Mustafa Sungur Ağabey’in eşi Emine Sungur annemiz ilk defa Risale Haber’e konuştu
Röportaj: Abdurrahman Iraz-
Mustafa Sungur ağabey 1945’te Köy Enstitüsünden mezun olur. Babası muhtar olduğu için hatırlı birisidir. Oğlunu kendi köyü olan Eflani’nin Çalışlar köyüne öğretmen olarak tayin ettirir. Ardından da hemen hem evlendirir. Henüz 17 yaşındadır. Köy Enstitüsünde aldığı eğitimden olumsuz etkilenmiş, dinle namazla ilgisi yoktur. Evlendiği Emine hanım 18 yaşında ama dindar bir aileden gelir. Mustafa Sungur’un bu halinden gerek köy halkı gerekse ailesi rahatsız olur. Bölgede fahri vaiz olarak görev yapan Ahmet Fuat hoca ile bir gece uzun münakaşalardan sonra düşüncelerinde değişim başlar. Safranbolu ilçesine gittiğinde bir esnafın dükkanında okunan Ayetül Kübra’dan çok etkilenir ve Risale-i Nur’u okumaya başlar. Öğretmenliğinde de bu bilgilerini heyecanla talebelerine anlatır. Bu tarz eğitim zamanın resmi makamlarında rahatsızlık konusu olur. Sık aralıklarla müfettiş gelir. Resmi görüşe göre çok suç unsuru bulunur. Tahkikat, şikayet, savcılık süreçlerinden hapis derken öğretmenlikten atılır. Bu sıra Üstad Bediüzzaman’ı görebilme iştiyakı şiddetlenir. Afyon davası sırasında âdeta hapse girmek için yanıp tutuşur.
Afyon hapsi sonrası artık Üstadın yanında kalır. Bu arada Emine hanım annemiz hem köyde çocukların bakımı, hem köyün tarlalarda kara sabanla çift sürer, ekin biçer. İnekleri, tavukları vardır onlara bakar, geceleri dikiş diker, ayağı ile beşik sallarken kendi kendine öğrendiği okuma yazmasıyla risale yazar.

Fotoğraf çektirmeyi sevmeyen Emine Sungur ile bir Nurcuya eş olmayı sorduk.

Emine anne kaç yaşındasınız?

83-84 yaşındayım.

Mustafa Sungur ağabeyle kaç yaşında evlendiniz?

18 yaşında evlendim.

Evlendiğinizde Sungur ağabey Üstadı, Risale-i Nuru tanımış mıydı?

Hayır. Biz evlenirken namaz falan kılmıyordu, aşılanmıştı köy enstitüsünde. Ben çok üzülüyordum namaz kılmadığı için. Bir ay içerisinde tek tük namaza kılmaya başladı. Babası da “gelin oğlana bir şey etti namaz kılıyor” derdi. Daha sonra bir Kur’an getirdi. Ben öyle sevindim ki, hemen ona bir kap dikiverdim. Sabaha karşı kalkar “inne fetahna”yı okur namaza giderdi. Bu sefer gece babası kapıları kilitlemiş “namaza gitmesin bu kafayı üşütecek bunu atarlar öğretmenlikten” diyordu. O zaman öğretmenlik çok önemliydi.
Safranbolu’ya aylığını almaya giderdi. İki buçuk liraydı aylığı o zaman.
Safranbolu’da namaz kılarken görmüşler camide, oradan alıp bir dükkâna götürüyorlar. İlk Ayet-ül Kübra’yı okuyorlar ona. O zaman içine bir ateş düşüyor. Ondan gayrı ilerletti gitti.

Size nasıl söyledi?

Bizim sülalemiz hocaydı, ben razıydım onun öyle olmasına. Bizim baba tarafına Molla Mehmet derlerdi çok dindar hocaydı.

Siz Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı nasıl duydunuz?

İlk defa Sungur’a Üstadın mektuplarını vermişler. Safranbolu’dan getiriyor bize, ağabeylerime veya amcalarıma okuyor. Herkes masada divit ile yazıyordu. Yazılanlar toplanıyor, kitap haline getiriliyor Üstada götürüyor birisi. Ben de büyük kızım Şerife ile Birinci Sözü yazdık.

Maşaallah siz de yazdınız mı?

Tabi.

Siz o zaman Sungur abiden dolayı değil kendi başınıza nur talebesisiniz.

Elhamdülillah.

Sungur abi sonradan öğretmenlikten atıldı değil mi?

İşte bir sene böyle devam etti. Bir gün resmi vazifeliler okula geliyorlar. Götürüyorlar eve. Biz kayınpederin borcu vardı icracı geldi sandık. Bizi oradan aşağıya indirdiler. Şerife beşikteydi bir aylık filan. İndirdiler aşağıya evde arama yaptılar. Kitapları aldılar. Götürdüler Eflani’ye.

Aramada asker var mıydı?

Tabi tabi. Sungur’u Eflani’ye götürmüşler ellerini de kelepçelemişler. Karabük’te kaldı. Altı ay yattı. Yatınca görevinden attılar.

Görevinden atılınca ‘ne işin vardı, niye böyle işlere karıştın’ dediniz mi?

Hayır, yok hiç der miyim. Allah yatırdı Üstadı, onları. Biz seviniyorduk bilakis, Müslümanlık için hapis yatmaya kim sevinmez ki? Sungur daha önceleri “çağdaş değilsiniz siz” falan diyordu. Ailesi dindar. Kavınvalidem Cemile hanım “Ya Rabbi ben buna helal süt emzirdim bu niye böyle oldu, niye bu dinden uzaklaştı” diye üzülüyordu. Köy enstitülerinde bozulunca, sonra da böyle dönüş yapmasına da hep seviniyorlardı.

Sungur abi öğretmenlikten Atıldığı zaman kaç çocuğunuz vardı?

Kızım bir aylıktı o zaman. “Sungur bak burada Şerife yazıyor” demişler. Amcalarımın ağabeylerimin yazdığı kitabın altında Şerife yazıyor. Hatta Üstad Hazretleri bir reşat altın hediye göndermiş Şerife’nin yazısı diye.

Kaç yaşındaydı o zaman Şerife?

İlkokul ikinci sınıfa giderdi.

Osmanlıca mı?

Evet, Osmanlıca yazıyor. Mum kâğıtlarına yazıyorlar. Ben de çok yazdım. Babam her gelişinde bizim evde devamlı Risale yazılırdı. Amcamlarda yazılır, dayımlarda yazılır. Eflani Nur fabrikası gibiydi.

Hem anne hem baba tarafından bütün sülale Risale-i Nur yazıyor

Evet öyle. Köyde en az beş-altı hanede de yazılıyor, komşu köyümüzde Kamil Hoca da yazıyordu. Saçak’ta İbrahim Hoca var o yazıyor. Eflani’ye o zaman çok ehemmiyet veriyor. “Medrese-i Nuriye’dir Sav ve Barla, Eflani, Şakirtlere müzahirdir Abdulkadir Geylani” diyor ya Ceylan abi. Sav, Barla ve Eflani o zaman Nur’un birer merkeziydi.

Sonra Sungur abi çekti gitti. Kaç çocuğu vardı sizi bırakıp Üstadın hizmetine gittiği zaman?

Çekti gitti derken, iki arada bir derede kalıyordu. Bir tarafta dava, bir tarafta evli, çoluk çocuk var. “Üstadın yanına gitmem lazım” diyordu, ziyarete gitmek istiyordu.

İlk ziyaretini anlatır mısınız?

Gitmiş Karabük’te teyzesinden para almış. Parası da yok tabi. Teyzesinin evinde geziyormuş sürekli. “Görmem lazım” diyormuş. “Oğlum neyi görmen lazım” diye soruyor teyzesi. “Üstadı görmem lazım” demiş. Fatma teyzesi elli lira para vermiş. Gitti gezdi geldi. O zaman öğretmendi.

Yalnız mı gitti?

Ben kalışı tarihlerine gelmek istiyorum. Üstad Hazretlerinin yanına gidip kalıyor. Muhammed 20 günlük idi. Sonra geldi Samsun’a askere gitti. Üstadın yanına gitti askerden sonra. Barla’da kaldı. Ondan sonra Mersin’de 2,5 sene hapiste kaldılar.
Sungur köye geldiğinde Muhammed üç yaşına gelmişti. Dayısı getirmiş çocuğu. Üç sene hapiste kaldığı için çocuğunu tanımıyor. “Ya bu oğlun” diyorlar. Hem askerlik hem hapis dört sene gibi bir zaman kalıyor Samsun’da. Ondan sonra köye geliyor.

Üstadın yanında kalması ne zaman başlıyor?

Köyde geliyor annesine diyor ki, “Anne dua et ben Üstadın yanına gideyim.” Annesi de “Ya Rabbi oğlum Mustafa’yı Üstadın yanına gönder” diye dua ediyor. Üstat o sıralar hapiste. Sungur, “Ben dua edeceğim sen de amin de. Medrese-i Yusufiyyeye gideyim” diyor. Annesi Medrese-i Yusufiyyeyi okul zannediyor. İlk ziyaretinden sonra artık yerinde duramadı. Hep Üstadın yanında olmak istedi. Üç sefer Üstadı ziyarete gidiyor, üçüncüde yanında kalmaya gidiyor. Sene 1949. Afyon hapsinden sonra oluyor.
Sungur’un babası Üstada mektup yazıyor, ”elin gül gibi kızını aldı bırakıp gitti” diyor. Babası gidiyor Sungur’u Üstadın yanından alıp getiriyor. Trenle geliyorlar ama Sungur bir vagondan giriyor bir vagondan kaçıyor.

O zaman kaç çocuğunuz vardı?

Dört kız üç oğlum vardı.

Bunları nasıl büyüttünüz?

Elhamdülillah kimseye gıpta etmezdik. “Emine bu çocuklar babasız nasıl okudu? Nasıl büyüdüler?” derdi. Allah büyüttü. Ben o zaman yürümez, koşardım. Gece uyumazdım, dikiş dikerdim. Gündüz bağ bahçe işlerine koşardım. Çocuklarımı da hiç sıkmazdım. Tavuklarımız vardı, ineklerimiz vardı. Beş inek vardı iki kova süt götürürdüm.

Bir de Sungur abi bu inekleri satıyor o nasıl oldu?

Birini satalım Ankara’da ilk dershane yapılacakmış dedi.

O zaman kaç ineğiniz vardı?

İki tane vardı. Bir tanesini satalım mı diyordu? Ben de tabi dedim Sungur’a karşı gelmezdim hiç. 400 liraya satıldı. O zaman epeyi bir paraydı. Çocuklar duymasın üzülmesinler diye on sene söylemedim bu konuyu.
(Çocuklarından biri bu meseleyi röportaj sırasında ilk defa duyuyor. “Anne ben daha yeni duyuyorum” diyor.)
Çocuklar, “Anne sen malınla da hizmet etmişsin ama bize hiç anlatmadın” diyorlar. Allah bilsin yeter diye çocuklarıma bile anlatmadım. Şimdi bile anlatmak istemiyorum. Allah zayi etmesin o günleri.

Siz çocuklarınıza sadece annelik yapmamışsınız, nurculara da annelik yapmışsınız.

Öyle mi?

Yedi çocuğa baktınız büyüttünüz hepsini. Nasıl geçinirdiniz?

Öküzlerimiz, ineklerimiz vardı, çift sürüyorduk. Ekin biçerdim, hepsini gençliğimde yapıyordum. Sonra bahar geliyor ekinler büyüyüp sararınca belli bir sıcaklıkta olgunlaşıyor ne çok yanacak ne ham kalacak tam böyle öğütülecek başaklardan ayrılacak şekilde bu sefer elle biçme zamanı geliyor, biçip bu defa desteleme zamanı geliyor.

Siz mi biçiyordunuz?

Muhammed de geldi İzmir’den. Sabahleyin erkenden kalktım çay yaptım. Beraber biçelim dedim. Annemlerden üç tırpan getirdik. Muhammed bilmiyordu. Çekti gitti. Bütün millet tarlalarda herkesin işi var. Başına paltosunu aldı sıcak diye eve geldi. Benim de gücüme gitti. Bir kızdım on beş yarımlık tarlayı (takribi on beş dönüm) bir günün içinde tek başıma biçiverdim.
Buralar Trakya ve Konya gibi değil. Oralarda bire on beş, yirmi verirmiş. Eflani soğuk bir bölge olduğu için ancak bire üç, dört, beş en fazla veriyor. Kayın pederim evlenmiş, kadını aldı gitti İzmir’e. İki kaynım, küçük görümcem var gebe, onların hep üstünü başını dikerdim.

Terzilik de yapıyorsunuz o zaman…

Kayınlarım küçüklerdi o zaman. Bayramlarda üstlerine başlarına dikiş dikerdim. Ekmeğimiz de, mısırdı, nohuttu kabaktı… Bunlar hep ekilip biçilerek çalışılarak temin edilirdi. Fasulye ekerdik sulak yere kuyumuzun bulunduğu yere. Bir de ineklerimiz vardı. Kırk tane tavuğumuz olduğunu biliyorum. Muhammed gelince hep yem verirdik onlara, tavuklarla oynardı, su verirdik.
Köylerde çocuklar 4-5 yaşlarında işe başlarlardı. O gütme zamanı hayvanlar ekinlere girmesin diye başında beklemek lazımdı. Ekinler ne zaman biçilir, kalkar tarlalardan, her taraf boş olur o zaman inekler salınırdı.

Maddi sıkıntı hiç çekmediniz mi?

Elhamdülillah. Kendimiz kendimize idare ediyorduk.

Sungur abiye hiç kızmadınız mı? Ne yapıyorsun, niye bize bakmıyorsun, kalmıyorsun demediniz mi?

Hayır. Bir gün Sungur gitti. Bir-iki gün sonra geldi. Ben kuyunun başındayım. “Niye geldin, neden geldin?” dedim.

Hayretle sordunuz?

İki üç gün önce gitmişti, tez geldi. Niye geldin Üstad geri mi gönderdi diye üzüldüm.

Üstadı gördünüz mü?

Gördüm.

Ne zaman?

Eskişehir’de, büyük oğlum iki buçuk yaşında idi.

Üstad ne dedi size, konuştunuz mu?

Emirdağ’ına gittik. Yarın ben Eskişehir’e gideceğim orada görüşürüz demiş. Gece Hüsnü Bayram kapıda, birisi ortada Sungur yanımda, üç kişi vardık. Ben yanına doğru gittim cübbesini bana uzattı. ”Medine’de öz hemşirem vefat etti, Âlime hanımla birlikte sana da dua ediyorum. Onun yerine kabul ettim seni” dedi. Ben anlayamıyorum Sungur anlatıyor bana.
Ben yeni yazıyı hiç bilmezdim. Annemler bizi okutmamış. Eskiden kızları okutmazlardı. Kendi kendime okumayı öğrendim.

Kendi kendinize?

Evet. Beşiklerin başında kendime öyle bir Kur’an dili çıktı, yeni yazının harflerini öğrendim, sonra birbirine çarptırdım. Üstünde de eski yazı o neymiş işte a o neymiş, böyle öyle öğrendim. İyi ki öğrenmişim. Şimdi evratlarımı okuyabiliyorum Elhamdülillah.

Beşik sallarken aynı zamanda risale yazıyordunuz?

Ayağımla beşiği sallardım elimle de yazardım. Dikiş dikerdim.

Şimdiki kadınlar sizin yaptıklarınızı yapabilir mi?

Nerede?

O zaman düşünüyor muydunuz Risale-i Nur’u herkes okuyacak diye?

Kimse bilmezdi ileride ne olacağını?

Şimdi bütün dünyada Risale-i Nurların okunduğunu biliyor musunuz?

Elhamdülillah. Hep ağlıyorum böyle toplantıları görünce. Kim diyebilirdi böyle olacak diye. Evleri basıyorlardı, neler yaptılar neler. Çok şükür hamdolsun.

Şimdi genç hanımlar, genç kızlar geliyor sizin yanınıza. Kalabalık dersler oluyor.

Allah yaptırdı bunları.