindedir. Bütün insanları en güzele ulaştırmak, Allahû Tealâ´nın temel hedefidir ve insanlar ne yazık ki bu güzelliklerden haberdar bile olmadan ömür tüketmektedirler.
Bir insanın iç dünyasında mutlu olması neye bağlıdır? Afetleri tamamen temizlemesine bağlıdır. Temizlerse ne olur? Nefsten vücudun kumandanı olan akla giden bütün talepler de, ruhtan akla giden bütün talepler de pozitiftir. Öyleyse, ruhla nefs arasında kavga bitmiştir. Neden? Çünkü, nefs ruhun durumunu almıştır. Artık Allah neyi emrettiyse, onu yapmayı istemektedir. Neyi yasak etmişse, o da ruh gibi, onları yapmayı istememektedir.
Nefsin talepleri ile ruhun talepleri eşit hale gelmiş, aralarındaki kavga bitmiştir. Yetmez, iki talep eşit olduğu için ve ruhun talebi olduğu için, Allah neyi emretmişse o yapılacaktır ve Allah´ın emri yerine getirildiği için, kişi mutluluk hissedecektir. Allah neyi yasak ettiyse, o yapılmayacaktır, asla işlenmeyecektir. Bu sebeple de kişi, gene mutluluk duyacaktır.
Görülüyor ki, nefsin ve ruhun aynı şeyleri düşündüğü ve tatbik ettiği bir ortamda mutlak saadet oluşuyor. İşte bu, iç âlemdeki saadet, dış âleme de taşar. Başlangıçta nefs şerri, ruh hayrı emrettiği sürece, bir insanın başka insanlarla olan ilişkilerinde, mutlaka başkalarına zulmetmesi söz konusu olur. Yanlış davranması, ters davranması ve insanlara zulmederek, onlara acı vermesi, ıstırap vermesi, onları canını sıkması ve onlara huzursuzluk vermesi söz konusu olur. Tabiî bunun arkasından Allahû Tealâ, o kişiye azap edecektir, ruh da nefse azap edecektir.
Allahû Tealâ, bu istikamette olayı şöyle anlatıyor: Bu kişi başkalarına zulmettiği zaman, başkaları bu zulme rıza göstermiyorlar tabiatıyla. Onlar da, kendilerine zulmeden bu kişiden intikam almak sevdasına tutuluyorlar. Çünkü; nefslerindeki intikam afeti, mutlaka bunu istiyor. Bu noktadan itibaren, intikam almak için fırsat bekleyen insanlar, bu fırsatı buldukları anda mutlaka intikamlarını alırlar.
O zaman onlara zulmeden kişi, bu intikam sebebiyle huzursuz olur. Bir defa daha huzursuz olmuştur. Yetmez, arkasından o da intikam almayı ister, kendisinden intikam alan kişiden. İntikamını aldığı an, bir şerr, bir günah işlediği için, yeniden huzursuz olacaktır. İntikamını hiç alamazsa, giderek şuuraltı birikimi oluşacaktır. Alınamamış intikam, kine dönüşecektir ve kişi şuur altındaki bu birikim ve stres sebebiyle huzursuz olacaktır.
Başlangıçta bütün insanlar, dış âlemlerinde bu durumdadır. Başkalarına zulmetmektedirler ve bu sebeple huzursuzdurlar. O başkaları da, kendilerine zulmetmektedir. Bunun için, ikinci defa huzursuz olmaktadırlar. Kendilerine zulmedenden intikam almaktadırlar; üçüncü defa huzursuz olmaktadırlar ve intikamlarını alamazlarsa, bu sefer şuuraltı birikimi sebebiyle, gene huzursuz olmaktadırlar.
Ya o kişi hidayete ermişse, ya arkasından da daimî zikre ulaşarak, nefsindeki bütün afetleri temizlemişse; o zaman, kişinin böyle bir problemi asla olmayacaktır. Hiç kimseye zulüm etmesi mümkün değildir. Çünkü, ruhunun hasletleriyle davranacaktır. Öyleyse bu kişi, başkalarına her zaman, onların mutlu olacağı davranışlarda bulunur. Onları daima sonsuz bir mutlulukla mutlu eder.
Bu kişi kendisinden intikam alınmadığı için, hiç kimseden intikam almak gereği duymayacaktır. Bu sebepten mutludur. Hiçbir zaman şuuraltı birikiminin sahibi olmayacaktır. Böyle bir şey, böyle bir insan için mümkün değildir. İçinde intikam hissi yoktur ki; kine dönüşsün de, o kişiyi strese ulaştırsın.
Mutluluğun üçüncü kesiminde, Allah ile olan ilişkileri görüyoruz; Allah´ın emirleri cephesinden, Allah´ın nehiyleri (yasakları), cephesinden. Kişi başlangıçta nefsindeki afetler dolayısıyla, Allah´ın emirlerine itaat etmiyor ve şeytanın emirlerini yerine getiriyor. Allah´ın yasaklarına riayet etmiyor ama şeytanın emrini yerine getiriyor. Öyleyse bunlar, her ikisinin de arkası, o kişinin azabı hissetmesidir, vicdan azabını yaşaması, ruhun nefse azap etmesi, yani kişinin huzursuz olmasıdır.
Eğer kişi daimî zikre ulaşırsa, Allah´ın bütün emirlerini yerine getirmek, o kişinin büyük zevk aldığı bir işlem haline gelir. Kişi Allah´ın bütün emirlerini gerçekleştirir ve tabiatıyla bunların sonsuz mutluluğunu yaşar. Öbür taraftan Allah neyi yasak etmişse, bu kişinin Allah´ın yasak ettiği bir fiili işlemesi hiçbir şekilde mümkün değildir. O kişi, bu sebeple hiçbir zaman, Allah´ın yasak ettiği bir fiili işlemeyeceği için, sonsuz bir mutluluğun içindedir.
İşte mutluluk budur. Bu, daimî saadettir, sonsuz saadettir. Eğer bir kişinin iç âleminde, dış âleminde ve Allah ile olan ilişkilerinde, hepsinde sonsuz bir uyum hali, bir huzur hali, bir mutluluk yaşanıyorsa, kesintisiz, üç âlemde birden yaşanıyorsa, o kişi dünya mutluluğuna, tam anlamda erişmiştir