Tarih boyunca insan, önce kendisini, sonra başkalarını, çevresini, dünyayı, kâinatı anlamak, bilmek, tanımak için çaba harcamıştır.1


Acaba biz, bu mutlu kervanda yer alanlardan mıyız?


Kendimizi ne kadar tanıyoruz; insan olarak nasıl bir cevher taşıyoruz? Her biri hazinelerden daha değerli pozitif-negatif duygularımızı inceliyor; neyi ne zaman, nerede nasıl, ne ölçüde kullanacağımızı tam olarak kestirebiliyor muyuz?


Meselâ, sevmek nedir, kimi ne kadar, nasıl sevmeliyiz? Korku damarı niçin verilmiş; kimden ne kadar korkmalıyız? Düşünün bir kere: Sevmek olmasaydı; halimiz ne olurdu? Korku ve öfkemiz körelseydi veya güdük kalsaydı, kendimizi nasıl korurduk?


Amerikalı bir çiftçi, hiç memnun olmadığı çiftliğini satmaya karar verir. Emlâkçıya gider; satış reklâmı hazırlamasını ister.
Bir hafta sonra uğrar ve reklâmın hazır olup olmadığını sorar:


“Hazır; okuyayım!”

Çiftçi, can kulağı ile dinledikten sonra:

“Şunu bir daha okusana!” der.

Emlâkçı, ikinci defa, dikkatle okuduktan sonra; çiftçi uzun uzun düşünür ve sonunda kararını şöyle açıklar:

“Çiftliğimi satmaktan vazgeçtim! Zîrâ ben, ne güzel bir çiftliğe sahipmişim de farkında değilmişim!”

Acaba ruh, duygularımızla; bedenimiz organ ve cihazlarımızla nasıl bir âlemdir? Arşimed suyun kaldırma gücünü, Newton yerçekimini, İbn-i Sinâ tıbbî tedâvi ve şifanın pek çok inceliğini fark etti.


Bediüzzaman kâinatın en büyük ve en önemli sırlarını fark edip, bunları ortaya koydu. Bir çok ilim adamı ve kâşifler başka sırları fark etti.


Tıpçılar, psikiyatristler, psikologlar, nörologlar insanı inceledi, binlerce enteresan şeyi fark etti.
Şu halde, biz de kendi ruhumuzu tanımak ve kendimizi fark etmek zorundayız!


Tuhaf ama, gerçek: Arabamızın, elektrikli ev âletleri ve elektronik cihazlarımızın kullanılmasını, bakımını en ince detaylarına kadar öğreniriz. Fakat vücudumuzun çalışma sistemini, ihtiyaçlarını, bakımını öğrenmeyiz.


Açıklaması zor bir hareket daha sergileriz: Tuttuğumuz takımın, futbolcularının özelliklerini en ince teferruâtına kadar ezberleriz. Yerli-yabancı aktör, aktrist, şarkıcı-popçu ve hopçuların da en özel hayatlarını bile merak eder öğreniriz.


Yabancı ülkeleri, değişik coğrafya ve toplumları merak ile tanımaya çalışan insanın kendisini tanımamasının mazereti olabilir mi?


Kendimizi tanıyamazsak, nasıl yönetebiliriz? Duygularımızı anlayamazsak, nasıl kontrol edebilir ve yönlendirebiliriz?


İnsan bilmediği, tanımadığı bir cihazı, makineyi kullanabilir mi?

Tanımadığı bir fabrikayı rehbersiz, katalogsuz gezen biri kendisini çarklara kaptırmaz mı?


Kendimizi tanımak bize ne kazandırır? Aslında kendimizi keşfetmek; hayatımıza istikamet vermek, ruhumuza hâkim olmak, duygularımızı mecraına koymak ve ölçüsünde kullanmak bir hüner, bir sanattır.

Dipnot:
1- Prof. Dr. Özcan Köknel, Prof. Dr. Kurban Özuğurlu, Prof. Dr. Güler (Aytar) Bahadır, Psikoloji, s. 12.



Ali FERŞADOĞLU / Yeni Asya Gazetesi