ZÜBEYİR AĞABEYİN KÜLLİYATTAN TESBİTLİ BAZI HUSUSİYETLERİ

Zübeyir ağabeyin, metanet, cesaret, azami sadakat, azamî fedakarlık, ciddiyet ve azamî ihlas gibi keyfiyet şartlarını teşkil eden ve nümune-i imtisal olan meziyetlerinden az bir kısmını, -şahısların kanaati olarak değil- Risale-i Nurdan tesbit ederek nazara vereceğiz.

Zübeyir ağabeyin manevî şahsiyetini, yani meslek ve hizmet anlayışını, gayret ve hassasiyetini konuşan, anlatan ve kitaplar neşreden kişiler; O’nun asıl hizmet anlayışına, yani meslek-i Nuriyeyinin düsturlarını koruma gayret ve hassasiyetine ters düşen sıfatlarla O'nu tavsif edemezler.

Zübeyr Ağabeyin zaman zaman muhatabı incitmemek ve maslahat-ı Nuriye için söylediği bazı hususi sözleri vardır. Ki bu tarz ifadeler zemin ve zamana göre doğrudur. Onu tanıtmakta Külliyata yerini bulan ifadeleri ölçü alınmalıdır.

Evvela: Zübeyr Ağabey, Hz. Üstadın zendeka cereyanına baş eğmeyen merdane tavırlarını ısrarla nazara vermiştir. Kendisi de Hz. Üstadın o merdane tavırlarını takib etmiş ve edilmesinin luzumunu esas almıştır.

Çünkü mübareze kanununu, üstün tekâmül kanunu olduğunu Külliyatın çok yerlerinde anlatan Hz.Üstad, ezcümle Lem’alar eserinde diyorki:

“Hâlık-ı Zülcelal kâinatta ezdadı birbirine mezcedip birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi’ bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze suretine getirip, ondan zıdları birbirinin hududuna geçirip ihtilafat ve tegayyürat meydana getirmekle kâinatı kanun-u tegayyür ve tahavvül ve düstur-u terakki ve tekâmüle tâbi’ kıldığı için; o şecere-i hilkatın câmi’ bir semeresi olan insan nev’inde o kanun-u mübarezeyi daha acib bir şekle getirip bütün terakkiyat-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını açıp, hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için hizb-üş şeytana bazı cihazat vermiş.” (Lem’alar sh: 80)

Yani ehl-i diyanetle ehl-i nifakın mübarezesi, tekâmül kanunudur. Bu mübarezelerin yapıldığı ve misal aleminde canlı filimlerinin alınıp ebedi alemde ebedi seyredilmek için gaybî alemlerde tesbit ediliyor. Evet, bu hakikat, Şam-ı Şerif kıtası tabir edilen ve esma-i İlahiyenin yani cemalî ve celalî isimlerin tecellilerine medar olup dünyaya gelişin büyük bir hikmetini teşkil eder. Bu hakikat Külliyatta şöyle ifade edilir:

“Küre-i Arz, serseriyane, bâd-i heva azîm bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip, mahsulât-ı maneviyesini ona devrediyor ki; ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir.

Demek yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şam-ı Şerif kıt’ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arz’ın bütün manevî mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir.

Evet Küre-i Arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet nasılki nuranî bir nokta, sür’at-i hareketiyle nuranî bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz sür’atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtıyla beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır.” M:38

Keza yine Hz. Üstad diyor:

“Isparta vilayeti, eski zamanın Şam-ı Şerifinin mübarekiyeti ve âlem-i İslâmın medrese-i umumîsi olan Mısır’ın Câmi-ül Ezher’i mübarekiyeti nev’inden, kuvvet-i imaniye ve salabet-i diniye cihetinde bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasıyla kazanarak; bu vilayette, imanın kuvveti lâkaydlığa ve ibadetin iştiyakı sefahete hâkim olmasını ve umum vilayetlerin fevkınde bir meziyet-i dindaraneyi Risale-i Nur bu vilayete kazandırdığından, elbette bu vilayetteki umum insanlar, hattâ faraza dinsizi de olsa, beni ve Risale-i Nur’u müdafaaya mecburdur.” L:169

Evet, Isparta, Süfyaniyet ve Mehdiyet cereyanları arasındaki mübareze sahnesini başlatmış ve üstün kemalat ve mübarekiyetini kazanmıştır.

Şimdi bu ara fasıldan sonra esas mevzumuza devam ediyoruz. “Evet Hazret-i Üstad, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin Sünnet-i Seniyesine tam iktida etmiştir.

Bediüzzaman’ın bu hali de, bütün İslâm mücahidlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir. Yani, cihad ile ubudiyet ve takvayı beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Cebbar ve zalim din düşmanlarının plânıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta ve gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırabları ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsızlıkları içinde bulunması dahi, te’lifata noksanlık vermemiştir.” Ko:25

Yani Hz. Üstad a’zamî metaneti fiilen gösterip nümüne-i imtisal olmuştur. Onun hakiki talebeleri de iktidarlarınca aynı yoldan yürüyüp cennette ebedi seyredilecek mübareza ve manevi cihad şerefini kazanmışlardır. Evet bu şiddetli tecavüz ve tazyikat olmadan, ahirette o ebedi şeref sahneleri tahakkuk etmez.

Hz. Üstad bu hakikatı bir rivayete müstenid şöyle beyan eder:

“ ¬اَشَدُّ الْبَلاَءِ عَلَى اْلاَنْبِيَاءِ ثُمَّ اْلاَوْلِيَاءِ sırriyle, Enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belâlara uğramaları, hikmet-i İlâhiyye iktizasından olmasiyle, o zümre-i mübareke gibi, Üstadımız dahi nice belâlara hedef olmuştur.” T:328

Evet “Kur’an ve iman hizmeti için Bediüzzaman’ın haysiyetini, şerefini, ruhunu, nefsini, hayatını feda ettiği; maruz kaldığı o kadar şedid zulüm ve işkencelere ve giriftar edildiği çok musibet ve belalara karşı gösterdiği son derece sabır, tahammül ve itidal, birer şahid-i sadık hükmündedirler.

Bediüzzaman Kur’an, iman, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını feda etmiş, dünyevî şahsî servetler edinmemiş, zühd ve takva ve riyazet, iktisad ve kanaatla ömür geçirmiştir …

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur davasında öyle bir itminanı, öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlası vardır ki: Din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdadları, o kadar hücum ve tazyikatları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, davasından vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüd dahi ika’ edememiştir.” Ko:26

“Hunhar din düşmanlarının, dünyevî satvet ve şevketleri, Bediüzzaman’ı kat’iyyen atalete düşürtememiştir. “Vazifem Kur’ana hizmettir. Galib etmek, mağlub etmek Cenab-ı Hakk’a aittir.” diye iman ederek, bir an bile faaliyetten geri kalmamıştır. Evet Hazret-i Üstad, öyle bir himmet-i azîmeye mâliktir ki; ona icra edilen müdhiş mezalim, bu himmetin mukabilinde tesirsiz kalmağa mahkûm olmuştur.” Ko:35

“Üstad, hususî hayatında mütevazi, vazife başında vakurdur. Tevazu ve mahviyette nümune-i misal olacak bir mertebededir. Bu mevzuda der ki: “Bir nefer nöbette iken, baş kumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben Kur’anın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, Hak budur derim, başımı eğmem.” Ko:36

“Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esası da budur. Risale-i Nur gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevazu’ ve mahviyet ve izzet ve vakar gibi güzel ahlâklara sahib kılar.” Ko:42

Yukarda anlatılan ve bütün Külliyatta nazara verilen bir şahs-ı manevinin varlığı Risale-i Nurda bir esasdır. Guruplara ayrılıp şahs-ı maneviyi dağıtmayı nifak cereyanı istiyor. Kitabda sarahatla anlatılan düsturlara muhalefet edilmedikçe tesanüdü muhafaza etmek lazımdır. Esas teşkil etmeyen meselelerde ihtilafa gidilmemelidir.

Üstadın vefatından sonra bir merkeze bedel çok merkezlerde hizmet faaliyetinin yapılacağı ifadesinin maalesef hizmetin grup grup olmak manasında olarak yapılan sinsi telkinler neticesinde böyle yanlış anlaşılmıştır.

Halbuki çeşitli merkezlerde yapılacak hizmet faaliyetinin gaye ve Esasat-ı Nuriye cihetinde farklı anlayışlar olamaz. Halbuki talimat-ı Nuriye dairesinde, hem de gaye ve esaslarda kitabta anlatıldığı gibi olmak şartiyle bütün bu merkezler birbirine irtibatlı ve mütesanid bir şahs-ı manevî teşkil etme durumunda olmaları mecburiyeti var. Külliyatta bu mana esas alınır.

Ezcümle Risale-i Nurda şu esaslar nazara veriliyor:

“Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette, taksim-ül mesaî kaidesiyle iştirak etmişiz. Tesanüdümüzden hasıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.

… Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz.” K:89

“Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın, karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin.” St:193

“Ben, maddî ve mânevî her şey'imi feda ettim her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede, hakikat-ı îmaniyye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüzbinlerce belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir; ve benim, maddî ve mânevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır; yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.”T:687

“Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” E:266

“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste olduğu gibi- bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belası def’ oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.” Em:14

“Bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir veliden ziyade mevki alıyor.” diye kanaatım gelmiş” Ş:318

“Ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cephede, mütemerrid münafıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın.” K:235

“Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı manevî hükmünde bulunan Risalet-in Nur’u ve sırr-ı tesanüd ile bir ferd-i ferîd manasında olan şakirdlerini bu cemaat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş.” K:7
“Aziz, sıddık kardeşlerim!

Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci’, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.” Ş:320

Çok az bir miktarı nakledilen tesanüd ve şahs-ı manevinin lüzum ve ehemmiyeti hakkındaki bu sarih beyanlar muvacehesinde:

“vefatım ile, o hizmet bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa; pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasılki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sünbül hayatını netice verir; bir taneye bedel, yüz tane vazife başına geçer. Öyle de; mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum!..” M:424

Bu paragrafdan, Üstadın vefatından sonra hizmetin, birbirinden kopuk cemaatlar halinde yapılacağı ve bu tarzın da meşru olacağı şeklinde telkin edilen su-i te’vilin, hariçten gelme bir telkin olduğu anlaşılıyor. Zira nakledilen ve buraya alınmayan daha pek çok sarih beyanlar müvacehesinde, yanlış bir mana ile yayılan ve hakikatta tesanüde kuvvet veren mezkür parçanın ifade ettiği hizmetin çok merkezlerden yapılacağı doğrudur fakat bu tarz hizmetin zaruri şartları vardır. Mesela: Hz. Üstad diyor:

“Tesanüdümüzden hasıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.” 89

Keza“Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz’da bulunan kutb-u a’zamın tasarrufundan hariç olduğunu.. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil.”K:196

“Bundan sonra her mes’elemizde emir, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini temsil eden has şakirdlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir re’yim var.”E:223

İşte bu ve benzeri beyanlar, umum Nur Cemaatının ittiba edeceği merkezî bir cemaat ve bu cemaat dahi Nurun esasat ve sarih beyanlarına müstenid bulunan düsturlara bağlı ve bu düsturlara bekçi ve muhafız manasında meziyetlere sahib olmaları şarttır. Tâ itimad edilen bir cemaat olsun.


Şimdi bu ara fasıldan sonra yine mevzumuza devam ediyoruz:

“Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (Haşiye) , onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek”kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi, şahsî, hodfüruşane, rekabetkârane, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.” L:165 olduğundan, mabeynimizde bu nevi hubb-u câhtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünki mesleğimize bütün bütün münafîdir. Madem

“Hem korkak değil, bilakis Risale-i Nur talebeleri gibi cesur ve kahraman ve fa’al ve amel-i sâlih sahibi, mütedeyyin, müttaki ve bununla beraber, şahsî rahatlık ve menfaatlarını iman ve İslâmiyet’in kurtuluşu uğrunda feda eden, fedai ve mücahid Müslümanlar yetiştirsin, neme lâzımcılıktan kurtarsın. Hem taarruz ve işkenceler ve ölüm ihtimalleri karşısında, tahkikî iman kuvvetinden gelen bir cesaretle, Kur’an ve İslâmiyet cephesinden asla çekilmeyen, “Ölürsem şehidim, kalırsam Kur’anın hizmetkârıyım” diyen ve yılgınlık haline düşmeyen sadık ve ihlaslı, yalnız Allah rızası için hizmet eden, Nur talebeleri gibi İslâmiyet hâdimleri yetiştirsin, böyle muazzez Müslümanlar meydana getirsin.” Ko:43

Yani bu beyanlardan kat’iyyen anlaşılıyor ki Zübeyir Ağabeyin en büyük maksadlarından birisi de, metanet ve hamiyet-i diniye sahibi ve mücahidlik gibi üstün meziyetlere mahzar hizmet kahramanları yetişsin ve ehl-i bid’aya baş eğmesin…

“İslâmiyetin şeairine muhalif olarak yaptırılan ve yapılan şeyleri fark ettirip, sünnet-i Peygamberîye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ittibaı ders versin ve ihya etmek cehdini uyandırsın…

Hem amansız din düşmanlarının plânlarıyla mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müdafaaları; ve bu talebelerin İslâmiyete hizmetleri esnasında, gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız, cebbar zalimlerin entrikalarıyla maruz kaldıkları işkencelerden yılmamak,feda ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri aşikâr bir delil teşkil etmektedir. şahıslarını düşünmeden, yani şahsî refahlarını İslâmın refah ve saadeti için

Evet, hem yirmibeş seneden beri Risale-i Nur’la iman hizmetine bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar “gaddar din düşmanlarının” çok defalar tecavüz ve taarruzuna ve taharriyata maruz kaldığı halde, yirmibeş senedir inziva içinde, Risale-i Nur’un naşirliğini yapan Nur kahramanları ağabeylerimiz, bizlere birer nümune-i imtisal olan, iman ve İslâmiyet fedaileridir.” Ko:44

“İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla yalan propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer taraftan da Nur talebelerinin üstadları ve Risale-i Nur hakkında istidadları nisbetinde, istifade ve istifazalarından doğan minnet ve şükranlarını ifade eden takdirkâr yazı ve sözlerden mürekkeb bir nevi müdafaalarını perdeler arkasından men’etmeye çalışıyorlar.safdil gördükleri dostların dostlarına veya dostlara samimî görünerek “İfrata gidiyorsunuz” gibi, bir takım şeyler söylettiriyorlar. İşte böyle sinsi, böyle dessas, böyle entrikalı, çeşitli iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya ve susturmaya çalışıyorlar. Bunun için,

Evet, acaba hiç akıl kârı mıdır ki: Din düşmanları, iftira ve yalanlardan ibaret yaygaralarını yapsınlar da, bizler hakikatı izhar tarzıyla müdafaa etmekte susalım? Acaba hiç mümkün müdür ki:

İslâmiyet düşmanlığıyla, Üstad Bediüzzaman hakkında zalimane ve cebbarane haksızlıkları irtikâb eden o insafsız propagandacılar, yalanlarını savururken, biz Üstad ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini ilân ederek, o acib yalanlarını akîm bırakmaya çalışmayalım?

Acaba eblehlik ve safderunluk olmaz mı ki: Kur’an ve imanın hunhar ve müstebid zalim düşmanları; Kur’an ve İslâmiyet’i ve dini Risale-i Nur’la küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve muhafaza hizmetini yapan Bediüzzaman aleyhtarlığında, mütemadiyen uydurmalarla seslerini yükseltsinler de, biz hak ve hakikatı beyan ve ilân etmekte sükût edelim, susalım veya “Biraz susun” gibi birşeyle, paravanalar, perdeler arkasında icra-i faaliyet yapan o gizli dinsizlere bir nevi yardım etmiş veya desteklemiş olalım?

Aslâ ve kellâ, kat’â ve aslâ susmayacağız ve hem susturamıyacaklardır. Durmayacağız ve hem durduramıyacaklardır. Bu can bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh bu cesedden ayrılıncaya kadar, bu nefes bu bedenden gidinceye kadar; Risale-i Nur’u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nur’un mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said Nursî’nin, yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberra olduğunu, iftiracı ve tertibci, hunhar din düşmanlarına mukabil, izhar ve ilân edeceğiz.” Ko:48

“Aziz kardeşlerim! Ecnebi parmağıyla idare edilen zendeka komiteleri, İslâmiyeti imha için, İslâm memleketlerinde, bilhassa Türkiye’de, öyle desiselerle entrikalar çevirmişler, haince dolaplar döndürmüşler, hunharane ve vahşiyane zulümler irtikâb ve şeytanî ve menfur plânlar tatbik etmişler ve iğfalatta bulunmuşlar; iblisane, sinsî metodlar takib etmişler ve kardeşi kardeşle çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumlarıbu yaygaralarla safderun ve şer’î hükümleri bilmeyenleri aldatıp nifak cereyanının tahribatına alet etmişlerdir.) ” Ko:53 saçmışlardır ki; bunlar İslâm’ın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük tahribatlar yapmıştır. (Yani

Zübeyir Gündüzalp ağabey hakkında çok kimseler konuşur ve överler. Fakat bu konuşma ve övmeler çok kere şahsî kanatlara dayanır. Bir şahsın manevî şahsiyetini kendi söz ve hareketlerinden tesbit etmek en isabetli, şaşmaz ve şaşırtmaz tesbit yoludur. Buna göre Zübeyir ağabeyin şahsiyet-i maneviyesini, yani düşünce ve hizmet anlayışını bizzat kendi sözleri olduğu herkesce bilinen ve kitaba geçen yazılar esas alınmalıdır.

İşte bu yazılardan bir kısmını tercihen ele alarak tesbite çalıştık. Bu yazıları gördükten sonra yine kendi meyline göre Zübeyir Ağabeyi kısmen nazara verilen mezkür hususiyetlerine ters düşen vasıflarla tavsif ederlerse, bilerek hakikat tahrif ediliyo demektir. Böyle kişi ya aldatan veya aldanan kişi olur ve sözü dinlenmez ve dinleyenler aynı suça ortak olurlar diye kitabî hüküm var.

Zübeyir ağabeyin Risale-i Nur’a şiddetli bağlılığını ifade eden ve kımen tesbit edilen bazı beyanları da şöyledir:

“Risale-i Nur’a hizmet eden birisine denilse: Risale-i Nur yerine şu kitabları kopya et de, Ford’un servetini sana vereyim. O, Risale-i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevab verir: “Dünya servet ve saltanatının hepsini verseniz kabul etmem.”

Yine Zübeyir Ağabey diyor; “Dürüst fikirli yazarlara bağlılığımızın derecesi yüz ise, Bediüzzaman gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden büyük bir şahsiyete bir kentrilyondur, sonsuzdur.”

“[Zübeyr’in müdafaasıdır] Kısmen alınmıştır.

Afyon Ağır Ceza Hâkimliğine

…Evet Risale-i Nur talebesi olduğumu memnuniyetle ve ilân edercesine söyleyebilirim. İnkâr etmek, Risale-i Nur’un bana verdiği fazilet dersleriyle zıd olduğu için, bu cürmü işlemem. Risale-i Nur’un okuyucusu olan bir kimse, okuduğunu gizleyemez. Bilakis iftiharla bilâperva söylemekten çekinmez. Zira çekingenliği îcab ettirecek hiç bir cümlesi veya kelimesi yoktur.

…Sorgu hâkimliğinde: “Sen Risale-i Nur’un talebesi imişsin?” denildi.

Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa iftiharla “Evet Risale-i Nur şakirdiyim” derim.

…Padişahın küçük bir tahakkümüne tahammül edemeyen ve Meşrutiyet ilânında ve Divan-ı Harb-i Örfî’de mahkeme reisi Hurşid Paşa’ya ve mahkeme a’zalarına cevaben:

“Eğer Meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise; bütün ins ü cinn şahid olsun ki, ben mürteciim. Şeriatın birtek mes’elesi uğrunda bin ruhum olsa fedaya hazırım!” diyen ve Meclis-i Meb’usanda Mustafa Kemal’e karşı:

“Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur.” söyleyen ve İslâmî kıyafeti kat’iyyen ve aslâ tebeddül etmeyen ve kıyafetine ilişmek isteyen ve sonra kendi kendini öldürmekle tokadını yiyen Nevzad isminde Ankara valisine: “Bu sarık bu başla beraber çıkar” tarzında konuşarak boynunu göstermesiyle dokunulmayan….. ilişmek, elbette millet ve gençliğin mahv u perişan olmasına gayret eden gizli vatan düşmanlarına yardım etmek ve âlet olmaktır. Afyon’da bir-iki mütemerrid, bir zındık masonun iştirak ve teşvikiyle, o insanın bu tarz ihanet etmek fikrine; hiçbir ihaneti kabul etmeyen Üstadımızın tahammül etmesinden ve ehemmiyet vermediğinden şu hakikatı kat’iyyen anladık ki: Bu vatan ve millete kendi yüzünden bir zarar gelmemesi için haysiyetini, şerefini, nefsini, ruhunu, rahatını dahi feda etmiştir. Konya’lı Zübeyr” (Em:18)

Bu kısımda Hz. Üstadın örnek teşkil eden merdane tavırlarını nazara vermekle bu tarz tavır ve hareketin takib edilmesini telkin edip isteyen Zübeyir ağabeyin merdane anlayışına da delalet eder ve Z. Ağabeyin evsafını kısmen bu yazı, Z. Ağabeyi tanıma ve tanıtmada sabit ve sağlam ölçüdür.

Mezkur tesbitlere göre Zübeyir ağabey kısaca tarif edilse, Üstaddan aldığı dersler neticesi olarak zendeka ceryanına baş eğmeyen bir şahsiyettir diye tarif edilebilir. Bunun zıddına bir vasıflama yapılmamalıdır.



--------------------------------------------------------------------------------


(Haşiye): Evet bahtiyar odur ki; kevser-i Kur'anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir.