Prof. Dr. Murat Sarıcık'ın Isparta Kahramanları Sempozyumu tebliğidir


Bayram Yüksel Ağabey cam ve ayna gibi halis muhlis bir insandı. O kendini değil, Risale-i nur’da geçtiği gibi, her işi ve etvarında Risale-i Nura ayine olan biriydi. Burada bazı olaylar eşliğinde, ondan ve onun hizmet anlayışından söz etmek istiyorum.

1. İçi Dışı Bir

Bayram Ağabeyin en dikkate değer özelliklerini saymak gerekirse bunlar; ihlâs, sadakat, doğruluk, samimiyet ve sebatkârlık, disiplin ve temizlik gibi özelliklerdir. O, zahiren bilmez gibi görünse de Risale-i Nuru iyi bilirdi.
O, içi dışı bir, ayna ve cam gibi şeffaf, dosdoğru biriydi. Tutarsız değildi.

Onun dünyasında sadakati; Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nurdan başka bir şeye ve yöne meyletmemek diye anlayabiliriz. Onun dünyasında yalnız Üstat, hizmet ve Risale-i Nur vardı. Hatta bazen derse gelen küçük çocuklara sorardı:

“Söyle bakalım en çok kimi seviyorsun?”
“Allah’ı”
“Sonra?”
“Peygamberimizi”
“Sonra?”
“Üstadımızı.”

Çocuklar onun nasıl cevap istediğini bilirler ve böyle cevap verirlerdi. O temizliğe çok dikkat eden ve disiplinli olan birisiydi. Bunların örnekleri de yeri gelince anlatılacaktır.

O Üstadın ilk talebelerine karşı çok hassastı. Bir gün Zübeyir Ağabey’den söz ederken, onun ihlâs, samimiyet ve sadakatini anlatmak isterken şöyle demişti:

“Onun yanında şimdikilerin benim yanımda tırnak kadar ehemmiyeti yok.” Bu yüzden bizlere “sizler serbest zaman kahramanlarısınız” derdi. Sahabeler konusunda anlatıldığı gibi, Elbette o zamanlarda, küçük bir hizmetin bile pek büyük önemi vardı.

Zaman zaman Üstadımız onlara şöyle dermiş:

“Benim mesleğim sahabe mesleği. Bunda aç kalmak var, susuz kalmak var, meşakkat var. Var, var, var.”
Onun aktardığına göre Üstat saff-ı evvel ağabeylere şöyle de dermiş: “sizin çok dikkat etmeniz lazım, çünkü sizin hatanız da azim, sevabınız da azim.”

2. Kendine İyi Bakmayan

Bayram Yüksel Ağabey Risale-i Nurların, Cevşenin gıcır gıcır olmasını ister, cildi bozulmuş, sayfaları yerinden kopmuş kitaplar örmek istemezdi. Bir de Risale-i Nur eserlerini okuyanların kendi kitapları da olsa okurken kitapları çizilmelerini istemezdi. Bir seyahatteyken; bir cevşenin yapraklarının koptuğunu cildinin bozulduğunu görmüş, “kimin bu?” diye sahibini buldurmuş, sonra da bunu bir düzensizlik ve disiplinsizlik sayarak kendisine şöyle demiş:
“Kendine iyi bakmayan hizmete de bakamaz.”

3. Risale-i Nur Çok Okunmalı

Isparta’da bir ders arasında hususi olarak yan yana konuşurken Bayram Ağabey’e şöyle sormuştum:

“Ağabey, bazı kardeşlerimiz cevşen okumayı çok önemsiyorlar, ellerinden cevşeni düşürmüyorlar?”
O bunun üzerine ciddi bir yüz ifadesi ile şöyle demişti:

“Meczupluğun gereği yok. Ben Üstaddan ‘cevşen okuyan Risale-i Nur talebesi olur’ diye duymadım. Risale-i Nur çok okunmalı. Siz de ehl-i ilimsiniz, tefekkür makamında Risale-i Nuru okuyabilirsiniz” dedi.

• Kanaatimce bu sözlerinde o, evvela bizlere dersimizi verdiği gibi, ayrıca Risale-i Nur’a talebe olan insanların meczubâne, sürekli evrad ve ezkârla meşgul bir hal almalarını, hayattan kopmalarını tasvip etmediğini açıklıyordu.

• Nur’a talebe olmanın şartı, Risale-i Nurla ve ona hizmetle meşgul olmaktı.

• Özellikle ehl-i ilim olanlar, İslâmî ilimlerle meşgul kimseler; tefekkür etmek için cevşen yerine, Risale-i Nuru çok okumalıydılar. Tefekkür, sevabı açısından ve çok cihetle önemli olduğu gibi, i’mal-i fikir (fikir üretmek) için de şarttı. Tefekkür ise okuma ve öğrenmeyle yapılabilirdi. Bilgisiz tefekkür eksik ve meyvesiz olduğu gibi, tefekkürsüz bilgi de noksandı.

• O ayrıca ders dinlerken başka şeylerle meşgul olmaya çok kızardı. Ders dinlenirken bir insanın bütün hissiyatıyla ona yönelmesini isterdi. Ders dinlerken tesbih çekmek, etrafla meşgul olmak, telefon vb şeylerle meşgul olmak onu çok kızdıran şeylerdi. Hatta bir zaman ders dinlerken tesbih çeken birine kızarak “senin iki kalbin mi var?” diye çıkıştığını anlatırdı.

• “Bir gün umumi ders okunduktan sonra ders esnasında uyuyan bazı kimseleri kastederek hususi konuşmamız esnasında şöyle demişti. “Hocam ben, derste uyuyanları buradan kovacağım.” Ben gülümseyerek; “Ağabey bunlar derse gelmese eve gidecek, orada televizyon vs ile meşgul olacaklar” dedim. Ertesi hafta tekrar derste buluştuğumuzda, “doğru söylüyorsun hocam, fikrimden vaz geçtim” demişti.

• O bu konuda Zübeyir ağabeyin “uykusu gelince” eliyle nasıl göz kapağını açtığını, uyumamak için nasıl kendini zorladığını göstererek anlatırdı. Hatta bir seferinde onun derste uyumamak için dizine iğne batırarak uykusunu açmak istediğini söylemişti.

• Kendisi de okunan dersi sanki “ilk dinliyormuş gibi” dikkatle dinlerdi.

• Ders konusunda bir gün şöyle de demişti: “Hocam, burada ders okuyanla çay dağıtan aynı sevabı alır.” Böylece şirket-i maneviyenin önemine dikkat çekiyor, hizmetin küçük gibi görünen bir işiyle ilgilenmenin sevabına ve ehemmiyetine dikkat çekiyordu.

• O risale-i Nur okumanın ve derslerin ehemmiyetini anlatırken Üstadın:

“Nasıl hocalar camilerde Cuma akşamları tecdid-i iman yapıyorlar, iman tazeliyorlar, biz de risale-i nurla imanımızı tazeliyoruz” dediğini anlatırdı.

4. Dua Listesi

1990’lı yıllarda (1993-1994 olabilir) bir akşam ders için vakıf binasına (Isparta Kültür Eğitim Vakfı) geldiğimde orada ilk katta kalan İzmirli A. Mustafa kardeşimiz kapıdan girer girmez gülümseyerek şöyle demişti:

“Hocam müjde! Bayram Ağabey sizi bugün dua listesine aldı.”

Ben şaşırmıştım. Isparta’ya geleli bir yıl kadar olmuştu ve bu konuda bir şey bilmiyordum.

“Nasıl duasına aldı?” dedim.

“Bugün Vakıflarla otururken dua listesine sizi de ekletti” dedi.

Sonra bir A-4 kâğıdını çıkararak bana gösterdi. Kâğıda üç, dört sütun halinde yukarıdan aşağı isimler sıralanmıştı. Üçüncü sütunda adımı ve “ailesi ve çocukları” yazısını gördüm, sevinmiştim. Meğer aynı liste başkalarında da varmış. Bayram Ağabey listede yer alanlara bütün mümin ve müminata geceleri (sabah namazı öncesi) dua edermiş.
O zaman zaman Üstat Bediüzzaman’dan naklen şöyle derdi:

“Bir kişiye bizahrilgayb ismiyle dua etmek, mektuba adres yazar gibidir.”

O zaman zaman duanın çok ehemmiyetli olduğunu da anlatır ve bununla ilgili olarak Üstad Hazretlerinin Rusya’dan, Kosturma’dan kaçışı konusunu anlatırdı.

5. Defter

Bayram Yüksel Ağabeyin üç dört santim kalınlığında, orta boy bir defteri vardı. Bunun içinde Risale-i nurdan parçalar ve bazı hatıraları vardı. Bir yere seyahat edeceği ve yolculuk yapacağında özellikle bu defteri yanına alırdı.

Bir keresinde (1994’te olabilir) Korkuteli’ne gitmiştik. Yatsıdan sonra ders okunacaktı. Bayram Ağabey o gün ilk defa şahit olduğum bir şey yaptı. Çantasından defterini çıkardı. Onun içinden bir yer buldu ve oradan ders okumaya başladı. Oysa o kendisi kolay kolay cemaate ders okumaz ve başkalarına okuttururdu.

O gün defterinden okuduğu yer Risale-i Nurdan bir konuydu. Tek tek, ağır ağır okumaya gayret ediyordu. Oysa kendisi fıtraten hızlı ve süratli konuşan biriydi.

O ders okurken kendisinde, okulda hocasından dersini almış, akşamleyin “biz bugün şunu öğrendik” diye annesine babasına okuyan bir masumiyet vardı. Hiçbir kelime ekleme ve açıklama yapmadan ders okumuştu.

6. Eski İhlâs Yok mu?

Doksanlı yıllarda, bir gün Vakfa (Isparta Kültür ve Eğitim Vakfı) İstanbul’dan iki gazeteci gelmiş. Bayram Yüksel Ağabey öğle veya ikindi vakti bunlarla görüşmüş. Derken ikisinden gazete yazarı olan sakallı biri şöyle yakınmış ve tespitini ona şöyle aktarmış:

“Ağabey, cemaatte eski ihlâs yok, cemaat, Nur talebeleri Üstat zamanındaki gibi değil.”

Böyle deyince Bayram Yüksel Ağabey kızmış ve hararetli şekilde ona şöyle karşı çıkmış:

“Ne var cemaatte? Aynı eskisi gibi. Üstat bu günleri görse çok sevinirdi. O ‘Risale-i Nurun bir şaşaalı devri gelecek’ demişti. Bu o devirdir.”

O Akşam derste buluştuğumuzda bendenize bunları anlatmıştı.

Anladığıma göre onun gazetecilere karşı çıkmasında önemli sebepler vardı:

• Bu tür sözler, Nur talebeleri hakkında ‘kötü propaganda’ anlamına gelebilirdi. Böylece onlara genelleme ile bir çamur atılmış olabilecekti.

• Ayrıca bu tür sözler, insana, Risale-i Nur müntesiplerine ‘ümitsizlik aşılayabilir’, onları ümitsizliğe düşürüp şevkleri söndürülebilirdi. Bu da Kur’an ve iman hizmetine sekte vurabilirdi.


7. Şaşaalı Devir

Bayram Yüksel Ağabey, zaman zaman Isparta’yı ziyarete gelenlere Üstat’tan hatıralarını anlatır. Özellikle şunu zikrederdi:
“Üstadımız derdi ki; ‘Risale-i Nurun şaşaalı devri gelecek, ama ben göremeyeceğim, siz göreceksiniz’ derdi. İşte şimdi o devir bu devirdir. Üstat ‘ben kabrimden seyredeceğim’ derdi” diye naklederdi.

Bazen cemaat içinde eline Risale-i Nur külliyatından büyük kitaplardan birini alır, kitabı Üstadın yaptığı gibi cemaate göstererek:

“Risale-i Nur dünya devletlerinin kanunu esasisi olacak” derdi, diye Üstat Bediüzzaman’ın sözünü aktarırdı.

Bendeniz bu sözleri duyunca, Risale-i Nurun “nasıl Kanun u Esasi olacağını” düşünürdüm ve kendi kendime şöyle derdim:

“Herhalde, Risale-i Nurun söz ettiği hakikatler –perdeli de olsa- dünya devletlerinde ve milletlerinde revaç bulacak ve zamanla benimsenecekler. Risale-i Nur bakış açısı, hadiseleri değerlendirilişi bir zaman gelip bütün dünyada önemsenecek ve kabul görecek” derdim.

Ayrıca o tarihçe-i Hayat’ın “on ordu, yirmi mecmua kadar” hizmet edeceğini anlatırdı.

8. “Sizler Çok Bahtiyarsınız”

Bayram Yüksel Ağabey Risale-i Nur’a sahip çıkmaya teşvik ederken şu hatırayı da çokça anlatırdı. Üstat Bediüzzaman onlara şöyle dermiş:

“Sizler çok bahtiyarsınız. Sizin akranlarınız kahve köşelerinde yatıp kalkıyor. Sizler üç cihetle bahtiyarsınız:

1. Mümin olarak dünyaya geldiniz
2. Nur talebesisiniz
3. Ahir zamanda geldiniz.”

Sonra da daha önce ölenler gibi toprakta fazla yatmayacaklarını söyler, “yatıp kalkıvereceksiniz” dermiş. Bir gün yine ders arasında yan yana iken salondakileri göstererek “hep beraber yatıp kalkıvereceğiz, buradaki gibi yine beraber olacağız” demişti.

Bir gün Bayram Ağabey bunları anlatırken ben, “Ağabey ahir zamanda gelmenin bir avantajı daha var. Amellerin sevabı ahir zamanda artacak, insanlar zamanın tehlike ve şiddetinden, az amelle çok sevap kazanacaklar” demiştim. Bu sözler hoşun gitti.

Bir gün Burdur’da aynı hatırayı anlatırken, birisi şöyle sordu:

“Ahir zamanda gelmek neden bahtiyarlık?”

Soru üzerine beni işaret ederek “onu size bu kardeşimiz anlatsın” dedi. Aynı açıklamayı orada da yapmamı istiyordu.
Diğer yandan o eskiden hizmetin çok daha zor olduğunu ve eski ağabeylerin kıymet ve keyfiyetlerinin üstünlüğünü anlatmak için “sizler serbest zaman kahramanlarısınız” derdi.

9. Hastalık, Tembellik ve Havalecilik

Bayram Yüksel Ağabey, tanıdıklarını ve Risale-i Nur müntesiplerini çalışma ve gayrete sevk etmek için, zaman zaman Üstat Bediüzzaman’dan duyduğu şu sözü naklederdi:

“Hastalık, tembellik, havalecilik; şeytanın desiselerindendir.”
Demek şeytan; insanları iyilikten, hizmette gayretten alıkoymak için bunları kullanıyordu. “Sen hastasın, bu gün keyfin yerinde değil, boş ver sonra yaparsın” gibi vesveseler veriyordu. Havalecilik de; birine “şu işi yap” denince, onun onu bir başkasına havale etmesiydi.
Yine Zaman zaman o çalışkanlığın önemini anlatmak için şöyle derdi:

“Biz Üstadımızın bir dakika boş durduğunu görmedik ya telifâtla meşgul olur, ya tashihâtta bulunur, ya Risale-i Nur okur…”

Yazın Çam Dağına giderken yolda nasıl bineği üstünde Risale-i Nurları tashih ettiğinden söz ederdi.

Çalışkanlık ve disiplin açısından anlattıkları önemliydi.

10.“Aklını Çalıştırma!”

Bayram Yüksel Ağabey, bazen yapılacak hizmetler konusunda indî düşüncelerle “şöyle yaparsak şöyle olumsuzluklar olur” gibi düşünenlere, “aklını çalıştırma!” diye ikazda bulunurdu. Isparta’ya ilk geldiğimde bunları duyunca kendi kendime “aklı çalıştırmazsam nasıl olacak, aklı çalıştırmadan olur mu?” diye düşünürdüm.

Çok geçmeden anladım ki; burada aklı çalıştırmak farklı bir anlamda kullanılıyordu. Birisine Üstat Hazretleri “şunu yap” dediğinde o: “bunu yaparsam şöyle olur, sonra şöyle olur ve sonuç kötü olur” gibi düşünüp denileni yapmazsa, bu hal bir kısım sağlıksız yorumlar ve şahsi düşüncelerle hizmette hasta aklını çalıştırmak oluyordu.

Konuyu, M. Uyar Ağabeye sorduğumda o da akıl çalıştırmanın bu meyanda şeyler olduğunu söylemişti. (4.11.2006)
11.“Bektaşilik Yok” – İstişare

Bayram Yüksel Ağabey, zaman zaman da bir konu hakkında; mevzu sorulduğunda, herkesin düşüncesini söylemesi gerektiği üzerinde dururdu. Buna örnek olarak Üstat Bediüzzaman’dan şunu anlatırdı:

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, mesela bir yere gidilecek olsa bazen; “bu hususta sen ne diyorsun, sen ne diyorsun?” diye sorarmış. Sorduklarından biri “üstadımız bilir” derse o şöyle dermiş:

“Bektaşilik yok, Bektaşilik yapma, fikrin neyse onu söyle” diye onu uyarırmış. Üstadın “Bektaşilik yapma” demesinden kasıt, “Aklını şeyhinin cebine koyanlar gibi olma” demekmiş.

1. Şu halde her hangi bir istişarede herkes fikrini, o konudaki düşüncesini söylemelidir. Orada yanımızda, bizden büyükler de olsa sağlıklı bir istişare için bu şarttır.

2. Kur’an’a ve imana hizmette bir kişi değil herkes kafa yormalı, bu konuda fikir üretmeye, imâl-i fikre çalışmalıdır. Bu durum, sağlıklı büyüme ve gelişmeye sebep olur, ayrıca, teâvün ve tesanüt anlamına gelir ve fikirlerin tashihine, düzeltilmesine ve gençlerin yetişmesine yardımcı olur.

12. Amerikan Tavukları

Bayram Yüksel Ağabey, umumi derslerde bir satır (bir cümle veya bir paragraf) okuyup, “bir saat, yarım saat uzun izah ve açıklamalar” yapılmasını tasvip etmez ve doğru bulmazdı.

Mesela Risale-i Nur’dan “atılmış pamuk gibi bu câmid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez” diye okuyup, sonra bulutlar hakkında uzun uzun izahat vermeye kalkışmak, “bulut şöyledir, su zerreleri şöyle havaya çıkar, şöyle olur, şu kadarı birleşip bir damla yağmuru meydana getirir, her yağmur tanesinin bir çekirdeği vardır… vs” cinsinden açıklamaları yersiz, dersin tadını, çeşnisini, Risale-i Nurun etki atmosferini bozan açıklamalar gördüğü için; bu tür izah ve şerhlere “Amerikan Tavukları” derdi.

Bir başka yerde yıldız, hücre, yaprak, elektrik… gibi kelimeler geçince; derste hemen yıldızlar hakkında konuşmaya başlamak, hücre ile ilgili uzun izahlara girişmek, yaprağın rengini, fotosentezini vs anlatmak da ona göre “Amerikan Tavukları” cinsinden yersiz açıklamalardı.

13. İlk Dinliyormuş gibi

O hayattayken, umumi dersler vakıf binasının alt katındaki salonda olurdu. O ders yapanın yanında oturur, sanki o konuyu yeni dinliyormuş ve ilk duyuyormuş gibi kendini derse vererek, derse odaklanarak dinlerdi. Dersi bir vakıf kardeşimiz okuyorsa, okunana hiçbir kelime ilave etmeden okurdu. Bazen bunun istisnası olabilirdi. Bana ders okutursa bazı kelimelerin anlamlarını söyler, dersin fıtri seyrini bozmayacak şeyleri kısaca söylerdim. “Amerikan Tavukları” türünden açıklamalar olmazdı.

O ders yapmadan önce;

“Hocam dersini hazırla” derdi. Böylece nereyi okuyacağıma karar verip, yerini bulmama işaret ederdi. Ben:

Nezaketen, “nereyi okuyalım ağabey?” diye kendisine sorardım. Gülümseyerek:

“Sen hocasın, istediğin yerden oku” derdi. Ben de bir yeri açar, oradan okurdum.

O bütün derslerde olduğu gibi dikkatle, okunan dersi dinlerdi. Ders tane tane okunuyor, iyi anlaşılıyor ve dinleyenleri sürüklüyorsa, bundan memnundur, hoşlanır, hatta ders arasında heyecanlanırdı. Hoşlandığını, heyecanlandığını tavır ve hareketlerinden anlamak mümkündü.

14. Arada Bir Hatıra

Ders okunurken çok nadir olarak araya girer ve kısa bir hatırasını anlatırdı. Bir gün Birinci Mektuptan Beşinci Tabaka-i Hayat’ı okuyordum. Orada “… ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri” kısmını okuyunca ‘Sinemada, sahnede adamlar görünür ya, temessül de böyle’ demiştim.

Bunun üzerine Bayram Ağabey 1960’ta Gayrettepe’de; bir hücrede (odada) yalnız başına kalıp Cevşen okurken, Üstadın birden yanında belirdiğini, temessül ettiğini, ihtiyar halindeki gibi göründüğünü, kendisine gülümseyip “maşallah, maşallah, maşallah” deyip koyup gittiğini söylemişti. Onun bu açıklaması düşündürücüydü. Çünkü okuduğumuz yerde “ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri” anlatılıyordu.

15. Daha Genç, Öğrenecek

Bir Cumartesi günü umumi derste bir genç kardeşimiz yarım saat kadar ders okudu. Biraz da hızlı ve süratli okuyordu. Derse başlama üzerinden çok geçmeden dinleyenlerin derse ilgisi azaldı. O, okumasını bitirince oturduğumuz Bayram Ağabeye:

“Ağabey” dedim. “dikkat ettim, kardeşimiz yarım saat bir kere bile cemaate bakmadan okudu.”

Ne demek istediğimi anlamıştı ve şöyle dedi:

“Daha genç, öğrenecek.”

16. Ramazanda

Bayram Yüksel Ağabey, Ramazanlarda hummalı bir Risale-i Nur okumasına başlar, hatta bütün Risale-i Nur külliyatını Ramazanda bitirmek isterdi. Ramazan-ı şerifte başka meşguliyetler de araya girince yorulur, ama asla “yoruldum” demez, “perişan oldum, çok perişan oldum” derdi.

Zira bir vakit Risale-i Nur hizmetinde “yoruldum” demeyeceğine dair kendi kendine söz vermiş. Bu yüzden “yoruldum” kelimesini söylemezdi.

Bir akşam teravihten sonra, sohbet sırasında Risale-i Nur okuma, Kur’an kıraati vs meşguliyetlerinden dolayı yorulduğunu anlatmak için de “bugün perişan oldum” demişti.

17. Bağırma – Alnından Öpme

Bayram Yüksel Ağabey, “Üstad sevdiği talebenin alnından öperdi” diye nakleder, zaman zaman da bir talebeye beğenisini ifade için bunu kendisi de yapardı. Hatta iki elini alnın iki yanına dayayarak gülümser ve alnından öperdi. Birkaç kez bendeniz de bu hususa şahit olmuştum. Bazen bir hatasından dolayı kızıp bağırdığı gençlerin de çok geçmeden gönlünü alır ve alınlarından öperdi.

O, matbaada Osmanlıca olarak basılan eserlerin tashihini yapardı. Tashihât işinde sürekli onunla beraber olan 5-6 vakıf vardı. Herkes Lâtince veya Osmanlıca eserlerden sırayla okur, takip eder, tashih edilecek yeri de Bayram Ağabey veya onun görevlendirdiği kişi düzeltirdi.

Tashihât işinde devamlı olan birisi, “birkaç kez görevini aksatınca” Bayram Ağabey onu çağırtmış, o gün tashihat bitince ona; “Eş.k gibi yatıyorsunuz, buraya gelmiyorsunuz. Bu işi yapmıyorsan babanın evine git. Biz sizi buraya çağırıyorsak, ehemmiyet veriyoruz demektir!” diye bağırmıştı.

O sırada içeride çıt yoktu. Oradakiler –az sonra Bayram Ağabey gidince- o kardeşimizi teselli ediyorlardı.

Ama ertesi gün aynı katta, bağırdığı genç abdest alırken, Bayram Ağabey gelip onun başından öpmüş ve ona şöyle teselli vermişti:

“Bazen böyle yapıyorum, bana kızmayacaksın, ben böylece herkese ders verdim” demişti. Olayı yaşayan bir gün bunu anlatırken şöyle demişti:

“Ondan sonra tashihâta öyle bir geliyoruz ki görmelisiniz.”

• O böyle bağırmakla, hem kendini Kur’an hizmetine adayan kardeşi, hatalı ve kusurlu durumundan dolayı uyarıyor, hem de başkalarına gereken dersi ve mesajı veriyordu.

• Ayrıca bu olay, gençlerin hata ve kusurlarını yeri gelince düzeltmek gerektiğine de işaret ediyordu.

18. Altın Gibi

Zaman zaman akşam sohbetlerde buluştuğumuzda ve ikili konuşmalarımız esnasında, o gün olanlardan söz eder ve vakıflarla ilgili olarak bazen, “bu gün şuna bir hatasından dolayı bağırdım” derdi. Sonra bir başkasını işaret etmiş şu an Adana’da hizmetlerde bulunan bir vakıf kardeş için şöyle demişti:

“Bu altın gibi bir çocuktur, şimdiye kadar hiç ona bağırmadım.”

Onun bağırması, zaman zaman gördüğü hatalara bir müdahale ve ikaz biçimi demekti. Kimse buna alınmazdı.

Bir seferinde de bir dershane alımı konusunda birkaç kişi içinde bir esnafa bağırmıştı. Odada üç-dört kişi vardık.

Bağırılan esnaf zengindi. Ben sonra kendisine; “Bayram Ağabey, şimdi bu kardeşimiz kırılmaz mı?” deyince, “Sonra ben onun gönlünü alırım” demişti.

Bazen çok sevdiği talebeleri, bir baba şefkatiyle alnından/başından öptüğü gibi, kulağından da ısırıverirdi. Bir gün de ikili sohbet sırasında vakıflar hakkında şöyle demişti:

“Siz ne kadar hizmet etseniz onlara yetişemezsiniz.”

Ben bunun üzerine:

“ O zaman ben de vakıf olayım” deyince, gülümseyerek,

“Yok, yok, sen böyle devam et” demişti.

19. Giyim Kuşamı kontrol

Bayram Yüksel Ağabeyle birlikte oturup ikili konuşurken yanındakine şöyle yukarıdan aşağıya bir bakardı. Bu bakıştan kasıt muhatabının giyimini kontroldü. Bir gün bir dersten önce yanında otururken bana yukarıdan aşağı şöyle bir baktı, sevinçle gülümsedi. O gün üzerimde, ütülü pantolon, ceket, gömlek ve kravat vardı.

Bayram Ağabeyin giyimimi onayladığını ve beğendiğini hissettim. Nitekim hemen ardından, üniversitede hocalık yapan birinden söz ederek, giyimini beğenmediği için ona; “ne bu, faytoncu çırağı gibi giyinmişsin?” diye ikaz ettiğini söyledi.
İkaz edilen ağabeyin üzerinde kadife bir pantolonu ve kaba örgülü bir kazağı varmış. Oysa Bayram Ağabey, onun bir üniversite hocası olarak zarif, tertipli ve şık olmasını istiyordu.

Çünkü o, hem bir öğretim üyesi, hem de dindar görülen biriydi ve bir temsil misyonu vardı.

Bir başka öğretim üyesi profesörü de; (SDÜ Üniversitesinin ilk rektörünün cenazesinde) yeşil bir parka içinde, spor kıyafetle görünce “ne bu, güzelce bir ceket pantolon giysene!” diye uyardığını bendenize aktarmıştı. Daha sonra, (4.11.006’da) bu olayı bizzat olayın aktörü olan öğretim üyesi ağabeye sordum. Bana şu bilgileri verdi:

“Bayram Ağabey beni yeşil bir montla görünce ‘bu ne?’ dedi. Güzel giyinmemi söyledi. Hatta o yeşilimsi montu üzerimden çıkarttı ve bana lacivert bir pardösü verdi (hediye etti). O pardösü hâlâ evde gardıropta asılı.”

Bayram Ağabey zaman zaman bu tür şeyleri anlatır ve paylaşırdı.

Böylece biz de giyim konusunda dersimizi almış olurduk. Bu açıdan, akşamları sohbete giderken tıraş olur, güzelce giyinip öyle giderdim. Bayram Ağabeyin bu şekilde görünce sevineceğini bilir, onu sevindirmek isterdim.

Bir kardeşimiz bu konuda şöyle bir olay anlatmıştı. Gençlerden yüksekokulda okuyanlardan biri, kravatsız ve gömleğini pantolon üzerine salmış halde sokakta Bayram Ağabey’le karşılaşmış, Bayram Ağabey ona sormuş:

“Nereden geliyorsun?”

“Okula gitmiştim. Müdürle görüşmek için.”

“Onunla bu halde mi görüştün?”

O kardeşimiz, Bayram Ağabeyin giyim kuşam konusunda titizliğini bildiği için utanarak:

“Evet” diyebilmiş. Bayram Ağabey ise gömleği salınmış ve kravatsız halde müdürle görüşmesinin hiç uygun olmadığı konusunda onu ikaz etmiş:

“Demek bu halde görüştün ha?” diye hayretini ifade etmiş.

20. Güzel Giyinirdi

O Üstad Bediüzzaman’ın temizliğe çok dikkat ettiğinden, kirlenmeden elbiselerini yıkattığından söz eder, kendisi de temiz ve güzel giyinirdi. Mesela ben onun, beyaz namaz takkesini hep yeni yıkanmış da başına giymiş olduğunu düşünürdüm.

Hemen hemen sürekli beyaz –veya beyaza yakın- renklerde gömlek giydiği halde, gömleklerinin yakasında en hafif bir kirlilik izi göremedim. Pantolonları ve ceketleri ütülü olurdu.

Özellikle bir yere seyahate gidecekse, en güzel ve yeni elbiselerini giyerdi. Yanında götürdüğü gençlerin de böyle giyinmesini ister, ayrıca hal ve hareketlerinde dengeli, beyefendi ve zarif olmalarını arzulardı. İçlerinde bu ölçülere uymayanlar olmazsa onlarla yola çıkmak istemezdi.

İkinci bir seyahatte böylelerini yanına almazdı. Kışları genellikle başında yünden kalın örme takke giyerdi. Ama resmi bir daireye gideceğinde veya orada tanıdık –veya tanımadık- birini ziyaret edeceğinde önceden takkesini çıkarır, saçlarını tarar ve güzel ve şık bir şekilde ziyaretini yapardı.

Onun ayakkabıları da sürekli boyalı ve parlak olurdu.

Bir gün kendini hizmete vakfeden bir gencin az yeşile çalan gömleğine bakmış, gömlek hoşuna gitmeyince, “Erk…’a bir gömlek verelim!” demiş ve o gelmeği bir daha giymemesini istemişti.

Ehl-i hizmet bir öğretmenin ceketinin kol uçları eskiyince, bu dikkatini çekmiş ve onun ceket alamadığını düşünerek kendisine bir takım elbise temin etmişti. Takım elbiseyi giyen öğretmen ağabeyimiz de bunları aynen anlattı.

Bir yaz günü, Bayram Ağabeyle Antalya’nın Korkuteli ilçesine gitmiştik. O gün üzerinde açık mavi, ütülü bir pantolon, beyaz bir gömlek ve açık renkli bir süveter vardı.

21. Temizlik, Düzen ve Çorap Çöpe

Bayram Yüksel Ağabey talebelerin kaldığı dershanelerin temizlik ve düzenine çok dikkat ederdi:

• Merkez vakıf binasının birinci katı olan hizmet katı yılda bir iki kez, Nur talebesi kadınlar tarafından iyice temizlenir, pencereler silinir, duvarlar temizlenir, halılar, koltuklar, kanepeler silinip yıkanır temizlenirdi.

• Bayram Yüksel ağabey bunu onların “hizmete iştiraki” olarak görürdü.

• Bediüzzaman Hazretleri onlara “hizmete iştirak konusunda” ders vermiş. Mesela bir gün Üstad zamanında bir hizmet çıkmış ve buna para ihtiyaç olmuş. Bayram Ağabey ve onunla birlikte birkaç ağabey Üstadın yanında kalıyorlar ve hizmete iştirak edecek hiç paraları yok. Onlara yirmi beşer kuruş vermiş ve “siz de bununla hizmete iştirak edin” demiş. Böylece hizmete maddi iştirakin önemini anlatmak isterdi.

• Ayrıca o dağınık, düzensiz, temizliğe dikkat etmeyen kimseleri sevmezdi. Mesela bir seferinde merhum Salim Güntaç Ağabey abdest almak için çorabını çıkarmış, halı üzerinde bırakmıştı. Bayram Ağabey çorabı halı üzerinde görünce çöpe atmış. Salim Ağabey abdestini alıp çorabı bulamayınca aramaya başlamış, sonunda çorap kâğıt vb’nin atıldığı çöp kutusunda bulunmuş. O attığı çorabın orada kalan gençlerden birine ait olduğunu düşünerek, düzen ve temizlik dersi veriyordu.

• Ayrıca o, istibra yapmak için paçaları dizlere doğru sıvayıp dershanede dolaşanlara da kızardı ve gerekirse bunları ikaz ederdi.

• O zaman zaman da üstadın elbiselerinin yıkanması gerektiğinde, hangisinin, hangi elbisenin yıkanacağını fark etmenin zorluğundan söz ederdi. Böylece Bizlerin temizliğe dikkat etmemize dikkat çekmiş olurdu.

22. Abdest Havluları

• Vakfın binasının hizmet katında o zamanlar binanın doğu tarafındaki dairede üç tane abdest musluğu vardı. Burada abdest alanların kurulanması için de “duvarda birkaç havlu” asılıydı. Bu havlular her gün değiştirilir ve yıkanmış olanı oraya bırakılırdı. Orada bir gün kullanılan havlu ikinci gün asla orada olmazdı.

• Isparta’ya ilk geldiğim zamanlar bu temizlik ve uygulama çok hoşuma gitmişti. Dikkat ettim bu uygulama hiç aksamadan sürüp gidiyordu. Özellikle bu işle ilgilenen vakıf kardeşler vardı. Şimdi de düzen aynı şekildedir.

• Ayrıca birinci katta genel tuvaletlerin olduğu bölümde de, yine her gün değiştirilen havlular vardır.

• Dershanelerde, onun temizliğe çok dikkat ettiği bilindiği için öğrencilerin kaldığı yerlerde özellikle mutfak, banyo ve tuvaletlerin temizliğine dikkat edilirdi.

• Herkesin bildiği üzere Bayram Ağabey bir dershaneye ziyarete gidince önce mutfak, banyo ve tuvalet gibi yerlerine bakar, vakıf odasının tertip ve düzenini kontrol ederdi.

• O disiplin, tertip, düzen bakımından bir asker gibiydi.

Bayram Yüksel Ağabey yolculuk yaparken, yolda umumi tuvalete girince, eğer tuvalet temiz değilse tuvaleti temizlermiş, bunu zaman zaman ifade de ederdi. Bunu temizlik anlayışından dolayı ve sevabını umarak yapardı. Aynı konuyu tahkik için onu yakından tanıyan birkaç kişiye sordum. Onlar da böyle yaptığını söylediler.

23. Sabah Namazı Vakıfta

O Isparta’da olduğu zamanlar, çok hasta ve rahatsız değilse mutlaka sabah namazını vakıf binasının mescidinde kılardı. Merdivenlerden yukarı doğru çıkarken bastonuyla sesler çıkarır, henüz vakıf katına girmeden orada kalanlardan biri olan Harun kardeşe;

“Harun!” diye seslenirdi.

Bundan maksadı, onları mahcup etmeden namaza kaldırmaktı. Bir zaman bana bu konuda şöyle demişti:

“Sabah namazlarına buraya gelmesem, müşevveşiyet oluyor hocam”

Sabah namazlarını burada kıldığı gibi, genelde diğer namazları da burada kılardı. Sabah namazından sonra ders okunur, bazen sohbet muhabbet edilir, sonra evine dönerdi.

24. “Bir Dakika Boş Durmazdı”

Bayram Ağabey zaman zaman Üstat Bediüzzaman’ın çalışkanlığını ve tembelliğe pirim vermediğini anlatma ve örnek alınmasını istediği için şunları söylerdi:

“Üstadımızın bir dakika boş durduğunu görmedik. Ya okuyacak, ya okutup dinleyecek, ya tashih edecek.”

Hatta onun an ve dakikalarını doldurmak için eşek ve at üzerinde dağa çıkarken bile, el yazısı Osmanlıca nüshaları tashih ettiğini anlatırdı. Hatta Üstat eşek üzerinde tam tashih edeceği zaman, eşeğin durduğunu söylerdi.

Üstad Bediüzzaman’ın son Isparta hayatında, zaman zaman Barla’ya giderlermiş. Oraya vardıklarında Üstad Bediüzzaman;
“Biriniz bana çay yapsın, biriniz ders okusun, biriniz de suya gitsin” dermiş.

O kendisi boş durmadığı gibi yanındakileri de boş durdurmazmış. Arkasından Barla’da çok kalamazlarmış. Çünkü Üstad Bediüzzaman; “Alâ külli hâl gitmemiz lazım, tashih için formalar gelmiştir” dermiş ve geri dönerlermiş.

Risale-i Nurda da çalışmayla ilgili önemli paragraflar ve mesajlar vardır. Mesela 17. Lema’nın Sekizinci Nota’sı şöyle başlar: “Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki:”

Burada çalışma ve iş yapmadaki lezzet ve mutluluktan söz edilmektedir. Her halde tembel insan bunu bilmediği ve keşfedemediği için tembeldir. Bediüzzaman’a göre cansızlar bile görevlerini en yüksek bir şevk ve “bir çeşit lezzetle” yaparlar. Arı, sinek, tavuktan tut, güneş ve aya kadar” her şey kemal-i lezzetle vazifesine çalışırlar. Görevde lezzet vardır. Bunun en zahir delili azalar ve duygulardır. Onlar yaptıkları hizmetlerden ayrı ayrı lezzet alırlar. “Rahat zahmette, zahmet rahattadır” (17. Nota).

Üstad Bediüzzaman bu söylediklerini hayatında uygularken, talebelerine de örnek olmuştur. Bayram Yüksel Ağabey’in:
“Üstadımızın bir dakika boş durduğunu görmedik” diye anlatması boşuna değildir. Çalışmayı, bir zevk ve lezzet aracı olarak görerek çalışma tespiti de önemlidir.

25. Bir Gece Yatmadım

Bayram Ağabey zaman zaman, sürekli iman ve Kur’an hizmetinde ömür geçirmenin, kendini buna hasretme, vakfetme ve adamanın önemine işaret ederken de şöyle derdi:

“Askerden geldikten sonra bir gün (Emirdağı’ndaki) evimizde yatmadım.”

O ilkokul mezunu bir köylü çocuğu idi. Onun köyü Afyon Emirdağ’ına bağlı Kemerkaya Köyüydü. Bir kez kız kardeşinin vefatı dolayısıyla köyüne gitmiştik. Şuna bakın ki, o zaman biz cenaze için oradayken, o Kur’an ve imana hizmet için Doğu Anadolu Bölgesindeydi ve cenazeye gelememişti. Birkaç gün sonra Isparta’ya dönünce, cenazeye gidişimize memnun olmuş ve memnuniyetini bizzat bendenize ifade etmişti.

O askerlik sonrası bir gün bile baba evinde yatmamıştı. Çünkü, bir gün orada kalmanın iman ve Kur’an hizmeti açısından aksaklıklara sebep olacağını düşünmekteydi ve buna vakti yoktu.

26. Kafana Göre Bir Arkadaş

Bayram Yüksel Ağabey Kore’ye giderken, Üstad Bediüzzaman Hazretleri Kore’ye gönderirken ona “korktuğun zaman beni hatırla ve askerde kafana göre bir arkadaş bul” tavsiyesinde bulunmuş. O da buna uyarak, askerde namazını geçirmeyen, kendisine benzeyen bir arkadaş bulmuş. “Bunun çok faydasını gördüm” derdi.

İnsanları iyiye yöneltme ve iyilikte tutmanın önemli bir faktörü çevredir, arkadaş çevresidir. Üstad Bediüzzaman elbette bunun farkındadır. Bu yüzden ona da “kafana göre bir arkadaş bul”, demiştir. Bayram Ağabey, böylece iyi arkadaş edinmenin, önemini vurgular. Tek başına yola, çarşıya, seyahate… gitmemek gereği üzerinde dururken bunu anlatırdı. İnsanı tek başına nefsi, günahlar da sıkıştırabilirdi.

27. Sahip Çıkma, Yardımcı Olma Özelliği

Bayram Yüksel Ağabey, İman ve Kur’an hizmetinde olanlara sahip çıkardı. Bunu Isparta’da herkes bilir. Mesela birisi ev almak istiyorsa, onunla gider, ev bakar, eksiği varsa para bulur, mümkünse kendisi para yardımı yapardı. Tanıdıklarıyla yakın ve sıcak ilişkilerini sürdürmek için, onların iş kurmalarında, tayinlerinde, araba, ev, ev eşyası vs alımlarında yardımcı olmak onun önde gelen bir özelliğiydi. Bu konuda yaşadığım bir şeyi kısaca anlatmak isterim:

1993’te Isparta’da bir ev alma durumumuz oldu. Bunu kendisine danışınca; “al kardeş” dedi. Sonra da evin fiyatını, ne kadar paramın olduğunu inceden inceye sordu. Arkasından 3000 dolar da benim için M. Gün…’tan borç alacağını belirtti. Dediklerini yaptı.

Evi alınca yerleştik, bir kuşluk vakti evi görmeye geldi. Bütün odalarına, banyosuna baktı. Mutfağa girince bir baktı, sadece bir tezgâh var, tezgâh altında dolaplar yok, buzdolabı yok. Mutfak dolaplarını ne zaman yaptıracağımızı sordu. Ben, “şimdilik böyle idare edeceğiz, ileride, altı ay, bir sene sonra elimiz genişleyince yaptıracağız” dedim. Bakışlarını yüzüme dikerek sevecen bir tavırla:

“Olmaz!” dedi. “Dolapları ben yaptıracağım, buraya bir de yeni buzdolabı alalım.” sonra beni binip geldiği arabayla hemen dolapları yapacak ustaya götürdü. Onunla tanıştırdı. Ve ustaya şunları söyledi:

“Hoca’nın dolaplarının ölçüsünü al, en güzel şekilde yap, parasını ben vereceğim.”

Bu hareketi ve yaptığı şey beni çok etkilemişti. Bir başka gün de bana şöyle dedi:

“Hocam, sen herkese borcunu ödedikten sonra benimkini Türk parası olarak öde.”

O zamanlar enflasyon vardı. Ben bundan dolayı itiraz edecek oldum, Ciddi bir yüzle “hayır, hayır” diye beni susturdu. İki yıl sonra bütün borçları bitirdim, arkasından dolap parasını Türk lirası olarak Bayram Ağabey’e ödedim.

Evi alma üzerinden çok geçmedi, bir gün kapı çalındı. Baktım iki üç genç, bir buzdolabını omuzlamışlar merdivenlerden çıkıyorlar. Gelip kapının önüne koydular. Gençlere “bu ne?” diye sordum. “Bayram Ağabey gönderdi, sizin buzdolabınızmış” dediler. Ben artık; “Biz kimseye buzdolabı almak için başvurmadık” demedim. Gençlere buzdolabını nereden getirdiklerini sordum. “Eğirdir’den” dediler. Onlardan öğrendim ki, Bayram Yüksel Ağabey, Eğirdir’de tanıdığı bir beyaz eşya satıcısına, tanıdık bir ağabey vasıtasıyla araba göndermiş ve buzdolabını oradan getirtmiş. Hâlâ o buzdolabını kullanıyoruz.

28. En Güzeli

Bayram Yüksel Ağabey, her şeyin en güzellerinin Müslümanlarda, Nur Talebelerinde olmasını isterdi. Mesela cemaatten biri yeni ve güzel bir araba alsa, buna çok memnun olur, sevinir, bakar, kontrol eder, biner ve “hayırlı olsun” derdi. Bir ev alınacak olsa güzelinin, yenisinin, alınmasını isterdi. Dershanelerin de, tertemiz, çekici, pırıl pırıl olmasını isterdi.
29. Dershanenin Halıları

Bir doğu seyahati dönüşünde ikimiz konuşurken, bir şehrin adını vererek;

“Orayı bilir misin?” dedi.

“Bilirim” dedim. O bunun üzerine şöyle dedi:

“Hocam, oranın halıları ne kadar kirli, dedi ve ekledi. Herhalde o halılar, oraya serildiğinden beri hiç yıkanmamış.”
“Olabilir” dedim. Bu arada Isparta’da umumi sohbetlerin yapıldığı yerin halılarının senede iki defa sulu elektrik süpürgesiyle bayan nur talebeleri tarafından temizlendiğini düşündüm. Herhalde gittiği şehirde böyle bir uygulama yoktu.
Gittiği bir başka yerde de halılar çok kirliymiş. Akşam orada ders yapılmış, sabahleyin Bayram Yüksel Ağabeyi bir çayın kenarına pikniğe götürmüşler. Orada yenip içildikten sonra Bayram Ağabey sözü dershaneye getirip şaka yollu şöyle demiş:
“Sizin dershaneyi (5-6 katlı binayı) getirsek, şu ….. Çayının içine atsak da güzel bir yıkasak?”

Oradaakiler mesajı almışlar. Sonra da dershane binasını baştan aşağı temizlemelerini söylemiş. Bunu da gülerek ikili bir sohbet ortamında anlatmıştı. Sonradan oranın baştan aşağı temizlendiğini de haber vermişti.

30. Ezan Okununca

Bayram Yüksel Ağabey, umumi ders günleri ve başka zamanlar, namaz vakti gelince hemen ezan okutur, namazı cemaatle kılar ve asla geciktirmezdi. “Biz Üstadımızdan böyle gördük” derdi ve bununla ilgili olarak Emirdağ’da yaşadığı bir olayı anlatırdı.

Üstad Bediüzzaman da ezan okununca hemen namazı kılarmış. Hatta yolda giderken, beş dakika sonra bir cami olsa ve az sonra varacakları yere ulaşacak olsalar bile, arabayı hemen durdurur ve vakti giren namazı orada kılınırmış. Bir de “her namazın bir ezanı vardır” deyip ezan da okuturmuş.

31. “Üstat Nasıl Ders Okurdu?”

Bir gün bir öğle veya ikindi namazı sonrası, Isparta Kültür Eğitim Vakfı binasının salonunda beraberdik. Isparta’ya ilk geldiğim zamanlardı. Üstad Bediüzzaman’ın nasıl ders okuduğunu merak ediyordum. Söz arasında Bayram Ağabeye sordum:
“Ağabey, Üstad nasıl ders okurdu?”

O cevap verdi:

“Ağır, ağır, tane tane.”

Elimde Mesnevi vardı. Bir yerini açtım ve şöyle dedim:

“Ağabey şuradan, onun okuduğu gibi birkaç satır okuyabilir misiniz?”

“Peki” dedi. Hemen seri bir hareketle gözlüklerini taktı, kitabı eline alıp Üstadı taklit eder gibi okumaya başladı:

“İ’lem ey-yü-he’l-aziz…”

Bir iki cümle tek tek, tane tane, neredeyse heceler gibi okuduktan sonra elinde olmadan hızlandı. Çünkü kendisi süratli ve hızlı konuşan biriydi. Sonra kitabı kapatarak;

“Her derste bir kere de latife yapardı” dedi.

Bir başka seferinde de Bediüzzaman’ın sabah namazlarından sonra nasıl ders okuduğunu anlatırken, “Okur ve izah ederdi” demişti.

Bu olaydan birkaç hafta önce veya sonra, emekli Prof. Ö… Bey’le, bir ders sonrası konuşuyorduk. Konu derslerden açıldı. O da bu konuda şöyle anlattı:

“Bayram Ağabey bana, zaman zaman görüştüğümüzde bana ders okuturdu. Ben de hiçbir şey eklemeden hızlıca okuyordum. Çok geçmeden millet uyuklamaya başladı. Fatiha dedikten sonra Bayram Ağabey uyuklamayı gördüğü için bana:

‘Ömer Efendi, biraz izah et’” demişti. Buradaki “biraz” ifadesi, önemlidir. O “Amerikan Tavukları” cinsinden açıklama istemiyordu.

32. Saat Dokuzda Yola Çıkılacaksa

Bayram Yüksel Ağabey, gerçekten dakik, tertipli ve düzenliydi. Zaman zaman gençleri yanına alarak hizmet-i iman ve Kur’an için seyahate çıkardı. Bir seferinde Isparta’dan bir yere (Kayseri) gidecektik. Minibüs saat dokuzda Vakıf binası önünden hareket edecekti. Herkes Bayram Ağabeyin saate çok dikkat ettiğini bildiği için dokuza 5 veya 10 varken minibüste yerini almıştı. Saat dokuz olunca genç şoföre emretti:

“Sür kardeş.”

Minibüsten bir genç bu sırada şöyle dedi:

“Ağabey, yabancı bir genç kardeşimiz var, o da bizimle birlikte Kayresi’ye gidecekti?”

Bayram Ağabey emretti:

“Çağırın o zaman.”

Genç kardeşlerimizden biri minibüsten süratle inip koşarak binaya girdi. Bir iki dakika sonra soluk soluğa geri geldi:
“Ağabey banyo yapıyormuş.”

Bayram Ağabey şoföre tekrar emretti:

“Sür kardeş!”

O sırada minibüs içindekilerden birisi konuştu:

“Gecikenin çantası minibüste.”

“Atın çantasını.”

Çanta hemen orada bırakıldı ve yola koyulduk.

O disiplini, tertibi ve düzeni severdi. Tabiri caizse bir asker gibiydi.

33. “Desem Isparta’ya gelecek”

Bayram Ağabey, keyfiyetli, kendini iyi yetiştirmiş Nur talebelerinin Isparta’ya gelmesini, yerleşmesini, ev bark alıp Ispartalı olmasını isterdi ve onların gelmeleri, ev bark sahibi olmaları konusunda da kendilerine yardımcı olurdu. Bazen de hususi sohbetlerinde bu konuda şöyle derdi:

“Hocam, desem filan da Isparta’ya gelecek, ama ben demiyorum.”

Ayrıca Isparta’ya gelenlerin dünyalık için, zengin olmak vs niyetiyle buraya gelmesini arzu etmez, Isparta’nın iş imkânları kıt bir şehir olduğunu söylerdi. Gelenlerin hizmet için gelmelerini söylerdi.

Ayrıca o, bir işi olan kimsenin ek bir iş yapmasını istemezdi.

Geçinecek kadar maişeti olanın, diğer vakitlerini hizmete harcamasını isterdi. Bu konuda Risale-i Nurda da bazı açıklamalar vardır.

34. Hizmetin Tarzı- “Şükür Bayramcılar Olmadı”

Bayram Yüksel Ağabey, Nur cemaati içindeki “şunun cemaati vs” gibi şeylere iyi gözle bakmazdı. Bir gün bu konu açılınca, çok memnunâne bir tavırla;

“Şükür, Bayramcılar olmadı” diye söylemişti.

Ayrıca ona zaman zaman, “filanlar şöyle iyi hizmet ediyor, şunu yapıyor, böyle ediyor” denince: “Biz Üstadımızdan böyle gördük, böyle yapmaya mecburuz” der, sonra da Üstat Bediüzzaman’ın mesleğinden ayrılmayacaklarına dair kendilerine nasıl Kur’an’a el bastırarak yemin ettirdiğini anlatırdı. Bediüzzaman birkaç kez Kur’an’ı getirerek kendilerine el bastırmış; “Vallahi de billahi de Üstadımın mesleğinden ayrılmayacağım” diye yemin etmişler.

Ayrıca sadakat ve Risale-i Nura kanaat konusunda Üstat Bediüzzaman’dan naklen şunları anlatırdı. Bediüzzaman Hazretleri onlara Risale-i Nur mesleğine sadakati ders vermek için şöyle dermiş:

“Abdulkadir Geylani Hazretleri gelse: ‘Said mesleğini azıcık değiştir, günde bir milyon taleben olacak’ dese ben ona; ‘Üstadım, ben Üstad-ı Haki’den böyle ders aldım’ deyip elini öpeceğim ve mesleğimi değiştirmeyeceğim.”

35. “Sen Burayı Kerih Görme”

Barla’dan ve Barla’nın ehemmiyetinden söz ederken de şöyle bir hatırasını anlatmıştı:

“Zaman zaman Üstadla Barla’ya giderdik. Orada ekmek yok, yemek yok. Bir de gidince çok kalmadan geri dönüyorduk. Bir gün ben kendi kendime, ‘Barla’da ne var da Üstad buraya gelip gidiyor?” diye düşündüm. Derken beni yanına çağırarak şöyle dedi:
‘Evladım, Âlem-i İslâm Türkiye’ye, Türkiye Isparta’ya, Isparta da Barla’ya bakıyor. Zaman gelecek buralar şenlenecek’ derdi. Nitekim dediği de oldu” diye yorumda bulundu.

36. Asker Gibi Namaz

O Üstadın namaz kılışını anlatır, onun bitkin, ölgün, durgun ve yavaş hareketlerle değil, çakı gibi canlı ve dinamik şekilde namaz kıldığını açıklar ve “Bir asker gibi namaz kılardı” derdi. O namaza başlarken “Allâhu ekber!” deyince evin sarsıldığından söz ederdi.

Ayrıca onun en yaşlı çağında Isparta’da yaşarken bile, şemsiyesiyle dışarı çıkıp yürürken dimdik yürüdüğünden söz ederdi. Yani onun enerjik, dinamik, canlı olduğunu, bir genç gibi yürüdüğünü anlatmak isterdi. Hatta Üstadın, düşmanlarına karşı ihtiyar görünmemek için, ziyaretçileri olacaksa her gün tıraş olduğundan söz eder, bazen de bir iki gün ara vererek tıraş olduğunu söylerdi.

37. Akşam Namazından Sonra

Bayram Yüksel Ağabey, dizinden ameliyat olmuş, hastanede kalmış ve Isparta’ya dönmüştü. Mevsim yazdı. Korkuteli’de onu tanıyanlardan birkaçı, bir ikindi sonrası Isparta’ya gitmek istediler. Beni de yanlarına aldılar. Bucağı geçince akşam olmuştu. Derken arabada;

“Acaba akşamdan sonra Bayram Ağabey bizi evine alır mı?” sorusu gündeme geldi.

Ben almayabileceğini söyledim. Çünkü kendisini çok ziyarete gelen oluyor, o da çok yoruluyordu. Akşam namazından sonra evinde kimseyi ziyarete kabul etmiyordu.

“O zaman sen Bayram Ağabey’e bir telefon et” dediler.

Arkadaşlardan biri (Hac. Fah.) hemen telefonu açtı, bana uzatıp ‘arıyor’ dedi. Bayram Ağabey telefona çıkınca; selam sabahtan sonra “Ağabey biz Korkuteli’nden bir araba senin ziyaretine geliyoruz” dedim. “Kardeş ben akşam namazından sonra ziyaretçi kabul etmiyorum” dedi. Ben; “Ama biz Bucak’ı geçtik, Ağlasun’a yaklaştık” deyince o, “O zaman gelin” demişti.
Biz de “geri dönmekten kurtulduk” deyip sevindik. Onu akşam evinde ziyaret etmiştik. Hatta bize dizinde ameliyat olan yeri gösterdi. Sıhhati yerindeydi. Biz “kendini fazla rahatsız etmeyelim” diye 15-20 dakika sonra evinden ayrıldık.

38. Sakal – Defter

Bir keresinde Isparta’da ders arasında ikili sohbet ederken, Üstat Bediüzzaman’ın ilk talebelerinden ve onun hayatında doğuda hizmet etmiş birinin sakal koymak istediğini ve bunu kendisine danıştığını, kendisinin buna karşı olduğunu söylemişti. Ona karşı çıkmış ve anlattığına göre:

“Hayırlı olsun, siz filanın tarikatına girmişsiniz” demiş. Arkasından Üstat Bediüzzaman’ın neden sakal koymadığını açıklamış ve Üstadın bir keresinde şöyle dediğini nakletmiş:

“Bu zamanda sakala bakış değişmiş. Benim milyonlarca talebem olacak, ben sakal koysam onlar da sakal koyacaklar.”
Aradan çok geçmeden bir başka gün, hususi olarak anlattıklarını defterine geçirdiğini gördüm. Bu kez sakal konusunu defterden başkalarına da okudu.

39. Dua Yazma

Bayram Yüksel Ağabey, Risale-i Nuru yeni tanıyanlara, yeni tanıştığı kimselere, zaman zaman, vakıf binası salonu, Üstadın evi, Sav Dershanesi ve Barla temizliğinde bulunan kadınlara ve Genç nur talebelerine, genç kızlara küçük risalelerden hediye eder yahut onların cevşenlerine veya kendisine dua yazmaları için bıraktığı kitaplarının arka kapağı içine dua yazardı. Bu dua Üstadın Risale-i Nur yazanlara yazdığı dua idi. Duada sadece isim değiştirilirdi.
Dua şöyledir:

“Ya Erhame’r-Râhimîn! İsm-i a’zam hürmetine, bu Risaleyi okuyan Mu… kardaşımızı Cennetül-firdevste ve iki cihanda mes’ud ve hizmet-i imaniyede daima muvaffak eyle. Âmin, âmin, âmin. Yâ Erhame’r-Râhimîn.”

Son yıllarda bu dua 8-11 cm. ebadında bir yanı yapışkan kâğıtlara renkli baskı yapılmıştı. Bayram Ağabey sadece isim yeri boş olan yere “Ahmed”, “Mehmed” vs diye yazardı.

Dua Üstad Bediüzzaman’ın hattıyla basılı idi. Bayram Ağabey’e dua yazdırma bazılarınca çok önemsenirdi. Onu ziyarete gelenler bu bakımdan yanlarında kitap, cevşen getirirler. Matbu duayı kitabın sonundaki kapak içine yapıştırırlar ve kitabı ona uzatarak “Ağabey şuraya bir dua yazıver” derlerdi. O da gülümseyerek cebinden kalemi alır, isim yazılması gereken yere o kişinin adını yazardı.

40. Ders Aralarında ve Çaya Limon

Akşamları ders aralarında çay dağıtılır. Birlikte çekyatta otururken hemen süratli şekilde bir çay bardağı alır, arkasından ikincisini alır, önümüze koyardı. Bu sırada;

“Hocam limon sever misin” diye sorar. Ben;

“Hayır, sevmem” deyince;

“Üstadımız çaya limon sıkardı” der ve bardaklara “bir, iki, üç” diye sayarak iki veya üç damla limon sıkardı.

Bayram Yüksel Ağabey, pratik, hızlı, şipşak biriydi ve konuşurken de süratli konuşurdu.

41. İş Ortaklığı

O, hayatında zaman zaman bazı tüccar ve esnafla iş ortaklığı kurmuş, onlara çalıştırması için sermaye vermiştir. Bu ortaklıklardan elde edeceği kârı, iman ve Kur’an hizmetine harcamak için bu işe teşebbüs ediyordu. Zaten kendisinin çocuğu yoktu.

Zaman zaman buralardan elde ettiği geliri gerekli gördüğü yere harcardı. Kendisi Kore Gazisi olduğu için oradan maaşı vardı.

Oturduğu evin de kendisi ve hanımının ölümünden sonra dershane olmasını istiyordu. Onun bu istek ve vasiyetini herkes bilirdi.

Fakat iş ortakları zaman zaman başını ağrıtmış ve en son iş ortaklığı batmakla son bulmuştu.