Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Ver elini Endonezya. Aylarca deniz aşırı yol aldıktan sonra bir adacığın sahiline yanaştı gemi.

Kumaşları indirdi. Gitti çarşıdan bir dükkan kiraladı, satışa başladı. Dil sorununu çözmek ve müşteriye kolayca ulaşmak için de yerli halktan bir eleman tuttu.

Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Berekete inanmıştı bir kere. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.




Kısa zamanda tanındı ve sevildi. Müşteri kaynıyordu neredeyse dükkân. Tutunmuştu bir kere yabancı bir ülkede.



O gün dükkanda yoktu. Biraz geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir satış yapmıştı. Bir hayli de kâr bırakmıştı satılan mallar.



Merak etti, sordu: “Hangi kumaştan sattın?”

“Şu kumaştan efendim” dedi elemanı.

“Metresini kaça verdin?”

“On akçeye.”

“Nasıl olur?” diye hayret etti, “Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Çok fahiş fiyata
vermişsin, kandırmışsın müşteriyi. Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?”

“Evet efendim, tanıdığım birisi.”

“Öyleyse hemen git, adamı bul ve buraya getir.” Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, özür diledi, helâllik istedi ve dedi ki:

“Kusura bakmayın, bizim eleman yanlışlıkla beş akçelik kumaşı size on akçeye satmış, bize hakkın geçmiş.”



Arkasından da fazla parayı müşteriye doğru uzattı: “Şu da fazla verdiğin para, hakkını helâl et.”

Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Hiç duymamıştı daha önce bu çeşit bir
olayı ve böyle sözleri. “Ne demek hakkını helâl et?” Nasıl olurdu? Gönül rızasıyla pazarlık yaparak
satın almıştı. Memnun oldu, teşekkür etti, merak ve hayretler içinde çıktı dükkandan...



Olay kısa sürede şehirde duyuldu. Dilden dile dolaştı. Herkes birbirine anlatıyordu. Çok geçmeden
kralın kulağına kadar vardı mesele...



Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Meselenin aslını öğrenmek istiyordu. Böyle bir durum
ilk defa yaşanıyordu memlekette. Kendi halkı arasında bu tarz bir şey olmazdı. Herkes istediği
fiyattan satar, müşteri de alır giderdi. Bu yabancı tüccarı, böyle şaşkınlık meydana getiren bir
muameleye sevk eden olayın sırrı ne olabilirdi?



Kral sordu: “Sizin yaptığınız bu davra- nışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı
nedir? Sizi böyle güzel bir harekete iten sebep nedir?”

“Ben,” dedi tüccar, “bir Müslümanım, inanan bir insanım. İslâm dini böyle emreder. O kumaşı dört
akçeye almıştım, beş akçeye satıyordum. Ama eleman on akçeye satmış. Müşterinin bana hakkı
geçmiş. Dolayısıyla kazancıma haram girmiş. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.”

Kral, “İslâm nedir, Müslümanlık nedir, İslâm ahlâkı nedir?” gibi peş peşe sorular sordu.

Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla bir zaman
geçirmeden İslâmı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.


250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır
sadece beş akçelik kumaştı ve inancını hayatına geçirmiş bir Müslüman tüccarın örnek davranışıydı.



Evet, biz İslâm ahlâkının üstünlüklerini ve imanın güzelliklerini davranışlarımızla gösterseydik diğer
inanç mensupları gruplar halinde İslâmı benimseyecekler, belki yerkürenin bazı kıtaları ve
devletleri İslâma girecekler, barışın ve sevginin sırlarına ulaşacaklardı.



Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle
paylaşmaktı.

Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler,
sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”



Çok bilgi sahibi olmaya, çok zengin olmaya, çok meşhur olmaya, çok ülke gezmeye de gerek yoktu
belki.

Mütevazı da olsa, insanların imanına, ahlâkına, hayatına yarayacak davranışlar sergilemektir
yapılacak olan...

“Lisan-ı halin lisan-ı kalden tesirli” olduğunun farkına varmaktır sadece...
Yani asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.


Ve önemli bir sır da, örnekleri çoğaltmak, örnek davranışları artırmak, insanları güzelliklerle tanıştırmaktır.

Mehmet Paksu-İman Hayata Geçince