Kendimizi tanırsak, kabiliyetlerimizi fark ederiz. Yeteneklerimizi fark edersek onları geliştirir, olgunlaştırırız. Olgun insan kendisine güvenir.

Kendimize güvenirsek duygularımızı kontrol edebilir; yönlendirebiliriz. O zaman da karşılaştığımız zorluk, engel ve sıkıntıları rahatlıkla aşar; problemlere gerçekçi çözümler üretiriz.


Kendimizi keşfedersek; nefsimizi biliriz. Ruh ve duygularımızı keşfedersek; ne kadar kıymetli antika bir İlâhî sanat olduğumuzu göreceğiz. Bize târifi imkânsız bir zevk ve lezzet verecektir.


Meşhur ressamlara ait antika sanat eserlerinin kıymeti onlarca trilyon lirayla ifâde ediliyor. Nefsimizi bilirsek; ne kadar kıymetli bir varlık olduğumuzu ve Yüce Yaratanımızın yanındaki değerimizi ve bizi niçin yarattığını anlayıp teşekkür görevimizi yerine getireceğiz. Teşekkür edersek; aklî, kalbî, vicdânî huzûra kavuşuruz ve mutlu oluruz.


Allah, “Mahlûkatı yarattım ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim” 2 buyurmuştur. İnsan olarak da O’nun bütün isim ve sıfatlarına ayna olduğumuzun değerini düşünebiliyor muyuz?


Kendimizi ne sanıyoruz! “Kâinat içinde küçük bir varlık?” diye düşünüyorsak; fenâ halde yanıldığımızı söyler ilmin kapısı Hz. Ali (ra):

“Sanırsın ki, sen küçük bir cirimsin. Halbuki koskoca âlem sende gizli.”

Kâinata nisbeten, küçük, küçücük bir toz, bir zerreyiz. Ama, koca kâinatı bu zerre içindeki minnacık hâfızamıza sığdıracak çaptayız! Bütün elementler, çekim/sevgi, itme/öfke/savunma kanunları, elektro-biyo/manyetik enerji boyutları, canlılar ve bitkilerin özellikleriyle her şey rûhumuzda-bedenimizde özetlenmiş nice hazineler deryasıyız.


Aslında madde itibariyle üç-beş bin lira bile etmeyiz! Rûhumuza takılan yüzlerce duyu, duygu, lâtifelerimizle paha biçilemeyen, “Cenâb-ı Hakk’ın antika bir sanatı; nazik ve nazenin kudret mu’cizesiyiz.” 3 Meselâ, bütün ilim, terakki, ilerleme, teknik-teknoloji ve sanat mahsüllerinin kaynağı aklımızı; dünya ile değişmeyiz.


Kuvve-i gadabiye/öfke=itme denen savunma duygumuz; kuvve-i şeheviye denen lezzetleri, zevkleri, faydaları celbeden duygumuz olmasaydı; hayatımızı nasıl koruyabilirdik; yaşamanın ne tadı, ne değeri olurdu?


Kâinatın haritası, fihristesi; duygu ve enerji boyutlarının yoğunlaştığı âlem içinde âlem olan kalbimiz olmasaydı gayb/metafizik âlemin sırlarına nasıl ulaşacaktık?

Kalbimizin ürettiği sevgiyle anne/baba, eş, çoluk-çocuk, kardeş, akraba, komşu, insanlık; hayvanlar ve eşyayla ünsiyet edip kaynaşmayı sağlarız. Hiç şüphesiz; kâinatın yaratılmasının sebebi, bağı, ışığı, hayâtı ve her şeyi kucaklayan sevgi ve şefkat olmasaydı hiçbirimiz hayatta olmazdık.


Dipnotlar:
2- Keşfü’l-Hafa, 2:13.
3- Sözler, s. 282.


Ali FERŞADOĞLU / Yeni Asya Gazetesi