Beyaz Yalan

Başlığı okuyunca "yalanın siyahı beyazı mı olurmuş" deyip yadırgayanlarınız olacağına eminim. Ama sıkı durun; varmış! Ama istisnai hükümler arasındaymış.

Din ve diyanet adına faydalı olunacağına inanıldığında müracaat edilecek bir metotmuş!.. Bu sözde düşünceleri "miş'li, muş'lu" üslupla kaleme almam, aslında meseleye bakış açımızı ortaya koyuyor; ama yine de detaylı bilgilere ihtiyacı olanlar için konuyu biraz açalım.



İslami usuller içinde bir meselenin varlığı-yokluğu, doğruluğunu-yanlışlığını tespit etmek için müracaat edilecek ilk kaynak hiç şüphesiz Kur'an ve peşi sıra Hz. Muhammed'in (sas) beyanlarıdır. Sonra da 15 asırlık İslam tarihi sürecinde ulemanın bu konulardaki yorumları ile pratik hayata yansımalarına bakılır. Kur'an, Türkçemizde de yaygın olarak kullanılan 'kezib' kelimesi ile tam 33 yerde yalandan bahsetmekte ve her birinde yalanın Hak katındaki yerini, yalan söyleyenlerin dünyevi ve uhrevi akıbetlerini nazara vermektedir. Gariptir, bu ayetlerin hiçbirinde beyaz yalanın varlığı düşüncesine sahip olanları haklı çıkaracak ne bir sarahat ne dalalet ne işaret ne de ima bulmak mümkündür. Efendimiz'e (sas) gelince; onların emin insan olmaları peygamberlik hayatları ile birlikte başlamış değildir. Zira peygamberlik öncesi hile, yalan, entrika ile dolu bir hayata sahip olma, insanlığa dünyevi ve uhrevi kurtuluş vaat eden mesajın mahiyetine dokunacaktır. Onun içindir ki hiçbir peygamber ne peygamberlik öncesi ne de sonrası ne halka ne de Hakk'a karşı yalan söylemiştir. İsterseniz siz hemen buradan şu sonucu çıkarabilirsiniz: "Günümüzde peygamberlik mesleğini ifa eden gönüllüler de, aynı vasıflara sahip olmak zorundadır." Nitekim iradi olarak hak ve hakikatın tercümanlığını yapmaya soyunmuş olan insanların evvel emirde tebliğ, ismet, emanet, fetanet ve sadakat vasıflarına sahip olması gerektiği şimdiye kadar binlerce defa ifade edilmiş değil midir? Efendimizin (sas) konu ile alakalı beyan buyurduğu birkaç hadisi aktarayım: "Şu dört şey kimde bulunursa tam bir münafık olur. Bunlardan biri kendisinde bulunan kimse de, onu terk edinceye kadar bir münafıklık vasfını taşır: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, anlaşma yaptığı zaman vazgeçer, düşmanlık yaptığı zaman da sınırı aşar ve daha çok kötülükte bulunur." "Dostuna yalan söylüyorsun; o da seni doğru biliyor ve güveniyor. Bu ne büyük bir ihanettir!" "Bana altı şey hakkında tekeffülde bulunun; ben de sizin cennete gireceğinize tekeffülde bulunayım: Konuştuğunuz zaman doğruyu konuşun..." "Size doğru olmanızı emrederim; çünkü doğruluk iyi olmaya, iyilik cennete götürür. İnsan doğrulukta sebat ederse, Allah katında 'sıddık' diye yazılır. Sizi yalan söylemekten men ederim; çünkü yalan suç işlemeye, günaha (fücura) sürükler, o da cehenneme götürür. İnsan yalan söyleye söyleye Allah katında "yalancı" olarak yazılır." Nedir sıdk, kimdir sıddık veya kezzab? Küçük bir tasarrufla Hocaefendi'den takip edelim: "Sıdk, Hakk'a ulaştıran yolların en sağlamı, sadıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin ruhu ve özü, düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir. Sıdkla mümin münafıktan, ehl-i cennet de ashab-ı nardan ayrılır. Sıdk, peygamber olmayanlarda bir peygamber vasfıdır ve bu sıfat sayesinde halayık ve kapı kulları sultanlarla aynı nimeti paylaşırlar. Hak yolcusunun her çeşit yalana karşı kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirmesi; işte böyleleri sıddık, aksine, tasavvur ve düşüncelerinden davranış ve muamelerine kadar hayatını hilafı vaki çizgide sürdürenler de o ulu divanda kezzab olarak kaydedilir."