Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Urfa

[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]

Muhterem hey’et-i hâkime!

Bizlere yapılan gizli mekteb zan veya ittihamı bütün bütün hakî-kat hilâfınadır. Çünkü; bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve câmiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamıyacağı çocukların dahi bileceği bir hakîkattır. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki: Gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.

Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şayiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz KUR’ÂN-I KERÎM’in gâyet parlak ve yüksek tefsiri RİSÂLE-İ NUR’a çalışan talebeleriz. Evet aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mekteb midir? Şâhidlerin görüşleri doğrudur, fakat hükümleri yanlıştır, hakîkat hi-lâfınadır.

Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki aded “ÂYET-ÜL KÜBR” Risâlesini tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu, bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi, hem zabıtayı, hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahâne ile mahkemelere sevkettiriyorlar.

Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar hem bir yerde yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mekteb mi açılmış olur, sadece kitab okumak ve dinlemekten ibarettir.

Bu vaziyetten anlaşılıyor ki; biz yalnız bu asırda KUR’ÂN’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kainatta en yüksek olan îman hakîkatlarını beyân eden RİSÂLE-İ NUR’u okuyoruz.

Îmanî ve İslâmî kitabları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek kuvvetli bir icbarla üzerimize mekteb açmışsınız etiketini yapıştırmağa gayret etmek olduğunu, bizim ma’sûm, dindar, îman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi, sizce de ma’lûmdur.

Hem dâhi mütefekkir Üstadımız BEDİÜZZAMAN otuz seneden beri siyaseti terk etmiş, “EÛZÜBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİ VESSİYASETİ” demiş ve talebelerine de: “Biz îmanın cereyanındayız, gayemiz RIZA-YI İLÂHÎYE’dir, siyasî cereyanlara girmeyiniz” diye ders verdiğinden hiç bir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilâyetin zabıtası, ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ hakkında: “BEDİÜZZAMAN ve RİSÂLE-İ NUR talebeleri îmanla kafalara bir yasakçı bırakıp, emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar” diye rapor vermişler.

Muhterem hâkimler;

Bizim bütün okuyup yazdığımız ve dâima meşgul olacağımız RİSÂLE-İ NUR, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve îman ve KUR’ÂN hakîkatlarından ibaret olduğu Güneş gibi tezâhür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde; bütün kitab, risâle ve mektubları iade etmeğe ittifaken karar vermişlerdir.

RİSÂLE-İ NUR: 130 parça harikulâde risâlelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ûlum-u îmaniye ve hakâik-i Kur’ân’iyeyi mezc ve te’lif ederek, bu asra kadar hiç bir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakîkatça, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsâlsiz bir husûsiyete mâlik eserlerinin neşriyatı: Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ RİSÂLE-İ NUR hakkında şöyle diyor:

“RİSÂLE-İ NUR, ma’nevî hakîkatları ve îman ilmini Avrupa’ nın fen ilimleriyle mezcederek gâyet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken isbat eder. RİSÂLE-İ NUR, hal ve istikbâlin, ilmî, îmanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevab verir bir kuvvet ve mâhiyet ve husûsiyettedir. RİSÂLE-İ NUR’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’ân’ın mu’cize-i ma’nevîyesidir. RİSÂLE-İ NUR, yüz ma’nevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşafdır. RİSÂLE-İ NUR, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. RİSÂLE-İ NUR, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne ma’rûz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”

Muhterem hey’et-i hâkime!

RİSÂLE-İ NUR’un gâyet hârika bir cüz’ü olan “ÂYET-ÜL KÜBR” risâlesinin beyânı vechiyle: Mâdem bin seneden beri îman ve Kur’ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının i’tirâzları ve şüpheleri yol bulup ehl-i îmana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i dâimenin anahtarı, medârı, esası olan ÎMANI sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel îmanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

RİSÂLE-İ NUR’la mübareze edilmez, o mağlub olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) Îman hakîkatlarını Güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. RİSÂLE-İ NUR, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlub olmazlar. RİSÂLE-İ NUR’u mağlub edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.

Çünkü RİSÂLE-İ NUR, dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakîkat-ı îmaniye ve Kur’âniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tâbi’ ve âlet olmadığı gibi, o hakîkatı tanıyan Risâle-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki, kâinata da âlet edemez.

Evet RİSÂLE-İ NUR’un vazifesi ise; hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfrü mutlaka karşı, îmanî olan hakîkatlariyle gâyet kat’i ve en mütemerrid zındık feylesofları da îmana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’ân’a hizmet etmektir. Onun için Risâle-i Nur’u hiç bir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.

Hey’et-i hâkime!

Bin seneden beri Kur’ân’ın bayrakdarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve KUR’ÂN’ı cihanın cihet-i sittesinde ilân eden necib ve mübârek kahraman ecdâdımızın evlâdlarını nur-u îmandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıd olarak maddî ve ma’nevî helâketlere ma’rûz bırakmak olan dehşetli sû-i kastlara ve o kahraman ecdâdın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; KUR’ÂN-I KERÎM’in on dördüncü asr-ı MUHAMMEDÎDEKİ (A.S.M.) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidâyet medârı ve bu müdhiş zamanın müdhiş zûlümatına karşı NURU KUR’ÂN’la mukabele eden büyük fedakârı ve RİSÂLE-İ NUR’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip, dinsizliğe ve küfrü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i KUR’ÂNÎ tesis eden muhteşem kahramanı BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ ve yüz bin başlar feda oldukları hakîkata başımız dahi feda olsun diyerek Nur-u İslâmı söndürmek veNur-u îmanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden, istibdâdlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi mu-hafaza ve şeref-i îmanı âleme ilân eden, KUR’ÂN-I MU’CİZ-ÜL BEYÂN’dan kalb-i münevverlerine gelen ve îman hakîkatlarını Güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle isbat eden ve RİSÂLE-İ NUR’la dinsizlik, dalâlet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mah-kemelerde:

“Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem ve hakîkat-ı Kur’ân’a feda olan bu başı zâlimlere eğmem” diyen ve ehl-i dalâlete meydan okuyan ve hizmet-i îmaniye yolunda hem dünyevî, hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde da’va ettiği gibi, bir tek hakîkat-ı îmaniyeyi dünya saltanatiyle değiştir-meyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bediüzzaman ve Risâ-le-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiç bir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risâle-i Nur iki hayatımızın halaskârı ve sermaye-i öm-rümüz ve gaye-i hayatımızdır.

Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar, eğer mümkün olsa; derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risâle-i Nur’u yazacağız.

Hey’et-i Hâkime bilsinler ki: Halife-i ruy-i zemîn Hazret-i Ömer (R.A.) hilâfeti zamanında âdi bir hıristiyan ile birlikte mahkemede mu-hakeme oldular ( Bu hakîkatı Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyân etmiştir.). Halbuki o hıristiyan, İslâm Hükümetinin mukad-des rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adâlet hiç bir cereyana ka-pılmaz, hiç bir tarafgirlik güdemez.

İşte bunun içindir ki, mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bediüzzaman Said Nursî’nin beyânı vechile:
“Ehl-i îmandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret duâlariyle ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalariyle yardımlarına binâen Denizli mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i Haşir’de milyarlar ehl-i îmandan da’vacılar tarafından, KUR’ÂN hakîkatlarına hizmet eden NUR talebelerini mahkûm ve perîşan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:

Serbestiyet kanunlariyle dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem’iyyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün i’dam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan RİSÂLE-İ NUR talebelerini hapisler ve tazyiklerle perîşan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa; ne cevab vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz, diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adâletli zâtlar bizi beraet ettirdiler.”

İşte Hâkimler!

Bu âlî hakîkatlara rağmen bize deseniz ki; sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kal’a-i kudsiyesine iltica ediyorum: 17.2.1953




Urfa, Yusuf Paşa Mahallesinde


Hüsnü Bayram