Gerek insanın iç dünyasında, gerekse toplum hayatında huzurun anahtarını, âyetin şu cümlesi bize sunuyor: “Bir kısmınıza Allah’ın fazladan verdiği nimetlere göz dikmeyin.” Nisa Sûresi, 32

Gerek insanın iç dünyasında, gerekse toplum hayatında huzurun anahtarını, âyetin şu cümlesi bize sunuyor:

Bir kısmınıza Allah’ın fazladan verdiği nimetlere göz dikmeyin.

Bu formül, sapasağlam bir iman üzerine bina edilmiş bir formüldür. Onun temelinde, herşeyin Allah’tan geldiğine dair tam bir inanç ve teslimiyet vardır:

Eğer sizin imrenerek baktığınız kimselerin elinde sizin sahip olmadığınız birtakım imkânlar varsa, bilin ki, o Allah’ın lütfudur. Allah, sonsuz hikmetiyle, nimetlerini kulları arasında bölüştürmüş ve size de, ona da, kendi takdir ettiği şeyi vermiştir.

Buna inanıyorsanız, bu hükme tam bir teslimiyetle razı olmanız gerekir. Aksi takdirde, “Niye bana az, ona çok verdin?” şeklinde, kadere bir itiraz anlamı ortaya çıkar.

Bununla beraber, âyet, Allah’tan daha fazlasını isteme yolunu kapatmamıştır. Bu cümlenin devamında, “Siz Allah’ın lütfundan dilekte bulunun” ifadesi vardır. Dilek kapısı herkes için sonuna kadar açıktır; ancak bu, Allah’ın diğer kullarına bağışladığı nimetlere göz dikmek veya işi bir rekabet meselesi haline getirmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Kula yaraşan şey, hem Allah’tan istemek, hem de Allah’ın verdiğine razı olmaktır.

Başkalarının nasibine göz dikmemek, her bakımdan kul için hayırlı olan şeydir. Allah’ın başka bir kula nasip ettiği nimet onun hakkında bir şükür vesilesi oluyorsa, ona zaten göz dikilmez. Eğer şükür yerine nankörlük vesilesi oluyorsa, o da göz dikilmeye değmez; çünkü kıyamet gününde o nasip büyük bir pişmanlık sebebi olacaktır.

Böylece, kul, bir tarafta imrenilmesi caiz olmayan, diğer tarafta da imrenilmeye değmeyen şeylere gözünü dikerek ah vah içinde ömrünü azaba çevireceği yerde, Allah’ın kendisine nasip ettiği nimetler üzerinde dikkatini yoğunlaştırırsa, hayatının her ânında şükredilecek pek çok şey bulur, şükürle beraber huzuru da bulur ve şu fani hayatı ağız tadıyla geçirir.

Gelin görün ki, bugün içinde bulunduğumuz hayat tarzı, böyle bir bakış açısını aşılamıyor. Batı uygarlığı, bütün dikkatimizi dünya hayatına yöneltmiş, her türlü tatmini bu sınırlı hayatta aramaya bizi şartlandırmış bulunuyor. Bunun sonucu olarak, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçiveren bir ömür içinde, şu sınırlı imkânlardan alabildiğine yararlanabilmek için, birbirimizle kıyasıya bir rekabet içine girmekten kendimizi alamıyoruz.

Şu anda sahip olduğumuz imkânlar ne olursa olsun, sürekli olarak maruz kaldığımız telkinler ve reklamlar, bizi daha ileri seviyedeki imkânlara göz dikmeye zorluyor. Fakat göz diktiğimiz imkânlara erişince de iş bitmiyor; bu defa daha da öteki hedeflerin peşine düşüyoruz. Allah’ın yeryüzüne serdiği nimet sofralarında nasıl bir yere oturursak oturalım, daima daha yüksek yerlerde birilerini görüyor, onlara bakıyor, onların elindekine göz dikiyor, sürekli olarak imkân yarışında başkalarından geri kalmamaya, başkalarını geride bırakmaya çabalıyoruz.

Böylece ömürler tükeniyor ve kazanılmış olanlar arkada bırakılarak bu hayata veda ediliyor. Huzursuz, semeresiz, şükürsüz geçen hayatlardan kimse bir fayda görmüyor.

Kur’ân’ın bize öğütlediği hayatın ise her dakikası bir huzur ve verim kaynağıdır.

Kul başkasına değil, elindekine bakar. Baktığı yerde Allah’ın nimetlerini görür, şükreder. Şükrüyle, elindeki nimeti bâki bir kazanca çevirir.

Kul daha fazlasını da ister. Ama başkasına göz dikerek değil, sonsuz rahmet sahibinin hazinelerine yönelerek ister.

O isteyişiyle de kazancına kazanç katar.

Allah dilerse onun istediğini bu dünyada, dilerse âhirette, dilerse her iki âlemde birden verir. Her halde de o Allah’a yönelişin huzurunu yaşar, sevabını alır, kazancını defterine geçirir.

İşte bireysel hayatımızda da, toplum hayatında da huzurun anahtarı buradadır. Ancak bu anahtarın da bir anahtarı vardır:

Dünya hayatını bir hayat amacı olmaktan çıkarmak, onun yerine âhiret hayatını yerleştirmek.

Eğer Batı uygarlığının bize aşıladığı dünya muhabbetinin yerine şu değerleri hayatımızda egemen hale getirebilseydik, bugünkünden çok daha huzurlu bir hayatımız olmaz mıydı?

Ümit Şimşek