Lakayt mı, gevşek mi, marka Müslüman’ı mı?

Her şey, önem verdiğimiz derecede bizim olur. Önemsemediğimiz bir konuda başarılı olmak mümkün mü? İnsan, ehemmiyet vermediği konuyu unutur, ihmal eder, savsaklar.

Bu çerçevede Bediüzzaman Hazretleri, “Tabiatı ilahlaştırmayı nasıl reddediyorsam, unutmayı da aynen öyle reddediyorum” der. Doğru değil mi? Eğer unutuyor, ihmal ediyorsak, önem vermiyoruz demektir.

Neye önem veriyorsak onu ihmal etmez, unutmaz, üzerinde titizlikle dururuz. Dini görevlerimizdeki gevşeklikte bundan kaynaklanıyor işte! Dini görevlerimizi önemsemiyoruz. Çünkü yapılması gerekenlerin, ne derecede gerekli ve hatta hayati olduğunu bilmiyoruz! Emir ya da yasak, gerçekten dini ise o aynı zamanda hayatidir. İnsan olarak kalabilmemizin olmazsa olmaz şartı, İlahi kurallara uymaktır. Din, hayatın hayatıdır. Yaratılış çizgimizi bozmadan yaşayabilmek için “İnsaniyet-i Kübra” olan İslamiyet’e tabi olmak mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet göz ardı ediliyorsa orada ya bilgisizlik vardır, ya da irade eksikliği.

Bilgisizliğin çözümü kolaydır. Zira şimdilerde bilgiye ulaşmak hiç zor değil! Fakat bilineni uygulamak pek de kolay değildir. Çünkü özellikle de çağımızda, iradeyi gevşeten, aklı susturan, azmi mayıştıran birçok sebep zuhur etmiştir.

Ahlakı güzel olmayan dindar olamaz!

Yanlış bir din algısından, doğru uygulamalar çıkabilir mi? Öyleyse, sağlam bir dindarlık için önce dini doğru anlamamız gerekir. Dinin temeli, doğru imandır. İbadet ve ahlak, iman temeli üzerinde yükselir. Bilmeliyiz ki, din hayatın bir bölümü, bir safhası, bir kısmı değildir. Her şeyi ayıranlar vardır ya “Dinî olan, olmayan” diye. Bu ayırım bütünüyle yanlıştır.

Bu dünyada dini olmayan yahut dinle ilişkisi bulunmayan hiç bir şey yoktur. Bu gerçeği bilmeyenler, mesela “Ahlaklı ama dindar değil” diyorlar. Bu söz doğru olabilir mi? Eğer söz konusu İslam ise bu cümle tamamıyla yanlıştır. Çünkü ahlaki olan, aynı zamanda dinîdir; dini olan da ahlaki ve fıtridir. Ahlak, dindir; din de ahlak! Bu yüzden, ahlaksız olana “Dindar” denilmesi hiç doğru değildir. “Dindarım” diyenin ahlaksızlık yapması da müthiş bir çelişkidir.

Bu yüzden bir Müslüman, ibadetlerini şeklen yaptığı halde, ahlak kurallarını çiğniyorsa dinden uzak demektir. Bir başka deyişle; ibadet, insanın ahlakını güzelleştirmiyorsa, özünü yitirmiştir.

Bu özsüz ve ihlâssız ibadeti yapan kişi, bir takım şekil şartlarına uyduğundan dolayı, kendisini hala dindar sanır. Böyleleri, Rahmetli Necip Fazıl’ın deyimiyle, “Marka Müslümanıdır.”

Ticarette, siyasette, hatta trafikte kuralları çiğner, ahlaksızlık yapar ve dinine de söz getirir. Bu durum devam ederse kişi yüzsüzleşir ve giderek dininden uzaklaşır.

Her şey ilk adımla başlıyor

Müslüman’ı gevşeten süreç, daima günaha doğru atılan ilk adımla başlar. İlk adım da, “Bana bir şey olmaz; nasıl olsa devamını getirmeyeceğim” düşüncesidir. Ama bir kere bulaşınca, devamı gelir. Atalarımız, “Ar damarı çatlamasın!” der. Ar damarı bir kere çatlar ama o suretle manevi bekâret bozulduğu için artık gerisi çorap söküğü gibi gelir, insan utanmazlaşır, günahtan üzülmez, ezilmez, etkilenmez. Bu sebeple, “Zinaya yaklaşmayın!” emri çok mühimdir. Zira yaklaşınca korunmak çok zordur.

“Kırmızıçizgi bir kere geçildi mi, kural bir kere delindi mi, insan yavaş yavaş, nefsinin emrine giriyor, onun kölesi olup tanınmaz hale geliyor! Çünkü Müslüman düşerse yüksekten düşer ve düşünce de paramparça olur.

Burnunun önünden geçen sineğe tabancasıyla ateş eden adam, sebebini soranlara demiş ki: “Alışır da yol eder!” Manevi anayasa da bir kere delinince, dikiş tutmaz, gerisi gelir. Çünkü “Alışmış, kudurmuştan beterdir.”

Çağdaş medeniyetin bir tuzağıdır, tiryaki etmek ve bağımlılık meydana getirmek. Üç kuruş fazla kazanmak için insanın canına okuyor, “Tek dişi kalmış canavar.”

Bu acımasız kapitalizmin çanına ot tıkamak ve oyunlarını bozmak için inancımıza aykırı işe hiç başlamamak; bir başka deyimle, ilk adımı hiç atmamak gerekiyor.

Rahmetli babama, ölünceye kadar hiç kimse, “Amerikan suyu” dediği kolalı içeceklerden bir damla bile içiremedi. En sevdiği insanların ısrarlarına karşılık, hep şöyle dedi: “Damlasını bile içmem. Merak da etmem. İçeceklerin en güzeli, hem de en ucuza, hep elimin altında… Allah’ın en değerli nimeti olan suya haksızlık etmem. Batı’dan ne geldi de yan tesiri bulunmadı? Suyumun suyu mu çıktı? ”

“Canım, bir defalık, bir bardaktan ne çıkar?” diyenlere de, “Şimdi onun tiryakisi olanlar da hep böyle düşünmüşlerdir eminim” derdi. Babam kolanın tadını merak etmedi. Ve daima, başımıza gelen olumsuzlukların gereksiz meraklardan kaynaklandığını söyledi. Doğru değil mi? Gereksiz meraklarımız yüzünden eminim birçoğumuz, nice pişmanlıklar yaşamışızdır. Her pişmanlık verici hal, mümini inancından bir adım uzaklaştırır.

İçki de, sigara da, uyuşturucu da, hep bu gereksiz merak yüzünden esir alıyor insanı.

Bile bile aldanmak

Ahir zaman Müslüman’ı, dünyanın cam parçalarını, ahiretin elmaslarına bilerek tercih ediyor. Eskiden günah, bilgisizlikten kaynaklanırdı. Şimdi, bilgi günahı engelleyemiyor. Hatta daha fazlasına ulaşmakta kullanılıyor. Müslüman, bile bile lades diyor, gönüllü olarak aldanıyor. Çünkü dünya çok cazip zehirli bal hükmünde günahlar…

Alışıyor günaha… Yavaş yavaş alıştırıyorlar. En acı günahlar, parıltılı ambalajlar içinde sunuluyor. Zehir, şekerle kaplanıyor. Kapılmamak için müthiş bir irade gücü gerekiyor. Çünkü çok etkili bir reklam, dayatma ve empoze var! Üstelik günah, ilericilik, çağdaşlık ve aydın olmak sayılıyor. Karşı çıkanlar da tabiatıyla gerici, ilkel, yobaz vs. diye damgalanıyor.

Bu müthiş dayatmanın içinde, eğitim kurumları var, basın var, edebiyat, sanat var… Üstte zengin, güçlü görünen makamlar, mevkiler var. Adeta günahsız hayat, acınacak bir zavallılık sayılıyor. Günah bataklığında debelenenlere, “Hayatını yaşıyor” deniliyor. Sorumsuz ve sınırsız bir hürriyet içinde nefsinin peşine düşenlere, “Kafasına göre takılıyor” deniliyor. Alkol duvarını aşmış olana, “Kafası iyi” deniyor. Bütün bu ve benzeri deyimler, günahı hafifletiyor ve zamanla da normalleştiriyor, hatta hoş göstermeye başlıyor. Zavallı Müslüman, eğer sağlam dostlara ve korunaklı bir ortama sahip değilse, “Duman altı” oluyor. Ya da, “Sisler bulvarı”nda kayboluyor.

Azar azar, yavaş yavaş alışılır!

Şapka takmak kanunla mecburi hale getirilince, şehirde yaşayanlar şapkalanmışlar ama köydekiler bir süre kaytarmışlar. Çünkü o güne kadar şapka küfür alameti olarak bilinmiş… Fakat köyün muhtarı, bir şapka alıp köy odasına asmış. Şehirde işi olan köylü, o şapkayı alır, yola düşermiş.

İşte onlardan biri, almış şapkayı gitmiş. Şehrin girişinde başına geçirmiş. Caddede bir vitrine bakarken, cama şapkalı bir adam görüntüsü yansıyıverince, yanındaki adama hayretle şöyle seslenmekten kendini alamamış: “Gavura bak, gavura!”

Ama o görüntüdeki kişinin, kendisi olduğunu fark edince de birden ter içinde kalmış, ne diyeceğini bilemeyerek, hemen oradan uzaklaşmış. Ne var ki, bir süre sonra, köyde herkesin bir şapkası olmuş, bir daha da kimse kimseye şapkasından dolayı “Gavur” dememiş… İşte, Müslüman’ı yavaş yavaş, alıştıra alıştıra gevşettiler, başka bir şeye benzettiler.

Örnek olamadılar

Müslümanı lakaytlaştıran bir başka şey de dini açıdan örnek sayılanların yamuk yumuk, eğri büğrü hareketleridir. İmamın bozulduğu yerde cemaat sağlam kalabilir mi?

Anadolu’nun garip, mağdur, mahzun Müslümanları, bu durumun içinden güya çıkabilmek adına bir kural uydurmuşlar: “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma!” demişler. Oysaki hoca gerçekten hoca olsa sözü ile özü aynı olur, her haliyle örnektir. Örnek olamayan hocalar, Müslüman’ı olumsuz etkiliyor, dolayısıyla da kaçırıyorlar.

Dindar sanılan ahlaksızlar, dinden, imandan soğutuyor. Özellikle de camiden kaçırılanı, başka hiçbir yerde yakalayamıyoruz. Müslüman, dindar sandığından kaçarken, dinden de kaçıyor, ortalıkta ve boşlukta kalıyor.

Sınırsız ümit, ölçüsüz korku

Sınırsız ve dayanaksız ümit, mümini gevşetiyor. “Nasıl olsa Allah Rahman ve Rahim’dir. Affedicidir, affı sever. Öyleyse niçin ümitsiz olalım?” Ümidi yanlış değerlendirenler, yaptıkları ibadeti çok ve büyük görürler. Mesela, bayramdan bayrama namaz kılan bir Müslüman, hiç namaz kılmayana bakıp rahatlıyor. Sadece Cuma namazı kılanlar, bayramda kılanlara bakıyor ve teselli oluyorlar.

Gerçekten de, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” buyuran Rabbimizdir.

Peki, hiçbir şarta riayet etmeden, sınırsız bir ümit hayaliyle yaşamak, aptalca bir beklenti değil midir?

Mümini, lakaytlığa ve boş vermişliğe iten bir başka yanlış da ölçüsüz korkudur. Böyleleri, günahlarını çok ve affedilemez görerek, “Yatacak yerim yok” der ve keçeyi suya atıp çıkan yerini taşlar. Sonrasında ise ne helal dinler, ne haram… “Nasıl olsa batmışım” diye vesveselere düşer. “Artık kurtuluş için yapacak bir şey kalmadı” deyip sonuna kadar gider, hepten perişan olur.

Bu yüzden, ümit ile korku dengesini doğru kurmak çok önemlidir. Hz. Ömer radıyallahu anhunun muhteşem ifadesiyle, “Eğer Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, kendisinden sonra tek kişinin cennetlik olacağını söyleseydi, o kişi ben olayım ümidiyle çalışırdım… Eğer, ümmetinden bir kişinin Cehennemlik olacağını bildirseydi, o kişi ben olmayayım diye uğraşırdım. ”

VEHBİ VAKKASOĞLU