İnsanın kendisiyle tanışması nasıl bir şeydir?

İnsanın yürürken, kendisiyle birlikte soruları da yürür, sorunları da.

İhmal edilmiş sorunlar, ihmal edilmiş sorular yürüyüşlerde de bir çığ gibi büyür gider.

İnsanın kendisiyle tanışması, insanlık tarihi kadar eski olan, ve insanın en önemli gerçeğine dikkatleri çeken sorularla tanışmasıdır.

Bu sorular her insan için hayatî derecede önemlidir.

İlk insanla başlamış ve dünyaya gelen her insanın en önemli gerçeği olmuştur.

Bu üç muamma soru; ey insan, necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, varlık amacın nedir? Sorularıdır.

Bu soruların çok sorulması cevap bulması anlamına gelmiyor.

Çok duyduklarımız çoğu zaman çok ıskaladıklarımız oluyor.

İnsan, kendi ve hayatın şartları ne olursa olsun, eğer bu sorulara makul ve mantıklı cevaplar bulamamışsa, böyle bir insanın sahip oldukları diğer şeylerin bir anlamı da kalmıyor.

İnsanın kendisiyle yürüyüşü, sorularıyla tanışmasını netice veriyor.

Ne çok ihmal ettiği sorusunun varolduğunu insan böyle zamanlarda anlıyor.
İnsanlık tarihi bir gerçeği haykırıyor aslında.

O da şu:
İnsan neye sahip olursa olsun, nerede, ne şartlarda yaşıyor oluyorsa olsun, bilgi birikimi de nerelerde olursa olsun, eğer ‘necisin, nereden gelip, nereye gidiyorsun’ sorularına makul cevap bulamadığı takdirde, hayat ona mutluluk penceresini açmayacaktır.

Şöhretlilerin, kendi elleriyle kastettikleri, kahrettikleri hayatlar bunu ispatlıyor.

İşte hayatın gerçek anlamı, soruların cevaplarıdır.

Yunus’un, 'İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir; sen kendin bilmez isen, bu nice okumaktır' sözü, bütün
okumalarımızın, bütün diplomalarımızın bize anlatacak bir yönünün olmasına dikkatleri çekmektir.

Okudukça, ilim elde ettikçe insanın kendine gelmesi, kendi gerçeği ile tanışması, sorularına cevaplar bulması beklenir.

Okumalar, gezmeler, gelip gitmeler, gözlemler, talimler eğer, bizi bize anlatmıyorlar ise, onlara ‘siz neden varsınız’ demeliyiz.

Her varlık, üzerinde anlamlar taşır. Anlamı okunmayan varlık, varlığının anlamı anlaşılmamış demektir. Anlaşılmayan bir kitabın varlığı ne ise, varlığı anlamamıza yardım etmeyen bütün bilgiler de öyledir.

İnsanlık tarihinin değişik alanlarda başarılı olmuşları, eğer bu sorulara cevap verememişlerse, hayat onlara güzel ve mutlu yüzünü göstermemiştir.

Cevabı ıskalanmış olan sorular, ıskalayanların boğuldukları derinlikler olmuştur.

Bu sorulara en makul ve mantıklı cevapları ise, İlâhî dinler vermiştir.

İnsanı yaratan, programlar yükleyen, insanın nasıl mutlu olacağının reçetesini de kutsal kitabında vermiş ve hatta uygulayıcı olarak model de göndermiştir.

Elbette doktoru dinlemeyenin hastalığından şikâyetçi olmaya hakkı yoktur. Maneviyat doktorları da, asırlarda oluşan hastalıklara İlâhî kelâmlardan reçeteler sunuyorlar.

Unutulmaya ki, manevî hastalanma, maddî hastalanmalardan çok daha dehşetlidir. Çünkü maddî hastalanmalarda insanlar rahatlıkla doktorlara gidip, tedavi yollarına başvuruyorlar. Ve bu uğurda her türlü masraflardan çekinmiyorlar.

Ama manevî hastalanma gizlidir. Manevî hastalıklar hastaneleri de henüz kurumsal olarak işleme başlamadıkları için de, bu hastalıklar maddi bedeni de yok ediyor.

Onun için insanın bu iç yıkıma, yine kendisinin iç yapımla mukabele etmesi gerekiyor.


Sebahattin Yaşar