Hiç yıldızlara baktınız mı? Onlar çeşit çeşittir. Kimi kırmızıdır mesela. Ateşte kızdırılan demir gibi. Böylesi etrafında gezegen barındırmaz. Yalnızdır. Nefsine dönük, kendi kendine, bir başına, yabani. Bu kırmızı yıldızlar en soğuk yıldızlardır. Ateşi yalnız kendilerini ısıtır. Bunlar modern zaman aşıklarıdır. Yalnız nefsleri için severler. Böylesine aşk demeye hicab ederim. İnsanlık da son yüz yıl hariç böyle ben severliğe, bene tapana perestişe aşk dememiştir. Tutkulara, ele geçirme, sahip olma dürtülerine aşk demek zamanımızın kelimeleri anlamlarından kaydıran hastalığının neticesidir.
Bir de güneşimiz gibi sarı yıldızlar vardır. Bunlar ilkinden daha sıcaktırlar. Isısı arttıkça etrafına gezegenler takılmaya başlar böylesi yıldızların. Yüzü aleme döner, hayat verir, aydınlatır. Başkasına faydalı olur. Bunlar için nefsinden başkasına nefes veren, kendinden başkasını da nurlandıran yıldızlar denilebilir. Onlar aşkında karar bulmuş, ateşinden ziya ve nur bulmuş başkalarına da buldurmuş insanlara benzerler. Böylesine aşk nimettir, verili emanettir, o da emanette emindir. Gördüğü güzelliği izlediği yolu, kavuştuğu hakikati, aldığı hazzı diğer insanlara da tasadduk etmek ister. O görmek ve göstermek istemede Rabbinin izi üzeredir. O aşka hasisçe yapışmaz, onda yitip gitmez,aşkı korur ve onunla yol alır. Aşk yolunda saliklerini terbiye eden tüm mürşitler böyledirler.
Bir de beyaz yıldızlar vardır. Bu beyaz güneşler çok fazla ısınmıştır. Artık ısı o denli artınca etrafında yine bir gezegen kalmaz, erir gider. Varlık yokluğa dönüşür. Kendi de büyük bir patlama ile patlar, nefsini de yok eder. Bu yıldızlar da aşkında yok olmuş adamlara benzerler. Böylesi ehl-i vahdet-i vücud gibidir, hiçbir şeyi görmez. “La mevcude illa hu” der, kendini de yok sayar, “enel HAK” derler. Onların dilini kimse anlamaz, rehberlik edemezler, gözleri ışığın şiddeti zuhurundan kamaşmış, kendilerinden geçmiş, kurbette benlerini yitirmiş Hak ehli böyledir. Hidayettedirler, ancak hidayet edici olamazlar.
Biz “ümmeten vasaten” olmakla emrolunduk. Yedi ismin mazharı güneşimiz de vasat bir güneştir. Aşkımız da vasat olmalıdır. Ne kırmızı güneş gibi, ne beyaz güneş gibi. Bizden beklenen bu olsa gerek…
***
Biz güneş ve ay metaforlarını kullanırken, birine ziyayı diğerine nuru veririz. Üstad peygamberlerden bahsederken onları “ güneşler” diyerek sıfatlandırır. Öte yandan evliya ve asfiya, “ay” ile teşbih edilirler. Biri kaynağı kendinden ışık, diğeri ise başkasından alınan ışık. Aynı şekilde Kuran’ın ziyasından söz edilirken, beraberinde Efendimizin Nur’undan söz edilir. Bu bir karşılaştırma sonucu isimlendirmedir. Yoksa kuşkusuz diğer peygamberler güneşler ise, Efendimiz Güneşler Güneşi’dir. Burada mukayese Kuran’la yapılmıştır.
Dikkatinizi çekmek istediğim husus güneşin bir kaynak, ve ayın bir yansıma yeri bir perde olduğudur. Kaynaktan gelen ışık perdeden yansır. Kaynaktan çıkana ziya, perdeden gelene nur denir. Perde kusursuz ise ışık çok fazla değişme olmadan bize ulaşacaktır.Nurani ve zulmani perdelerden kasıt budur.
Ancak “Allahu Nurussemavati vel ard” denilirken Allah’ın Nur isminden söz edilir de, Ziya diye bir isminden söz edilmez. Oysa O’nun ışığı kendindendir. Hayret! Bu isimlendirme neden böyle yapılmıştır?
Biz güneşe doğrudan bakamayız. Allah’ın Zat’ına da öyle. Ne bu alemde ne de öbür alemde. Hatırlayalım Allah Musa(as)’a ne demiştir, “Len terani ya Musa”( Beni asla göremezsin). Burada mana bu dünya ile ilişkilendirilir, ve Rabbin bu dünya gözüyle görülemeyeceği söylenir. Doğru fakat eksik bir tefhim. Kanaatimce burada Allah’ın Zat’ı kast edilmektedir. Bu rü’yetullah için de geçerlidir. İnsanlar cennette Rablerini görmekle şerefleneceklerinde, O perdeleri kaldırın buyurur. Yalnız bir perde kalır. Ve insanlar O’nun Cemaline bakarlar. O bir perdenin ne olduğunu bilmiyorum. Fütuhat müellifi Cennet bahsinde bunu belirtmemiş. Belki “Azamet ve Kibriya” olabilir. Ancak anladığım şey şudur: Biz O’nun Zat’ına ancak bir perdeden sonra bakabiliriz. O perde yüzündendir ki O’na Nur ismi atfedilir, ama Ziya ismi atfedilmez. Zira O bize kendisine muhatap olacağımız şekilde isimlerini öğretmiştir.
Rasulullah da insanların Rablerini, gökteki dolunayı gördükleri gibi göreceklerini söylerken, yine aya atıf yapmış, ve görmenin perdeli olduğuna işaret etmiştir. İnsanlar Rabbi güneşi gördükleri gibi görecekler dememiştir. Zira güneşe bakmaya takat yoktur.
O’nun hakikati ele geçirilemez, kuşatılamaz, ancak belirli bir perdeden, kab-ı kavseyn denilen mesafeden sonra O’na yaklaşılabilir. Bu anlamda İbn-i Arabi’nin dediği gibi mutlak anlamda vuslat yoktur. Bu tecelli yoğunluğundan hissedilen bir yanılsama olmalıdır. Allah Allah’tır, kul da kuldır. Bunların birleşmesi düşünülemez. Güneşe varılamaz. O’na ancak O’nun izin verdiği bir yakınlıktan bakılabilir.Bu da isimlerinin pencerelerinden müşahedeyledir.. Güneşe doğrudan bakılamaz ancak, bakılamayan haliyle bile o bize çok şey anlatır. mona islam