Dr. Uğur TANDOĞAN

Bir öykü
Öykü bu ya. Hayvanat bahçesinde aslan kafesine giren bir adamı aslan yemiş. Haberi duyan, kaybettiği yakınını arayan herkes hayvanat bahçesine koşmuş. Sonra gelenler, aradıkları kişiyi değişik biçimde tarif etmeye çalışmışlar. Birisi, “Bizimkinin kahverengi takım elbisesi vardı” demiş. Bir diğeri “Benim kardeşimin süet pabuçları vardı”. Başka birisi ise “Benim eşimin gözlüğü vardı” diye eklemiş. Hayvanat bahçesi görevlisi her gelene “Hayır, yenen sizin yakınınız değil” diye cevap vermiş. Sonunda birisi gelmiş “Benim arkadaşım kayıp” demiş. Hayvanat bahçesi görevlisi sormuş: “Neyi vardı arkadaşınızın?” diye sormuş. Gelen adam: “Çok büyük bir özgüveni” vardı demiş. Görevli “Muhakkak odur. Bir çocuk kafese topunu kaçırdı. Sizin arkadaş da kafese “Bana aslan bir şey yapamaz” diye girdi. Giriş, o giriş” demiş.
Özgüveni eksik yetişme
İnsanın özgüveni olması, yani insanın kendisine güvenmesi iyidir. Bazı çocuklarımızı özgüvenden yoksun yetiştiririz. Daha çocukluk yıllarından başlayarak pısırıklaştırırız. “Aman koşma, düşersin” ile başlayan kısıtlamalarla çocukların benliklerini körletiriz. Çocuk evde konuşamaz. Sonra okul devresi gelir. Ezbere dayalı bir eğitimle çocuklar, bilginin kısa bir süre emanetçiğini yaparlar. Sahibi olmadığınız bir şeye de güvenemezsiniz. İşe girer; yetki vermeyen patronun hegemonyasında olan özgüvenini de yitirir. Bunun sonunda da özgüven eksikli bir grup insan ortaya çıkar.
Özsüz özgüven meselesi
Bugün esas üstünde durmak istediğim konu, altyapısız özgüven. Özgüven eksikliği ne denli kötü ise, özü olmayan özgüven de o denli tehlikelidir. Güvenmek için sağlam nedenler olması gerekir. Yapılacak bir işle karşılaştığında, kişi bu işi yapıp yapamayacağını sorar kendi kendine. O işi yapmak için gerekli olan bilgi, beceri ve enerjiye sahip olup olmadığını yoklar. Bu yoklamanın cevabı olumlu ise özgüveni artar.
Okul faktörü
Şimdi çevremde “özsüz özgüvenli” kişilere çok rastlamaya başladım. Bazı okul mezunları arasında buna daha çok rastlar oldum. Bu, bir rastlantı olamaz. Sanırım bu, okullarda verilen eğitimin bir yansıması. Çocuklar müthiş özgüvenli. Bir soru soruyorsunuz, boş yok; hemen yorum var. Ama bakıyorsunuz, yorum boş. Çünkü çocuk bilgi sahibi olmadan fikir sahibi. Öylesine bir özgüven var ki, dünyadaki tüm mevcut bilgileri öğrendiğini, tüm becerilere sahip olduğunu zannediyor. Üstelik, çevresindeki diğer kişilere de kendi yarattığı tepeden bakıyor. İşte bu, tehlikeli bir özgüven.
Bazen bu okullarda ölçüyü kaçırıyorlar. Belki de “keller, körler, sağırlar birbirlerini ağırlar” biçimi, kapalı bir ekonomi oluşturuluyor. Eğer bütün gün aynaya bakar, hiç dışarıyı görmez, kendinizi dışarıdakilerle karşılaştırmazsanız durum bu oluyor. “Bu okul çok iyidir, sizler de en iyisisiniz” mesajları ile çocukların beyinleri yıkanıyor. Çocuklar da bu masallara inanıyorlar ya da inanmak işlerine geliyor. Sonunda “Sen benim hangi okulu bitirdiğimi biliyor musun?” cümleleri arkasına sığınan bir yığın boş özgüven sahibi kitle ortaya çıkıyor.
Özgüven boşsa
Özgüven, kişiye ihaleyi almayı sağlar. Örneğin, hoca bir soru sorduğunda özgüveni olan kişi hemen öne atılarak ilk sözü alır. Ama bu yeterli değildir. Alınan ihalenin başarı ile sonuçlandırılması gerekir. Yaşam, bir dizi yarıştan oluşan, bir büyük maratondur. Her yarışın sonuçlandırılarak ipin göğüslenmesi lazım. Yaşam, üstelik bir de acımasızdır. Eloğlu, “Halep ordaysa, arşın da burada” deyip arşını getirip “Hadi atla” der. Eğer özgüvenin altyapısı yoksa, projeler başarı ile sonuçlanmaz. Büyük bir özgüvenle, yenemeyeceği boksörün karşısına çıkan kişi çok dayak yer hayatta. Bu da uzun dönemde mutsuzluğu getirir.
Sonuç
Özgüven, güzel bir şeydir. Çocuklara gençlere kendilerine güvenmelerini öğretmeliyiz. Bu yönde tüm çabamızı harcamalıyız. Ama altyapısı taş taş, tuğla tuğla örülerek ortaya çıkmış bir özgüven anlam taşır. Kişi, elindeki bilgi ve beceri ile nereye kadar açılacağını, ne kadar risk alacağını bilebilmelidir. Yoksa yukarıdaki öyküde olduğu gibi aslan kafesinden sağ çıkamaz