Urfa Kahramancıklarının Oranın
Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır

Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Urfa


Muhterem Hâkimler!

Müsaadenizle bir iki ma’rûzatımı mecbûren söyleyeceğim:


Şimdi bu vatanın her tarafında ve Âlem-i İslâmın hatta diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’ân nâmına intişâr etmiş ve milyonlarla kimselerin îmanlarını taklidden tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük te’sirini feyizli dersleriyle isbat etmiş, Kur’ân’ın nuru Risâle-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, îmansızlık ve dalâlet vadilerinde koşan biçârelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desîselerle adliyeleri ve hükümetleri şaşırtmak için çok çalıştılar.

Kaç def’a Nurları okuyan mübârek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bediüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri... Neticede gizli ders, tarikatçılık, cem’iyyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilâf-ı hakîkat olduğu isbat edilerek beraetler verildi. Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risâle-i Nur serapâ İslâmiyet, Kur’ân, îman hakîkatlarından ibarettir ve Nur talebeleri Kur’âna kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır.

Dini hiç bir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece RIZA-YI İLÂHÎ için çalıştıkları Güneş gibi tezâhür etti. Çünkü; RİSÂLE-İ NUR bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.

İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı îmanımızı bu dalâlet asrında bize kazandıran RİSÂLE-İ NUR’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz. Ma’sûm dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hatta dünyadan habersiz iki-üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir-iki kişinin dinlemesiyle hem bizi, hem adliyeyi, hem zabıtayı ma’nasız meşgalelerle uğraştırıyorlar.

Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lîsanında her zaman tekrarlanan KUR’ÂNIMIZIN emsâlsiz tefsiri Risâle-i Nur; talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz îmanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lâstikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakîkatı meydana çıkarıyorlar.

Ezcümle: Bu son def’a Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan RİSÂLE-İ NUR yine serbest bırakıldı.

Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:

“Haşirdeki Mahkeme-i Kübrâ’ya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlâhîyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbâldeki dâr-ül fünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler...

... Ben de otuz-kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şâkirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hatta Şeyh-ül-islâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek itilafçı-ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasiyle ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemîn hazırladığı bir sırada İngiliz ve Yunan aleyhinde “HUTUVAT-I SİTTE” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab’ ve neşretmekle o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i’dam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un başkumandanın i’dam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaata getiren ve Divan-ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şerîat istemişsin diye suâllerine karşı i’dama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki; ben mürteciyim ve şerîatın bir tek mes’elesine ruhumu feda etmeye hazırım” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevkedip, i’damını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da divan-ı riyâsette M. Kemâl ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyân edesin, sen geldin namaza dâir şeyleri yazdın, içimize ihtilâf verdin.

Ona karşı “Îmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir... Hainin hükmü merduttur...” diye kırk elli meb’usun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilâyet zabıtası ve hükümeti asayişin ihlâline dâir bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle NUR şâkirdlerinin hiç bir vukuatı görünmeyen, hiç bir şâkirdinde bir cinâyet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslâh eden ve yüz binler nüsha RİSÂLE-İ NUR’dan intişâr etmekle beraber menfaattan başka hiç bir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükümet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbat eden ve münzevi, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medâr arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermiyen ve şiddet-i şefkatinden ma’sûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur” diyenler ve onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler yerden göğe kadar suçludurlar. MAHKEME-İ KÜBRÂ’da hesabını verecekler.”

Muhterem hâkimler!
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbâlimizin bir hidâyet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bediüzzaman’ın eserlerini okumak dinsizlerin, komünistlerin, îmandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.

Üstadımız BEDİÜZZAMAN’ın beyânı ki:

RİSÂLE-İ NUR koca bir Cennet’in fiatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakîkata muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. RİSÂLE-İ NUR Sahabe-i Kirâm’ın âli seciyesini ve Hazret-i Peygamber (A.S.M.) nurânî meşrebini beyân eden bir nur ve feyiz hazinesidir.

RİSÂLE-İ NUR bu asırda KUR’ÂN-I HAKÎM’in bir mu’cize-i ma’nevîyesi, hakîki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. RİSÂLE-İ NUR şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne ma’rûz hey’et-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrâk ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. RİSÂLE-İ NUR, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakîkat-ül hakâika yol açmış Cadde-i Kübrâ-i KUR’ÂNİYE’dir. Bunun içindir ki, Avrupa’nın felsefî dalâletlerine galebe ediyor ve cerhedilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risâle-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi isti’dâdı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.

İşte bu hakîkatler içindir ki; NURları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.

Muhterem hâkimler!

Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’nin “ÂYET-ÜL KÜBR” risâlesinin bir yerinde, kâinat Hâlıkını ve sâhibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:

“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı ÎMAN olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan KUR’ÂN-I MU’CİZ-ÜL BEYÂN nâmındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitab, bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı.

Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle, en evvel ma’nevî i’caz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan RİSÂLE-İ NUR’a baktı ve onun yüz otuz risâleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü ve RİSÂLET-İN NUR bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakâik-i Kur’âniyeyi mücâhidâne neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menba’ı olan KUR’ÂN semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hatta Resail-in Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’âniye olan “Yirmi Beşinci Söz” ve “On Dokuzuncu Mektub”un âhiri Kur’ân’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise değil tenkid ve i’tirâz belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”

İşte muhterem Hey’et-i Hâkime!

Mâdem hakîkat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Mâdem kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve mâdem Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değildir.”

Biz talebeler RİSÂLE-İ NUR’un Güneş gibi hakîkatlarına karşı gözümüzü kapayamıyoruz...


Hakîkat-ı Kur’âniye Güneşi ise üflemekle sönmez. NURlananlar da NUR yolundan hiç bir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı hükümeti, adliyeyi iğfal etmeğe çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adâlet nâmına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak nâmına adâlet için çalışanların KUR’ÂNIN lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden îkâz eden RİSÂLE-İ NUR’u serbest bırakmaları gösteriyor ki; zikrettiğim gibi bu asrın Kur’ân dellâlı olan RİSÂLE-İ NUR’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve RİSÂLE-İ NUR şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor.

Bizim gibi ma’sûm dindarlara musallat olanlar ve onları îmanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, lâiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.

Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’ nin beyânı vechile: “Ekser-i enbiyânın şarkta ve Asya’-da zuhurları ve ağleb-i hükemanın garbda ve Avrupa’da gelme-leri kader-i ezelînin bir işâretidir ki; Asya’da din hâkimdir, fel-sefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binâen Asya’da hü-küm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.

KUR’ÂN-I HAKÎM, bu zemîn kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El’iyazübillah, KUR’ÂN Küre-i Arzın başın-dan çıksa arz divâne olacak akıldan boş kalan kafasını bir sey-yareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebeb olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’ân ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zin-cirdir, bir hablullahdır. Cazibe-i umûmîyeden ziyâde zemîni muhafaza ediyor. İşte bu KUR’ÂN-I AZÎMÜŞŞAN’ın hakîki ve kuvvetli bir tefsiri olan RİSÂLE-İ NUR bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri te’sirini göstermiş büyük bir ni’met-i İlâhîye ve sönmez bir MU’CİZE-İ KUR’ÂNİYE’dir. Hükümet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vaz ge-çirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerek-tir.”

İşte bütün bu cerhedilmez hakîkatlardan sonra, yine evet RİSÂLE-İ NUR’la meşguliyete dünyada hiç bir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp, bir bahâne ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:

HASBUNALLAHU VENİ'MEL VEKİL. Nİ'MEL MEVLE VENİ'MEL MASİR.


17.2.1953
Urfa, Yusuf Paşa Mahallesi
Kadı Oğlu Câmii mevkiinde mukim
Abdullah Yeğin